YENI BİR PARADIGMA TÜRKIYE’NIN SAVUNMA IHTIYAÇLARI KONUSUNDA DIŞA BAĞIMLILIĞINI AZALTMASI ÇABASINDA KATETTIĞI MESAFEDIR.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 14 Temmuz Pazar günü medya yöneticileri ile yaptığı değerlendirme toplantısında S-400’lerin alımına ilişkin, "Tarihimizin şu anda en önemli anlaşması, S-400 anlaşmasıdır. Çünkü bu bir pazar olma mantığı değildir. Bu aynı zamanda bir ortak olma, üretime beraber geçme sürecidir." ifadesini kullandı. Bu gerçekten iddialı ve önemli bir tespitti. Bu açıklamaya günün koşulları içinde, sadece, hava savunma sistemlerinin Türkiye’ye getirilmesinden dolayı yaşanan heyecanla kamuoyuna yapılmış bir açıklama olarak bakmak gerçeği ıskalamamıza neden olacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın vurguladığı tarihi anlaşma aslında yeni bir paradigmaya işaret etmektedir. Bu paradigma değişikliği bir “eksen değişikliği” ya da Batı basınında son 15 yılda Türkiye’nin dış politikasını eleştirmek için sistemli şekilde sıkça dile getirildiği gibi bir “eksen kayması” değildir. Buradaki yeni paradigma Türkiye’nin savunma ihtiyaçları konusunda dışa bağımlılığını azaltması çabasında kat ettiği mesafedir.

“TÜRKIYE YAKLAŞIK 70 YILDIR BATI GÜVENLIK SISTEMININ VE KURUMLARININ IÇINDE” Tarihsel perspektiften bakıldığında Türkiye yaklaşık 70 yıldır Batı güvenlik sisteminin ve kurumlarının içinde bir ülkedir. Aynı zamanda özellikle Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin tehdit algısı ve siyasi tercihleri de bu doğrultuda tanımlanmıştır. Türkiye Sovyet yayılmacılığını tehdit olarak görmüş, Batılı ülkelerle ittifak yapmış, silah ihtiyacını da ağırlıklı olarak ABD ve diğer NATO üyelerinden karşılamıştır. Suriye iç savaşı sırasında gelişen ve aciliyet kazanan hava savunma sistemleri konusunda da Türkiye her ne kadar yine müttefiklerine dönse de bunun yanıtını alamamış, ABD’den talep mektubuna tam 17 ay yanıt beklemiştir. Bu bekleyiş uzayıp sıkıntıya yol açınca Türkiye, Batı’nın karşısında konumlanmış Rusya Federasyonu’na dönmüştür. Ama Türkiye bu adımı atarken NATO ile bağlarını koparmamış, ABD ve müttefiklerini ikna etmeye çaba harcamıştır ve harcamaya da devam etmektedir. Bu nedenle bir eksen kaymasından söz edilemez. S-400 anlaşmasına göre, söz konusu sistemler tamamen Türkiye’nin kontrolünde olacak ve daha sonraki dönemde S-500’lerin üretiminde Türkiye’ye teknoloji transferi yapılması planlanıyor. Dolayısıyla hava savunma sistemlerinin Türkiye’de üretilir hale gelmesi, son dönemde Türkiye’nin milli savunma sanayinde attığı adımların bir devamı olacak. Görünüşe göre, Türkiye tüm bu adımları bir savunma ve güçlü bir barış stratejisi konsepti içerisinde gerçekleştiriyor. Erdoğan "Türkiye'nin milli güvenlik hassasiyetleri tamamen olgulara dayalı. Türkiye içi siyasette ve ekonomide özellikle de savunma sanayinde güçlü olmak bir tercih değil, bir zorunluluktur. Biz, S-400'leri alarak savaşa hazırlanmıyoruz. Barışı ve kendi milli güvenliğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz. Savunma sanayimizi geliştirmeye yönelik diğer tüm atılımlarımızın da amacı budur" derken, “İster isen sulh-u salah; hazır ol cenge” kavramına da atıf yapıyor.

“TÜRKIYE’NIN KENTLERINDE BOMBALAR PATLADI, FÜZELER DÜŞTÜ”

Gerçekten de Türkiye zorlu bir coğrafyada yer alıyor. Bu 2015-2016 yıllarında Türkiye’nin maruz kaldığı terör dalgası sırasında açıkça görülmüştü. Türkiye’nin kentlerinde bombalar patladı, sınır boylarındaki kentlere füzeler düştü. Türkiye’nin nasıl tehditlerle karşı karşıya kaldığı konusunda hafızalar taze. Türkiye bu nedenle savunma sanayiinde yerli üretimi yüzde 70’ler seviyesine çıkardı. Atak helikopterleri, İnsansız Hava Araçları Türk Silahlı Kuvvetleri’ne büyük güç katarken, eski tedarikçilerin Ankara’nın politikaları üzerindeki etkisini de kırmış oldu. Türkiye tank motorunu da geliştirerek bu alanda da dışa bağımlılığı azaltmayı hedefliyor. Savaş uçağı konusunda ise Türkiye F-35 projesinin bir ortağı. Ancak Amerikan yönetimi S-400 alımı sonrasında Türkiye’nin buradaki varlığını sonlandırmayı ya da kısıtlamayı planlıyor. Bu durumda Türkiye’nin yeni tedarikçi arayışına girmesi kaçınılmaz

YENI BİR PARADIGMA