Kategoriler: Savunma,
Alt Kategoriler: Mayıs,

Ukrayna krizi, beraberinde dünya düzeni üzerindeki tartışmaları da getirmişti. Bu tartışmalar, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile daha da alevlendi. Aslında 2014’te Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesiyle Batı tarafından dışlanması ve ağır bir yaptırım sürecine maruz kalması, Rusya’yı Çin’e daha da yaklaştırarak, ABD’nin tek taraflı ve dayatmacı baskılarına karşı çok taraflı, çok merkezli ve çok sesli yeni bir dünya düzenini daha fazla tartışılır hale getirdi.

Rusya ile Jeopolitik Hesaplaşma

Yeni bir dünya düzeni tartışmaları 2 Mart günü BM Genel Kurulunda Rusya’nın kınanması için yapılan oylama sonuçlarında kendisini gösterdi. 141 kabul, 5 ret ve 35 çekimser oyun çıktığı bu oylamada özellikle Çin ve Hindistan gibi Asya’nın iki önemli güç merkezinin çekimser oy kullanması hem dünya hem de ABD için önemli mesajlar içeriyordu. Rusya’nın meşru müdafaa kapsamında gördüğü ve özel bir askeri operasyon olarak adlandırdığı Ukrayna savaşı özel bir askeri operasyonun aksine Rusya ile jeopolitik bir hesaplaşamaya dönüştü. Bu öyle bir hesaplaşma ki her ülkenin ayrı bir hesabı bulunuyor. Avrupa’daki eski Sovyet ülkeleri, Sovyet esaretinin hesabını sormak için AB ve NATO’da Rusya’nın karşısına çıkarlarken, ABD ise kendi dünya düzenine yapılan meydan okumaların hesabını sorma arayışı içerisinde. Putin ise bir trajedi olarak gördüğü Sovyetler Birliği’nin dağılmasını 20.yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi olduğunu söyleyerek, dağılmada büyük rol oynayan Avrupa’daki eski Sovyet ülkelerini üstü kapalı suçlamıştır. Bir bakıma Putin Rusya’sı da Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hesabını sorma arayışındadır. İşte, bu nedenledir ki Ukrayna savaşı beraberinde yeni bir soğuk savaş dönemini getirmiştir. Bu yeni soğuk savaş jeopolitik rekabetin yanında bir bakıma Avrupa ile Rusya arasında 1945-1991 yılları arasındaki dönemin bir hesaplaşması olarak da ortaya çıkmıştır.

Bu süreçte, kimi tartışmalar, Rusya’nın Ukrayna hamlesinin çok kutuplu dünya düzeni söylemini de sabote etmiştir. Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalan Rusya’nın Batı ile karşı karşıya gelmesi, Huntington’un Soğuk Savaş sonrası dünyası için tasarladığı, kurguladığı “Medeniyetler Çatışması” teziyle de çelişir bir görüntü sergilemiştir. Huntington, geleceğin mücadelesinin artık ideolojiler arasında değil Batı medeniyeti ile İslam ve Çin medeniyetleri arasında geçeceğini söylemişti; ancak Huntington, ideolojiler ve medeniyetler çatışmasının arasındaki jeopolitik çatışma dönemini tamamıyla gözden kaçırmıştı. Bundan dolayı Rusya’nın medeniyetin hangi tarafında durduğu sorunsalı da önemli bir tartışma konusu olarak ortaya çıktı.

Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelensky Ukrayna’yı Rusya ile medeniyet arasındaki son savunma hattı olarak adlandırması aslında yüzyıllar boyunca Avrupa’da Ruslara doğudan gelen Tatarlar gözüyle bakmalarını hatırlatmaktadır.

“Rusların yüzyıllar boyunca Avrupa tarafından Avrupa medeniyetinin bir parçası olarak görülmemesi onur kırıcı bir tarihsel travma olduğu kadar önemli bir kimlik problemi de teşkil etmiştir.” 

Avrupa ve Asya kimliği arasına sıkışmış bir Rusya tespitinde bulunan Dostoyevski, bu durum için “Ruslar Avrupa’da köle olarak görülürken Asya’da Avrupalı efendi olarak görülmektedir” diye yazmaktadır. Dolayısıyla, bugün, Rusya’nın Batıyla yaşadığı süreç aslında jeopolitik rekabetin getirdiği çatışmayla birlikte medeniyetler çatışmasından da izler taşımaktadır.

Ukrayna savaşı ile birlikte Avrupa’da eğitim, spor, sanat ve öteki alanlarda Ruslara karşı başlatılan cadı avı Soğuk Savaş döneminde ABD’de senatör McCarthy’nin öncülük ettiği komünist avını hatırlatır bir şekle bürünmüştür.  Bu haliyle, ABD ve Avrupa, Rus halkını ötekileştirerek ve düşmanlaştırarak geleceğe kalıcı bir düşmanlığın tohumlarını da ekmektedirler. Dolaysıyla yaptırımlarla beraber Rus halkına karşı girişilen bu düşmanlaştırma çabaları Putin’in Rusya’sını yıkmak yerine tüm Rusya’yı Avrupa’dan silmeye ve sınırlarına hapsetmeye yönelik bir kampanyaya dönüşmüştür. Bu bağlamda, ABD’nin temel politikası Avrupa’nın kapılarını Rusya’ya kapatmak, Rusya’nın da kapılarını Çin’e kapatmak olmuştur.

DÜNYA LİDERLİĞİNİN UZUN DÖNGÜSÜ

Siyaset Bilimi Profesörü ve tanınmış bir Neorealist olan George Modelski,  ortalama her yüzyılda bir yaşanan büyük bir savaş ile küresel liderliğin el değiştirdiğini savunmakta, bu varsayımını da “dünya liderliğinin uzun döngüsü” olarak adlandırmaktadır. Bu bağlamda, Modelski çalışmalarında 1494'ten başlayarak, ortalama 107 yıl uzunluğunda beş döngü tanımlamıştır. Modelski’ye göre döngünün tamamlanmasıyla birlikte yeni bir küresel gücün çıkışına olanak sağlar. Modelski’nin dünya liderliğinin uzun döngüsü tezi üzerinden bir okuma yapıldığında Ukrayna savaşının 1945 yılından beri sürmekte olan ABD’nin hakim olduğu uluslararası sistemin bulunduğu döngüyü tamamlayacak bir küresel veya bölgesel bir savaşa, bir başka deyişle üçüncü “dünya savaşına” neden olacağı varsayımı da göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla, Ukrayna savaşını da üçüncü dünya savaşına açılacak bir kapı olarak değerlendirenler hiç de azımsanmayacak kadar çoktur. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un sık sık Ukrayna savaşının bir üçüncü dünya savaşına dönüşme potansiyelinden bahsetmesi de Modelski’nin tezini savunanları cesaretlendirmektedir.

Bu iklim içerisinde İngiliz dergisi The Economist, 19 Mart’ta “Alternatif Dünya Düzeni” başlıklı bir kapakla yayınlanması dikkat çekiciydi. Ardından 21 Mart günü ABD Başkanı Biden Amerikan iş adamlarıyla bir araya geldiği toplantıda yaptığı konuşmayla dünyada yeni bir dönemi adeta ilan ediyordu. Biden konuşmasında yeni bir dünyanın kurulmakta olduğundan bahsederek, bu yeni dünya düzenin de liderliğini ABD’nin yapması gerektiğini söylüyordu.

“İlk defa bir Amerikan başkanı yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğunu kabul ederek mevcut ABD’nin önderliğindeki mevcut dünya düzenin de sonuna gelindiğini dolaylı bir şekilde itiraf ediyordu.” 

Bu toplantının hemen ardından Biden, 24 Mart’ta Brüksel’de NATO Liderler zirvesinin olağanüstü toplantısına katıldı. Toplantıda Ukrayna’da neler yapılacağından çok Çin’e karşı neler yapılacağı ve NATO’nun son gelişmeler ışığı altında Haziran 2022’de yapılacak Madrid zirvesinde, öncelikleri ve güvenlik politikaları masaya yatırıldı.  Bu bağlamda, Brüksel’deki NATO Liderler zirvesi adeta Madrid zirvesine bir hazırlık toplantısı olarak geçti. Biden, Brüksel’den sonra geldiği Polonya’da ise müttefiklerine uzun soluklu bir savaş için hazırlıklı olmaları konusunda çağrıda bulundu. Bu hamlenin devamında Biden, Ukrayna’ya verilen Stinger füzeleri ile Javelin tanksavar silahlarını üreten şirketlerin de içinde bulunduğu ABD’deki sekiz önde gelen silah şirketi ile bir toplantı yaptı ve bu toplantıda Biden silah şirketlerine uzun soluklu bir savaşa hazır olmalarını söyledi.

ABD,  aslında adım adım yeni bir soğuk savaşın taşlarını döşeme adına çoktan harekete geçmişti bile. 1 Mart günü Biden’ın Birliğin Durumu konuşmasında Ukrayna savaşını “Demokrasi ile Otokrasinin Savaşı” olarak adlandırması, daha önceki Soğuk Savaşı hatırlatır bir sürecin başlatıldığını gösterir nitelikteydi. ABD, kendi liderliği dışında yeni bir dünya düzenini önleme adına en önemli mekanizma olarak yeni bir soğuk savaşın inşasını görüyor. Tıpkı Soğuk Savaş’ın ilk ve son sıcak savaşı Kore Savaşı’nın Soğuk Savaş’ı pekiştirdiği ve daha belirgin hale getirdiği gibi Ukrayna savaşı da bu yeni Soğuk Savaş’ın inşa edilmesini sağlayacak en önemli araç olarak görülüyor. Ancak bu sefer ki soğuk savaş hibrid bir soğuk savaş olacak, yani soğuk savaşın hem rekabetçi hem de kutuplaştırıcı tüm unsurlarını barındırırken aynı zamanda sıcak savaşları, çatışmaları ve hibrid tehditleri de içerecek.

Yeni dünya düzeni beraberinde tıpkı 1945 sonrasında olduğu gibi kendi soğuk savaşını da getirecek. En azından, önceki soğuk savaş büyük savaşları daha da önemlisi nükleer bir savaşı önleyen bir mekanizma olarak da görev yapması nedeniyle aslında birçok uluslararası ilişkileri yazarı tarafından en istikrarlı sistem olarak görülmüştü. Dehşet dengesi adı verilen fiili bir mekanizma her iki süper gücün birbirine karşı nükleer silah kullanmasını engellemişti. Çünkü klasik soğuk savaş ideolojik rekabet üzerine kuruluydu; ancak bugünkü muhtemel soğuk savaş jeopolitik rekabet üzerine kurulacaktır.

İkinci ayını dolduran Ukrayna savaşı, yavaş yavaş mevcut uluslararası düzenin sorgulandığı bir zemine doğru dönüşmeye başladı. Halihazırda, Rusya’nın kınanmasına yönelik BM oylamalarında ortaya çıkan tablo fiilli olarak dünyayı ikiye bölmüş durumda. En azından ABD öyle düşünüyor. Tıpkı 11 Eylül saldırılarının ardından yaptığı gibi ABD,  bir kez daha “ya bizdensiniz ya da Rusya’nın tarafındasınız” dayatması ile gündeme gelmiş ancak bu sefer çok da etkili olamamıştır.  BM oylamaları çok daha önceleri başlamış olan tek kutuplu dünya düzeninin çok kutuplu, çok merkezli, çok sesli ve çok taraflı bir hale dönüştürülmesi fikrini daha da görünür hale getirdi. Özellikle, Rusya ve Çin’in başını çektiği çok kutuplu dünya düzeni fikrine aslında Hindistan, Japonya ve Avrupa Birliği’nin de desteklediği biliniyor. Ancak her güç merkezi kendi çıkarları çerçevesinde meseleye bakıyor. Bir de Avrupa Birliği içerisinde Almanya ve Fransa’nın AB dışında bir güç merkezi olma arayışları da meseleye farklı bir bakış açısı getiriyor.

Fransa’nın son dönemde Akdeniz’de, Hint Okyanusu’nda, Orta Doğu’da ve Asya Pasifik’te boy göstermesinin ana nedeni Fransa’nın kendi güç eksenini oluşturma isteğidir. Benzer şekilde Almanya’nın da Ukrayna savaşını bahane ederek ordusunu modernize etme yönünde ayırdığı muazzam bütçe ve başta F-35’ler olmak üzere yeniden silahlanmaya başlaması da bu duruma örnek olarak verilebilir. Fransa ve Almanya’nın birbirleriyle tarihsel rekabetleri ve özellikle İkinci Dünya Savaşı geçmişi düşünüldüğünde çok kutuplu dünya düzenin en azından Avrupa’daki hassas güç dengesine de zarar verebileceği de gözükmektedir.

Çok kutuplu dünya düzeni sadece Avrupa’da güç dengesine zarar vermekle kalmayacak aynı zamanda Asya-Pasifik’te Japonya’nın yeniden silahlanması ve askeri bir güç olarak ortaya çıkması da başta Çin, Kuzey Kore ve Güney Kore ile Japonya arasındaki dengeleri de yerinden oynatacaktır. Böyle bir gelişme Asya Pasifik’te tarihten gelen husumetlerin bir hesaplaşamaya ve intikama dönüşmesi tehlikesini gündeme getirecektir.

YENİ DÜNYA DÜZENİNİN MERKEZ ÜSSÜ

Tüm dünyanın Ukrayna savaşı üzerinde görüş birliğine vardığı tek husus artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı gerçeğidir. Geçmişte Soğuk Savaş’ın merkez üssü Avrupa olmuştur. Bugün ise Soğuk Savaş’ın merkez üssü Asya-Pasifik coğrafyası olacak gibi gözükmektedir. Zira yeni süper güç olarak adlandırılan Çin’in bu savaşta Rusya’nın yanında durması ve başta Hindistan olmak üzere birçok Asya ülkesinin BM oylamalarında çekimser kalarak Rusya’nın yanında duruyor gibi görünmesi ya da ABD tarafından öyle iddia edilmesi ve bunların bir kısmının ABD tarafından ortak olarak adlandırılması dikkat çekicidir. Özellikle, Hindistan’ın tavrı ABD’yi derinden etkilemiştir. Çünkü ABD’nin 21.yüzyıl Asya-Pasifik politikasının iki sütunundan birisidir.  Hindistan’ın kaybı Hint-Pasifik bölgesinin kaybı anlamına gelecektir ki bu durum ABD için jeopolitik bir intihar anlamına gelir. BM oylamalarının ardından bu hususa Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi ve Trump yönetiminin gelecekte Asya’nın NATO’su olarak adlandırdığı Dörtlü İşbirliği Diyaloğu QUAD’ın çöktüğünü söyleyerek işaret etmiştir. Buna rağmen ABD, son günlerde yoğun bir şekilde Hindistan’ı tekrar yanına çekebilmek için gayret sarf etmektedir.

Ancak şu bilinmelidir ki Hindistan dış politikası Bağlantısızlar Hareketinden bu tarafa hiçbir tarafa yaslanmama üzerine kuruludur. Dolayısıyla, Hindistan’ın bu noktada Rusya ve Çin ile stratejik bir eksenin kuruluşunda bulunacak mı yoksa eskisi gibi Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi bölgesel işbirlikleri ve ikili ilişkiler üzerinden yola devam mı edecek bu soruların cevabı yeni dünyanın geleceğini de gösterecektir. 

Son zamanlarda ABD’nin Hindistan’ı Asya-Pasifik’teki ortakları arasında anmaması dikkatlerden kaçmamıştı. Fakat 18 Nisan günü Hindistan ve ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlarının Washington’da katıldığı 2+2 toplantılarına Hindistan Başbakanı Modi ile ABD Başkanı Biden’ın video konferans sistemi üzerinden katılmaları ve bir görüşme gerçekleştirmeleri ABD’nin Hindistan’ı halen ikna etme arayışında olduğunu gösterdi. Özellikle, ABD’nin Ukrayna savaşında Hindistan’ın çekimser kalmasına ve Rusya’dan petrol almasına yönelik tepkilerine Hindistan Dışişleri Bakanı, “Bizi sorgulayacağınıza müttefikiniz AB’nin yarım günde Rusya’dan aldığı enerji bizim bir ay boyunca aldığımızdan daha fazla” diyerek ABD’nin çifte standart uyguladığını ve Avrupa’ya göz yumduğunu ima etti. Öte yandan, Biden-Modi görüşmesinde, Biden, Hindistan ile güçlü ve büyüyen bir Büyük Savunma Ortaklığını paylaştıklarını söyleyerek Hindistan’ın Rusya ile savunma alanındaki ilişkilerine ve ortaklıklarına üstü kapalı bir göndermede bulundu. Ayrıca Biden, Hint-Pasifik bölgesinin stratejik önemini de hatırlattı.

Bakanların ortak basın toplantısında ABD Dışişleri Bakanı Blinken, "Hintli ortaklarımızla bu ortak değerler (insan hakları) hakkında düzenli olarak görüşüyoruz ve bu amaçla, bazı hükümet, polis ve hapishane yetkilileri tarafından insan hakları ihlallerinde artış da dahil olmak üzere Hindistan'daki bazı son gelişmeleri izliyoruz" diyerek Hindistan’a karşı insan hakları silahını gösterdi. Bazı uzmanlar ABD’nin Hindistan’daki Müslümanlara yönelik baskılara ve uygulamalara yönelik göndermede bulunduğunu söylüyor. ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ın bu değerlendirmelerine Hindistan tarafı yanıt vermedi. Hindistan Savunma Bakanı ise “ABD bizim doğal müttefikimiz ama ABD Hindistan'ı Çin'in prizmasından görüyor” diyerek ABD’nin Hindistan’a yönelik politikalarının tamamıyla Çin odaklı olduğuna işaret ederek bu durumu eleştirdi.

Hindistan Tarihin Neresinde Duruyor?

Ukrayna savaşı Hindistan’ın gerçek rengini belli etmesi açısından önemliydi. Şimdi merak edilen husus Hindistan’ın Çin-Rusya eksenine katılarak yeni doğu blokunu pekiştirip pekiştiremeyeceğidir. Hindistan’ın tarihsel duruşu bir tarafa yaslanma politikası üzerine kuruldur. Hindistan’ın kendi dış politikası çok merkezlidir. Yani hem Rusya hem de ABD ile ilişkileri yakın tutan bir ilişki modeline sahip. Aynı zamanda pragmatizm dış politikasında belirleyici unsurdur. Hindistan’ın özellikle Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)  içindeki eğreti duruşu ve Pakistan ile olan ilişkilerine ve anlaşmazlıklarına temeli bölgesel güvenlik, işbirliği ve istişare olan ŞİÖ’nün hiçbir etkisinin olmaması da düşündürücüdür.

Bu bağlamda, Hindistan var olan bir jeopolitik eksene katılmak yerine kendi jeopolitik eksenini kurma yönünde adımlar atabilir. Bu açıdan benzer görüşte olan büyük güçlere mesafeli olan bölge ülkelerini de ortak bir platformda bir araya getirebilir. Hali hazırda mevcut olan ve politik ve diplomatik olarak çok da etkin olmayan 120 üyeli Bağlantısızlar Hareketini canlandırabilir. Büyük güçlerin dayatmalarına karşı üçüncü bir alternatif işbirliği oluşturabilir. Bu nedenle Hindistan şu sıralar bütün jeopolitik eksenlere mesafeli durmaya çalışırken fırsatları da anında değerlendiriyor. Bir yandan Rusya’dan petrol ve askeri ekipman alırken öbür tarafta Çin ile ilişkileri geliştirmeye çalışıyor. Aynı zamanda da Washington ile dirsek temasına devam ediyor.

Hindistan’ın ABD ile yollarını ayırmasına 2021’de ortaya çıkan iki önemli gelişme etkide bulunmuştur. 31 Ağustos 2021’de ABD’nin Afganistan’da çekilerek kendi kurduğu Afgan hükümetini adeta Taliban’a altın tepside sunması ve Eylül 2021’de ABD, İngiltere ve Avustralya ile AUKUS askeri paktını kurması ve Avustralya’yı nükleer bir güç haline getirme kararı alması Hindistan’ı da politikasını yeniden gözden geçirmeye itmiştir.  Her şeyden önce ABD’nin 20 yıl boyunca büyük bir emek harcayarak kurduğu Afgan hükümeti ve ordusunu bir kalemde silerek 20 yıl boyunca savaştığı Taliban’a feda etmesi, daha önce de Asya’da önemli bir müttefiki olan Tayvan’ı 1971’de Çin’e feda etmiş olması Yeni Delhi yönetimini ABD’ye karşı politikalarını yeniden gözden geçirmesine neden oldu. Ancak esas gelişme ABD’nin Hindistan’ı ve QUAD’ı devre dışı bırakarak ya da güvenmeyerek Avustralya ve İngiltere ile yeni bir askeri ittifak kurması oldu. Bu gelişme,  Hindistan’ın ABD’nin müttefiklerini sırtından vurduğu inancını daha güçlendirdi. Washington yönetimi, Avustralya’yı nükleer güç haline getirmek için çaba harcarken, Hindistan’ın nükleer silaha sahip olmasını resmi olarak kabul etmemektedir. Ve son olarak Yeni Delhi yönetimine göre ABD’nin Hindistan’a dostluğu tamamen Çin’e yönelik çevreleme stratejisinin bir gereğidir ve gerektiğinde Hindistan’ı nükleer güç olan Çin’in karşısında yalnız bırakacağı daha önceki vukuatlarından bellidir. Hindistan’ın bağımsız hareket etme isteğine rağmen Çin-Rusya eksenin hem Asya-Pasifik bölgesinde hem de dünyada giderek siyasi, askeri ve ekonomik ağrılıkları artmaktır. Bu gerçek de Hindistan’ın dikkatinden kaçmamaktadır. Üçüncü bir yola saptığında Hindistan bu sefer hem ABD eksenini hem de Çin-Rusya eksenini karşısına alacağının da farkındadır.

Çin’in Küresel Güvenlik Girişimi

Çin’in yeni dünya düzenine karşı tutumu 20-22 Nisan tarihleri arasında Hainan adasında düzenlenen Baoa forumunda Çin Devlet Başkanı Xi Jinping'in yaptığı konuşmada çerçevesi çizilmiştir:

“Dünyada barışı ve istikrarı korumak için birlikte çalışmamız gerekiyor. Soğuk Savaş zihniyeti yalnızca küresel barış yapısını mahvedecek… Hegemonyacılık ve güç politikaları yalnızca dünya barışını tehlikeye atacak ve blok çatışması 21. yüzyılda yalnızca güvenlik sorunlarını şiddetlendirecek… Kapsamlı istişareyi, ortak katkıyı ve ortak faydaları vurgulayan, insanlığın ortak değerlerini destekleyen, küresel bir yönetişim felsefesini benimsememiz gerekiyor…Medeniyetler arasında alışverişi ve karşılıklı öğrenmeyi savunmalıyız…Çok taraflılığı desteklememiz ve özünde BM'nin ve uluslararası hukuk tarafından desteklenen uluslararası düzenin yer aldığı uluslararası sistemi sağlam bir şekilde korumamız gerekiyor…Dünyanın dört bir yanındaki ülkeler aynı gemide aynı kaderi paylaşan yolcular gibidir…Büyük ülkelerin eşitlik, işbirliği, iyi niyet ve hukukun üstünlüğüne saygı gösterme konusunda örnek olmaları ve statülerine yakışır şekilde hareket etmeleri özellikle önemlidir…Çin, ortak, kapsamlı, işbirlikçi ve sürdürülebilir güvenlik vizyonuna bağlı kalmak ve dünya barışı ve güvenliğini korumak için birlikte çalışacak bir Küresel Güvenlik Girişimi önermektedir.”

Çok kutuplu bir dünya düzeninden iki dünya düzenin bulunduğu yeni bir sisteme geçilecek.”

Xi Jinping’in bu konuşmasında dikkati çeken en önemli konu “Küresel Güvenlik Girişimi” adı verilen yeni bir güvenlik işbirliği zemininin teklif edilmiş olması. Çin, ABD’nin Hint-Pasifik bölgesinde öncülük ettiği QUAD, AUKUS ve türevleri gibi kutuplaştırıcı ve düşmanlaştıran oluşumlar yerine bölge ülkelerin birlikte çalışabileceği kimseyi düşmanlaştırmayan bir yeni işbirliği zemini kurmayı teklif etmiştir. Çin, mevcut dünya düzenin yıkmak yerine ikinci bir alternatif dünya düzenin kurmak istiyor. Tıpkı Lenin’in kuramlaştırdığı ve Kruşçev’in pratiğe dökmeye çalıştığı; ancak Çin’in 1954’ten beri dış politikasında başarılı bir şekilde uyguladığı kapitalist sistem ile sosyalist sistemin barış içerisinde bir arada yaşama ilkesini bu defa iki farklı dünya düzenin bir arada yaşamasına uyarlama ile gündeme gelmiştir. Bir başka deyişle ABD’nin öncülük ettiği mevcut dünya düzeni ile birlikte yeni dünya düzeni de birlikte yaşayacaklar. Özetle çok kutuplu bir dünya düzeninden iki dünya düzenin bulunduğu yeni bir sisteme geçilecek.

İletişim: [email protected]

 

 


YENI BİR DÜNYA DÜZENİ KURULURKEN