Kategoriler: Savunma,
Alt Kategoriler: Makaleler,

Rusya’nın son dönemdeki yükselişini ve  Ukrayna krizinin gündemde olduğu günümüzde Rusya’nın davranışlarını anlamak için Rusya’nın kendini nasıl algıladığını, Rusya Jeopolitiğini, Rusya’yı Sovyet sonrası dönemde dönüştürmeyi başaran Putini ve onun Putin Doktrini olarak adlandırabileceğimiz  politika önceliklerini anlamamız gerekiyor.

Rusya Devlet Başkanı'nın davranışları temel olarak, işte bu ‘felaketin sonuçlarını’ ortadan kaldırmaya yönelik olarak başlangıçta çok net olmayan ama zaman içinde daha çok belirginleşen ve "Putin doktrini" olarak adlandırılabilecek bir dizi dış politika ilkesi tarafından yönlendiriliyor. 

Bu doktrinin temel hedefi, Batı'nın Rusya'ya Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi,  ‘kendi bölgesinde özel hakları ve her ciddi uluslararası meselede söz hakkı olan, saygı duyulacak ve korkulacak bir güç’ olarak davranmasını sağlamaktır.

Putin Doktrinin önemli hedeflerinden birisi Transatlantik ittifakı zayıflatmak, bölmek ve nihai olarak  ABD'nin Avrupa'dan çekilmesini sağlamaktır. Rusya, bu doktrin uyarınca, NATO içerisinde sorunlar yaşayan ve zayıf halkalar olarak gördüğü ülkeler ile özel ilişkiler geliştirmektedir. Rusya, bu kapsamda, Türkiye, Yunanistan ve Güney Kıbrıs gibi ülkeler ile yakın ilişkiler geliştirdi. Bu strateji Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta fazla başarılı olamasa da, Türkiye’nin  Rus S-400 füze sistemini satın alması, Rusya’nın siyasi hedefleri açısından başarılı oldu. NATO'yu bir iç krize sürükledi ve Türkiye'nin F-35 programından çıkarılmasına yol açtı.

Rusya açısından Ukrayna krizinde esas hedef, Ukrayna’nın siyasi geleceğini şekillendirmek ve Kremlin tarafından kabul edilebilir olan Ukraynalı oyuncular hariç hepsini kenara çekmektir. Putin, bu amacını gerçekleştirmek için askeri tehdit, yığınak dahil olmak üzere bütün araçları kullanarak Ukrayna ve destekleyen ülkeler üzerinde bir kırılma noktası oluşturana kadar baskı politikası uygulamaya devam edecektir.

Rusya eğer, Ukrayna krizinde istediğini alabilirse ve sonrasında ABD’yi Avrupa’dan çıkararak, Avrupa üzerinde nüfuzunu tekrar kurarak nihai hedefini başarabilirse, bu defa Asya-Pasifik bölgesine odaklanabilir. Bu durumda Pasifik bölgesinde ABD öncülüğünden kendisine karşı oluşturulan güçlü ittifak karşısında bunalan Çin ile güçlerini birleştirerek, ABD’yi bu defa da Pasifik bölgesinde de etkisizleştirebilirler. Böyle bir senaryo, yaklaşık 200 yılda oluşan Batı öncülüğü ve üstünlüğüne dayalı  liberal küresel düzenin sonu ve yeni bir küresel denge anlamına gelecektir.

‘Rusya Kızgın Değil; Odaklanıyor’. Rusya'nın Kırım Savaşı'ndaki yenilgisinin ardından uluslararası profilini düşürmesinden sonra, 1856'da Rus imparatorluğunun Dışişleri Bakanı Alexander Gorchakov tarafından ortaya atılan bir Rus aforizmasıdır bu. Gerçekten de Rusya inişler çıkışlar yaşayan ama her seferinde ‘odaklanarak’ kendini yenileme becerisine sahip bir ülke.

Rusya’nın son dönemdeki yükselişini ve  Ukrayna krizinin gündemde olduğu günümüzde Rusya’nın davranışlarını anlamak için Rusya’nın kendini nasıl algıladığını, Rusya Jeopolitiğini, Rusya’yı Sovyet sonrası dönemde dönüştürmeyi başaran Putini ve onun Putin Doktrini olarak adlandırabileceğimiz  politika önceliklerini anlamamız gerekiyor.

Sovyetler Birliğinin Dağılması; Etkileri Halen Devam Eden Bir Travma

 

İkinci Dünya savaşından sonra Batılı güçler ve Sovyetler Birliği arasında başlayan siyasi, ekonomik, kültürel, teknolojik ve askeri küresel rekabette Sovyetler Birliği kaybetti. Mihail Gorbaçov'un Kremlin'i zarifçe boyun eğmeyi seçti.

Ocak 1992'de, Sovyetler Birliği'nin resmen dağılmasından yaklaşık bir ay sonra, ABD Başkanı George H. W. Bush Birliğin Durumu konuşmasında bu konuda şöyle söyledi: "Tanrı'nın lütfuyla, Amerika Soğuk Savaşı kazandı." Ama Rus yetkililer, kendi bakış açılarıyla tam olarak ne olduğu hakkında hiç bu kadar net bir açıklama yapmadılar.

Rusya açısından,   1999'da NATO'nun Kosova savaşına müdahalesi kritik bir dönüm noktası olmuştur. Birçok Rus NATO'nun  Moskova ile yakın ilişkileri olan Sırbistan'a yönelik bombardımanları karşısında dehşete düştü.

Sırp lider Slobodan Miloseviç'in bir sonraki yıl doğrudan çöküşüne de yol açan bu müdahalenin başarısı NATO için bir emsal teşkil etti ve yeni bir şablon sağladı. 2001  yılından bu yana NATO veya önde gelen üye ülkeleri Afganistan, Irak ve Libya'da askeri operasyonlar başlattı. Her üç kampanya da çeşitli rejim değişimlerine ve Irak ve Libya söz konusu olduğunda devlet düzeninin bozulmasına yol açtı.

Bu anlamda Rusya'yı alarma geçiren sadece NATO'nun genişlemesi değil, NATO'nun  dönüşümü olmuştur.  Rusya’ya göre artık NATO müttefiklerin Soğuk Savaş sırasında savunduğu gibi bir savunma ittifakı değil  bir saldırı ittifakı haline gelmiştir.

Ruslar bu süreçte, kendi içlerinde yaşadıkları geçmişle ve kayıpları ile yüzleştiler ve bu yüzleşme sonunda önce dünyadaki statülerini ve özel misyonlarını kayıp ettikleri gerçeği ile barış yapabildiler.  Ama daha sonra, özel misyonları ve statüleri için yeniden odaklanarak kendilerini  dönüştürmeyi başarabilmişlerdir. Ancak bu zor süreçte, halka önce bu geri adımı ve daha sonra ‘dönüşümü’  kabul ettirebilecek bir Rus liderliği gerekiyordu. Putin işte bu rolü üstlendi ve başarı ile yerine getirdi.

 

Rusya Küresel Dengelerde Kendi Yerini Arıyor; Putin Doktrini

 

Putin, 2005 yılında Rus meclisine yaptığı yıllık konuşmada, Sovyetler Birliği'nin ortadan kalkmasını "büyük bir jeopolitik felaket" olarak nitelendirmişti. Bu ifade, birçok Rus'un Sovyet sonrası dönemle ilişkilendirildiği kayıp duygusunu doğru bir şekilde ifade etmektedir.

ABD ve Avrupa, Putin öncesinde de Kremlin'in Sovyetler Birliği'nin parçalanması ve özellikle Ukrayna'nın Rusya'dan ayrılmasına dayanan şikayetlerini dikkate almayı sürekli reddetti. Putin, Sovyet çöküşünü "yirminci yüzyılın büyük bir jeopolitik felaketi" olarak nitelediğinde, aslında 1990’dan sonra 25 milyon Rus'un kendilerini bir anda Rusya dışında bulmasına ağıt yakıyordu.

Bu bağlamda 12 milyon Rus'un kendilerini yeni Ukrayna devletinde bulmalarını sürekli eleştirdi. Geçen yaz yayınlanan ve 1991'de "Rusların ve Ukraynalıların Tarihi Birliği Üzerine" başlıklı Makalesi yakın zamanda tüm Rus birliklerine dağıtıldı. Putin geçen yıl yazdığı bir makalesinde de ‘Ukrayna'nın Rusya'ya karşı bir sıçrama tahtasına dönüştürüldüğünü’ yazmıştı.

Rusya Devlet Başkanı'nın davranışları temel olarak, işte bu ‘felaketin sonuçlarını’ ortadan kaldırmaya yönelik olarak başlangıçta çok net olmayan ama zaman içinde daha çok belirginleşen ve "Putin doktrini" olarak adlandırılabilecek bir dizi dış politika ilkesi tarafından yönlendiriliyor. 

Bu doktrinin temel hedefi, Batı'nın Rusya'ya Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi,  ‘kendi bölgesinde özel hakları ve her ciddi uluslararası meselede söz hakkı olan, saygı duyulacak ve korkulacak bir güç olarak davranmasını sağlamaktır.

Bu  doktrin birbirine sıkıca bağlı hedeflerden oluşuyor;  Sovyet çöküşünün sonuçlarını tersine çevirmek , transatlantik ittifakı bölmek ve Soğuk Savaş'ı sonrası coğrafi yerleşimi yeniden müzakere etmek ve nihai olarak, Soğuk Savaş sonrası, Avrupa ve ABD tarafından kurulan  liberal, kurallara dayalı uluslararası düzeni püskürtmek.

Putin Batı'dan Rusya'nın Sovyet sonrası alanda ‘Ayrıcalıklı Çıkarlar Alanı Hakkını’ tanıması konusunda ısrarlıdır ve bu hak talebi Putin doktrininin önceliğini oluşturuyor. 

Belarus ve Kazakistan'daki son olayların gösterdiği gibi, Rusya zor durumdaki otoriter yöneticileri desteklemek için güçlü bir müttefiktir. Rusya bu anlamda sadece kendi mahallesinde değil, Küba, Libya, Suriye ve Venezuela olmak üzere kendi mahallesinin çok ötesinde otokratları da destekliyor.

Putin Doktrinin önemli hedeflerinden birisi Transatlantik ittifakı zayıflatmak, bölmek ve nihai olarak  ABD'nin Avrupa'dan çekilmesini sağlamaktır. Rusya, bu doktrin uyarınca, NATO içerisinde sorunlar yaşayan ve zayıf halkalar olarak gördüğü ülkeler ile özel ilişkiler geliştirmektedir. Rusya, bu kapsamda, Türkiye, Yunanistan ve Güney Kıbrıs gibi ülkeler ile yakın ilişkiler geliştirdi. Bu strateji Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta fazla başarılı olamasa da, Türkiye’nin  Rus S-400 füze sistemini satın alması, Rusya’nın siyasi hedefleri açısından başarılı oldu. NATO'yu bir iç krize sürükledi ve Türkiye'nin F-35 programından çıkarılmasına yol açtı.

Şu anda, Rusya’nın Avrupa ve NATO üzerindeki yarattığı baskı ve Ukrayna krizi, Putin’in istediğinin aksine ittifakın birliğini geçici olarak pekiştirmiş gibi görünüyor. ABD eski Başkanı Donald Trump tam da Putin’in bu hedefine uygun biçimde davranıyor ve NATO ittifakını ve ABD'nin bazı önemli Avrupalı müttefiklerini küçümsüyordu ve ABD'yi örgütten çıkarmaktan açıkça bahsediyordu. Yeni  ABD Başkanı Joe Biden  ise Trump döneminde oluşan hasarı onarmaya çalışıyor. Ancak Avrupa kamuoyunda, 2024'den sonra ABD'nin bu tutumunun dayanıklılığı konusunda, ABD’nin tutarsızlıklarından kaynaklanan ve  Rusya'nın da sosyal medya aracılığıyla pekiştirdiği yaygın bir şüphe var.

Transatlantik ittifakı zayıflatmak, Putin'in nihai amacını gerçekleştirmesinin önünü açabilir. Moskova‘nın zihnindeki bu yeni küresel düzen Rusya, ABD ve Çin'in dünyayı üçlü etki alanlarına böldüğü Yalta sisteminin yeni bir enkarnasyonuna dönüşebilir. Moskova'nın Pekin ile artan yakınlaşması, Rusya'nın Batı sonrası düzen çağrısını güçlendirdi. Hem Rusya hem de Çin, çok kutuplu bir dünyada daha fazla nüfuzu olan yeni bir sistem talep ediyor.

 

Ukrayna Krizi Ve Rusyanın Değişen Doğasını Anlamak

 

Rusya ve Ukrayna arasındaki mevcut kriz aslında Rusya ve batılı güçler arasında 30 yıldır devam eden bir hesaplaşmanın yansımasıdır. Ukrayna'dan ve olası NATO üyeliğinden çok daha fazlasıdır. Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra üretilen Avrupa düzeninin geleceğiyle ilgilidir. 1990'larda ABD ve müttefikleri, Rusya'nın net bir taahhüdünün veya hissesinin olmadığı bir Avrupa güvenlik mimarisi tasarladı. Ama iktidara geldiğinden beri gücünü aşama aşama pekiştiren Putin şimdi sıranın kendisine geldiğini düşünüyor ve haksız olduğunu düşündüğü soğuk savaş sonrası küresel düzene meydan okuyor.

Önceki yıllarda da sisteme yönelik şikayetlerini sık sık dile getiren Putin başlangıçta güçlü  oyuncularla çevrili ve jeopolitik açıdan savunmasız bir devletin lideri olarak hareket ediyordu. Rusya bu dönemde jeopolitik adalet arayan, başkalarının yarattığı ve etkilediği koşulların mağduru olan öfkeli bir ulusun rolünü oynadı.

Ancak, ABD'nin Orta Doğu'daki birçok başarısızlığı, 2008 küresel finansal krizi, AB'deki ekonomik ve siyasi krizler  ve Çin'in artan gücü, Rusya'yı Batı liderliğindeki uluslararası sisteme başkaldırma hırslarını kamçıladı ve Rus yönetimi, bütün bu gelişmeleri dikkate alarak  Batılı yayılmacılığın ancak bir "demir yumrukla" tersine çevrilebileceği sonucuna vardı.

Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukovych'in Şubat 2014'te Batı yanlısı güçler tarafından devrilmesi, Rusya için bardağı taşıran son damla oldu. Moskova'nın Kırım operasyonu, AB ve  NATO'nun Soğuk Savaş sonrası dönemde  doğuya doğru ısrarlı genişlemesine Rusyanın bir yanıtı oldu. Ruslar zaten öteden beri Kırım'ı her zaman Rusya dışında kalan tüm toprakların en aşağılayıcı kaybı olarak görüyorlardı.

Rusya, demir yumruğu indirecek bir sonraki yerin Suriye olacağına karar verdi. Suriye müdahalesi sadece Esad'ın konumunu güçlendirmeyi değil, aynı zamanda ABD'yi Moskova ile daha eşit bir zeminde anlaşmaya zorlamayı amaçlıyordu. Putin'in Mart ayında Rus güçlerini Suriye'den çekmeye başlama kararı bir tersine dönüşe işaret etmedi; aksine, stratejinin başarısının bir işaretiydi. Moskova askeri hünerlerini sergilemiş ve çatışmanın dinamiklerini değiştirmiş, ancak Suriye'deki bir bataklığa saplanmaktan da kaçınmıştı.

Rusya'nın Orta Doğu, Orta Asya, Afrika ve Doğu Avrupa’da artan etkisi nedeniyle Putin, artık yeni  bir aşamaya geçmeye karar verdi ve şimdi Ukrayna krizi ile bu yaklaşımı bir adım daha ileriye taşıyor. Putin, Kırım'ın ilhakından ve Rusya'nın 2014'te gerçekleştirdiği Donbas'a müdahaleden çok daha kapsamlı bir Ukrayna işgalini, mevcut düzeni baltalayacak ve Rusya'nın Avrupa kıtasındaki ve dünya düzeninde "haklı" yerini  yeniden alacak bir hareket olarak görüyor.

1940'ların sonundan bu yana Avrupa-Atlantik güvenliği iki kere yeniden düzenlendi.  İlki, Yalta sisteminin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'daki iki rakip bloğa ayrılmasıyla geldi. İkincisi Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve ardından Batı'nın "bütün ve özgür" bir Avrupa yaratma güdüsüyle ortaya çıktı. Putin şimdi Ukrayna hamlesiyle. Mevcut kriz nihayetinde Rusya'nın Soğuk Savaş sonrasında oluşan bu düzene doğrudan meydan okuması ve Avrupa  üzerindeki kaybettiği nüfuzunu yeniden kurmak istemesiyle ilgilidir. Ukrayna krizi Putin’in istediği gibi sonuçlanırsa bu, Avrupa-Atlantik güvenliğinin üçüncü kere yeniden düzenlenmesi sonucunu getirebilir.

Buna karşılık, ABD ve müttefikleri Ukrayna krizine odaklanmış durumda Rusya'nın bir sonraki hamlesini beklerken ve diplomasi ve ağır yaptırım tehdidiyle bir işgali caydırmaya çalışırken, Putin'in  ne istediği sorusu üzerine bölünmüş durumda. Aslında Ukrayna krizi resmin sadece bir parçası ve daha büyük resme bakıldığında  şu anda Batı söyleminde eksik olan en az üç faktör var.

Birincisi, Rusya artık savunma durumunda değil. Rusya şu anda bir çok aracı aynı anda eş güdümlü biçimde kullanarak bir ‘saldırı stratejisine’ geçmiş durumda. Rusya, şimdi dünyanın değiştiğine, statükonun artık meşru olmadığına, uluslararası kurum ve kuralların bozulduğuna inanıyor ve bu yüzden artık savunmadan saldırgan bir dış politikaya geçti: Putin Kasım 2021'de "Son uyarılarımızın belli bir etkisi oldu" dedi ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'dan Batılı ülkeleri "mümkün olduğunca gerginlik içinde tutmasını " istedi.

Rusya'nın NATO genişlemesine son verme gibi konularda Batı'dan garanti talepleri ne olursa olsun, bunların Rusya'yı bu stratejiden vaz geçireceğinin bir garantisi yok. Bu anlamda, 21 Aralık 2021'de Putin, Rusya Savunma Bakanlığı’nda yaptığı konuşmada, Batı'nın anlaşmalardan kolayca çekildiğini ve yazılı Batılı taahhütlerin hiçbir şeyi garanti etmediğini söyledi.

Rusya’nın şu anda uyguladığı bu strateji sadece Batı ile ilgili değil, aynı zamanda batı ile doğrudan hiçbir ilişkisi olmayan daha kapsamlı jeopolitik çıkarları ile ilgilidir ve hiçbir güvenlik garantisi bunu değiştiremez. Başka bir deyişle, bir anlaşma durumunda bile, Rusya Batı'ya kendi baskın stratejisinden kaçınacağını garanti etmeyecektir.

Bu saldırı stratejisinin tadına varan Kremlindeki karar mekanizmalarında yer alanların profili bu stratejinin ortaya çıkmasında ve sürdürülmesinde önemli bir faktördür. Rus elitleri içinde iki ana grup vardır. Bunlardan ilki,  çatışmanın her türlü maliyetini üstlenmeye hazır olan silovikilerin ağırlıklı olduğu muhafazakar karar vericilerden oluşuyor. Bunlar, Putin'in kaygılarını sürekli körüklerler, gerilimleri kışkırtır ve tırmandırırlar.

Kendisi de bir sloviki olan Putin’in yakın çevresinde yer alan slovikiler 2014'ten bu yana hem iç hem de dış ilişkilerde karar almada çok daha önemli bir rol oynamaya başladılar. Silovikiler her iki ülkeyi de uluslararası hukuku ihlal etme kabiliyeti olan ve istediği zaman kuralların dışında hareket edebilen aktörler olarak görüyor. Onlar için, güçlü olan haklıdır. Bu nedenle çatışma ve yaptırımlar silovikiyi korkutmuyor, aksine onlara daha fazla fırsat sunuyor.

İkinci grup, hükumetin içinde olan ancak kritik güvenlik meselelerine müdahale etmek veya jeopolitik endişelerini dile getirme konusunda  doğrudan etkisi olmayan teknokrat ve diplomatlardan oluşuyor.

Ayrıca, yıllar önce siyasi karar almalarından uzak tutulan ve şimdi  jeopolitik konusunda konuşma hakkından mahrum bırakılan iş elitleri  var. En iyi stratejileri, gerginliğin tırmanması durumunda, Kremlinde sadakatleri veya vatanseverlikleri hakkında şüphe uyandırabilecek herhangi bir şüpheyi önlemek için tam bir görünmezlik ve sessizliktir.

İkinci dikkate alınması gereken faktör, Ukrayna'ya karşı bir askeri operasyon ve Batı ile bir çatışma durumunda, Rus rejiminin ve halkın daha da konsolide olacağı gerçeğidir. Savaş, en azından orta vadede protestoları kışkırtmayacak, daha fazla muhalefet yaratmayacak veya rejimi zayıflatmayacaktır.

Yakın tarihli bir ankette, Rusların yüzde 50'si Rusya-Ukrayna sınırındaki tırmanıştan ABD ve NATO'yu sorumlu tuttu, sadece yüzde 4'ü ise sorumluluğun kendi ülkelerinde olduğunu söyledi. Olası hoşnutsuzluğa yol açabilecek her türlü muhalefet tamamen yok edildi ve savaş korkusu kışkırtıldı.

En kötü senaryoda, Kremlin vidaları daha da sıkacak, siyasi kontrolü artıracak ve muhalefeti, hatta çoğunlukla uysal "sistem içi" muhalefeti dahi bastıracaktır. Bunu yapmak için tüm kaynaklara ve araçlara sahiptir ve hiçbir iç dirençle karşı karşıya değildir. Askeri bir operasyonun maliyetini büyük ölçüde artıracak yaptırımlar, sosyoekonomik koşulları dolaylı olarak kötüleştirse bile, siyasi arena üzerinde ancak uzak bir etkiye sahip olabilir.

Üçüncü ve son faktör, Rusya'nın Sovyet dönemi nüfuz alanlarını Moskova'nın jeopolitik denetimine her ne pahasına olursa olsun iade edilmesi gereken bölgeler olarak görmesidir. Bu kapsamda Putin’in esas hedefi, Ukrayna’yı işgal etmek değildir.

Rusya açısından Ukrayna krizinde esas hedef, Ukrayna’nın siyasi geleceğini şekillendirmek ve Kremlin tarafından kabul edilebilir olan Ukraynalı oyuncular hariç hepsini kenara çekmektir. Putin, bu amacını gerçekleştirmek için askeri tehdit, yığınak dahil olmak üzere bütün araçları kullanarak Ukrayna ve destekleyen ülkeler üzerinde bir kırılma noktası oluşturana kadar baskı politikası uygulamaya devam edecektir.

Moskova böylece bir yandan Rusya’nın kırmızı çizgilerini kararlılıkla savunurken, diğer yandan işgal etmeden Ukrayna’yı şekillendirmek istiyor, ama aynı zamanda da Batı ittifakını baskılıyor ve test ediyor.

Rusya,  Sovyet sonrası dönemde ayrıcalıklı çıkarlar alanında mutlak bir hakka sahip olduğu inancı, eski Sovyet komşularının, NATO'ya veya Avrupa Birliği başta olmak üzere, Moskova'ya düşman olduğu düşünülen hiçbir ittifaka katılmaması gerektiği anlamına geliyor. Kremlin bu doğrultuda, 17 Aralık'ta Ukrayna ile Sovyet sonrası diğer ülkelerin yanı sıra İsveç ve Finlandiya'nın daimi tarafsızlık taahhüdünde bulunmalarını ve NATO üyeliği talebinde bulunmayı ertelemelerini açıkça dile getirdi.

Bu taleplere göre, NATO' nun  Orta ve Doğu Avrupa' daki bütün asker ve teçhizatı kaldırarak 1997 yılındaki askeri duruşuna geri çekilmesi  gerekecek. Bu aynı zamanda, Rusya, NATO üyesi olmayan komşularının dış politika tercihleri üzerinde de veto yetkisi olması anlamına gelecek ve Rusya'ya sınırı olan Ukrayna da dahil olmak üzere Rusya yanlısı hükumetlerin iktidarda olmasını sağlayacaktır.

Rusya, Kırım'ın ilhakı ve Gürcistan ve Ukrayna krizlerinin gösterdiği gibi, kendi "Ayrıcalıklı Çıkarlar Alanında" çıkarlarını tehdit altında gördüğünde veya çıkarlarını ilerletmek istediğinde birçok farklı aracı kullanarak müdahaleci  bir güç olarak hareket etmektedir.

Moskova'nın  bu müdahaleleri kendi ayrıcalıklı etki alanı olarak gördüğü şeyle sınırlı da değildir. Putin doktrini çerçevesinde parçalanmış bir transatlantik ittifakın  Rusya'nın çıkarlarına en iyi şekilde  hizmet ettiğine inanan Rusya Avrupa'daki Amerikan karşıtı ve Euroskeptik grupları ve Atlantik'in her iki tarafında sol ve sağ popülist hareketleri destekliyor, seçimlere müdahalede bulunuyor ve  Batı toplumları içindeki anlaşmazlıkları alevlendirmek için çalışıyor.

Gelinen noktada, Batı  Moskova'nın kendi  etki alanı olarak gördüğü bölgelerdeki devletlerin toprak bütünlüğünü koruyamıyor. Blöf de işe yaramıyor.  Batı hükumetlerinin kafası Rusya konusunda ve Rusya ile nasıl başedilebileceği konusunda karışıktır.

 

Rusya ile Başetme Sorunu ve Rusya’nın Düşüşü Efsanesi

 

Batı hükumetlerinin kafasının Rusya ile nasıl başedilebileceği konusunda karışık olmasının sebebi, Rusya'nın düşüşü ile ilgili tespitlerin abartılmış olmasıdır Rusya ile ilgili bu algının etkisi o kadar yaygındır ki, başlangıçta Biden yönetiminin gündeminde Rusya yoktu.

Biden, Obama döneminden itibaren Amerikan dış politikasına hakim olan  açık ve net bir dış politika önceliğiyle geldi: yükselen bir Çin'e karşı koymak. "Rusya ile nasıl başa çıkılacağı’ sorusu, aksine, sadece Rus askerleri Nisan ayında Ukrayna sınırında toplandığında, gündemine geldi . Ancak Temmuz ayına gelindiğinde Başkan Joe Biden, Rusya'nın "nükleer silahlara ve petrol kuyularına sahip bir ekonominin tepesinde oturduğunu ve başka bir şey olmadığını" ilan etmeye geri döndü.

Biden bu şekilde düşünenen ilk Amerikan lideri değil. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana, batılı politikacılar periyodik olarak Rusya'nın gerçek bir küresel güç olarak günlerinin sayılı olduğunu söyleyip durdular. 2014 yılında Arizona'dan Cumhuriyetçi senatör John McCain, Rusya'yı "ülke kılığına girmiş bir benzin istasyonu" olarak nitelendirdi. Aynı  yıl, ABD Başkanı Barack Obama Rusya'yı sadece "bölgesel bir güç" olarak nitelendirdi. Ama kısa bir süre sonra, Rusya Suriye savaşına başarılı bir şekilde müdahale etti, 2016 ABD başkanlık seçimlerine, Venezuela'daki siyasi krize ve Libya'daki iç savaşa müdahil oldu. Ve yine de, Batı ülkelerinde Rusya'nın kağıt kaplan olarak algılanması devam ediyor.

Batılı  liderler, Rusya'nın gerçek yetenekleri ve kendi güvenlik açıkları hakkında daha gerçekçi bir bakış açısına sahip olmalıdırlar. Rus gücü hakkındaki varsayımlarını yeniden düşünmeleri, politika yapıcıların yetenekli bir rakiple uzun süreli bir çatışma dönemini sürdürebilmelerini sağlayacaktır.

Rusya’nın düşüşü ile ilgili tartışmalarda iki ayrı uç görüş mevcuttur. Yaygın  görüşe göre, Rusya'nın düşüşü ile  beklentileri önemli gerçekler içeriyor. Ülke ekonomisi durgundur, doğal kaynakların çıkarılması ve ihracatı dışında çok az değer kaynağı vardır. Sistem yolsuzlukla doludur ve devlet veya devlet kontrolündeki işletmelerin hakimiyeti altındadır ve uluslararası yaptırımlar sermaye ve teknolojiye erişimi sınırlar. Devlet bilimsel araştırmaları yetersiz finanse ediyor; bürokratik kötü yönetim teknolojik yeniliği engelliyor. Sonuç olarak, Rusya  bilimsel ve teknolojik gelişmenin çoğu göstergesinde  ABD ve Çin'in oldukça gerisinde kalmış durumda. Askeri harcamalar son dört yılda büyük ölçüde arttı ve nüfusun 2050 yılına kadar on milyon kişi azalması bekleniyor.

Karşı görüşe göre ise, Rusya "vites küçülten bir ülke"olabilir. Ancak ekonomik, demografik ve askeri potansiyeli ile önemli  olmaya devam etmektedir. Ülke ekonomisini ne kadar durgun olsa da, Rusya'nın 1,5 trilyon dolarlık GSYİH'sının İtalya veya Teksas ile karşılaştırılabilir. Satın alma gücü paritesinde bu  4,1 trilyon dolara çıkıyor ve bu da Rusya'yı Avrupa'nın ikinci ve dünyanın altıncı büyük ekonomisi haline getiriyor.

Ağustos 2021 itibarıyla, Rusya  Ulusal Varlık Fonu'nun değerini yaklaşık 185 milyar dolara ve döviz rezervlerini 615 milyar dolara çıkardı. Uluslararası yaptırımlara yanıt olarak tasarlanan yeni ithal ikame politikası, ihracatı yılda 30 milyar dolardan fazla olan tarım sektörüne yeni bir soluk kazandırdı. Kremlin ayrıca ticareti şu anda bir numaralı ticaret ortağı olan Çin'e yönlendirdi. Çin ile ticaretin 2024 yılına kadar 2013'tekinin iki katı olan 200 milyar doları aşması bekleniyor.

Rusya'nın  Petrol ve doğal gaz satışları hükumetin bütçesinin yaklaşık yüzde 30-40'ını oluşturuyor.  Rusya, Avrupa Birliği'nin ana enerji tedarikçisidir: AB, doğal gazının yüzde 41'ini, petrollerinin yüzde 27'sini ve katı fosil yakıtlarının yüzde 47'sini Rusya'dan almaktadır. Hep söylendiği gibi, fosil yakıtlardan uzak bir gelecekte bir kayma haline gelecek. Ama bu geleceğin gerçekte ne kadar yakın olduğu belli değil. Ve Rusya o kadar düşük bir fiyata enerji üretiyor ki, diğer ihracat yapan ülkelerin bütçesinin sıkıştığını görmeden önce Rusyanın sıkışması muhtemel değil.

Bu arada,  Rusya teknolojik inovasyonda ABD'nin gerisinde kalsa da, araştırma-geliştirme harcamalarında hala dünya çapında ilk on arasında yer alıyor.  Dahası, Rusya mücadeleci ama uygulanabilir bir teknoloji sektörüne sahiptir ve Facebook, Google ve diğer popüler çevrimiçi platformlara kendi analoglarını geliştirmiştir ve bunların hepsi Rusya içinde oldukça başarılıdır. 

Her iki görüş de tam olarak doğru değildir. Her halükarda, sadece GSYİH genellikle jeopolitik gücün zayıf bir ölçüsüdür. Öte yandan, reel harcanabilir gelirler bugün 2013'e göre yüzde on daha düşük ancak Rusya'nın 2014 yılında Kırım'ı ilhakı ve Ukrayna'nın doğusunu işgal etmesinin ardından uluslararası yaptırımlar ve düşen petrol fiyatları ekonomisinin düşmesine neden oldu. O zamandan bu yana geçen yıllarda, hükumet harcamalarını dizginledi ve petrol fiyatlarını düşürmeye uyum sağlayarak bütçe fazlası ve büyüyen bir savaş fonu yarattı. Genel olarak makroekonomik göstergeler istikrarlı görünüyor.

Rusya hakkındaki en yaygın yanılgılardan birisi de, ülkenin demografik görünümünün gelecekteki yeteneklerini önemli ölçüde kısıtlayacağı öngörüdür. BM tahminlerine göre, Rusya'nın nüfusu 2050'ye kadar yaklaşık yüzde yedi oranında küçülecek; daha kötümser tahminler yüzde 11'e varan bir düşüş görüyor.  Ancak ikinci durumda bile, Rusya geniş bir farkla Avrupa ve Avrasya'nın en kalabalık ülkesi olmaya devam edecektir.

Yaşam beklentisi ve ölüm oranlarında Batılı ülkelerin gerisinde kalabilir, ancak 1990'lardan bu yana bu boşlukları önemli ölçüde daralttı ve ülke kesinlikle demografik bir çöküşün eşiğinde değil. Rusya 1990'lardan bu yana ölüm oranının azalması, yaşam sürelerinin artması ve doğurganlık hızının artmasıyla önemli bir iyileşme göstermiştir. 2015 yılına kadar, BM'nin İnsani Gelişme Endeksi ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün işgücü verimliliği önlemleri gibi endekslerde istikrarlı bir şekilde yükseldi.

Beyin göçü, Rusya'nın en parlaklarının ülkeden ayrılmasıyla önemli bir sorun olmaya devam ediyor. Bununla birlikte,  bilgi ekonomisi için gerekli olan birçok orta sınıf Rus ayrılsa bile, Rusya eski Sovyet cumhuriyetlerinden iş arayanların önemli ölçüde göç almaktadır. Netice olarak, Rusya'nın demografik  durumu,  nicel düşüşün yanı sıra niteliksel iyileşmeler gösteren karışık göstergelerden oluşmaktadır. Bu arada, ABD'nin müttefiklerinin ve ortaklarının birçoğunun demografik görünümlerinin, eşit derecede sorunlu olduğunu unutmamak gerekir.

Ekonomik ve sosyal göstergelerin ötesinde, Rusya dikkate alınması gereken bir askeri güçtür ve öyle olarak kalacaktır. Askeri güç tarihsel olarak, ülkenin nispeten eşit olmayan ekonomisini,  teknolojik  eksikliğini telafi eden bir Rus gücü olmuştur. Rusya'nın geçmişte ister ABD ister Britanya İmparatorluğu olsun, ekonomik olarak çok daha güçlü devletlerle uzun süreli rekabetleri sürdürmesinin nedeni kısmen budur.

Rusya, ABD'nin nükleer silah teknolojisindeki dengi olmaya devam ediyor. NATO'nun yanı sıra, 2008 yılından bu yana askeri reformlar ve yatırımlar sonrasında Avrupa'nın en güçlü konvansiyonel ordusuna dönüşümü de  2014'e kadar büyük ölçüde göz ardı edildi, bu da Rusya'nın Ukrayna'daki ve daha sonra Suriye'deki askeri hamlelerinin neden birçok analisti şaşırttığı açıklıyor.

Bugün, Rus ordusu on yıllardır en yüksek hazırlık, hareketlilik ve teknik yetenek seviyesindedir. NATO ise kağıt üzerinde üstün olmaya devam ediyor,  Rusya ayrıca  bir dizi özel kuvvet, paralı asker ve Askeri istihbarat ajanları, siber savaş yeteneklerini ve uzayda lider bir güç olarak haline gelmiştir.

Rusya'nın savunmaya yılda 150 ila 180 milyar dolar harcadığını tahmin ediliyor,  Rusya'nın yıllık savunma bütçesinin yarısı yeni silahlar temin etmek, eskileri modernize etmek ve çoğu Batılı militan tarafından bu alanlarda harcanandan çok daha büyük bir pay olan askeri teknolojiyi araştırmak için harcanıyor. Dahası, bazı Rus harcamaları gizli ve belirsizdir.

Bu cömert bütçeleri kullanarak, Rus askeri-endüstriyel kompleksi hipersonik füzelerden yönlendirilmiş enerji silahlarına, gelişmiş denizaltılar, entegre hava savunmaları, siber ve elektronik savaşa kadar birçok yeni nesil silah geliştirdi. Rusya, ordusunu başarıyla yeniden inşa etti ve şu anda küresel olarak da gücünü yansıtma yeteneğine sahip, en önemli bölgesel askeri güçtür. Moskova'nın komşularını tehdit etme yeteneği, son birkaç haftadır açıkça görüldüğü gibi Batı'yı müzakere masasına zorlamasını sağlıyor. Bu şartlar altında, ABD ve müttefikleri Rusya'yı  hem yetenek hem de niyet olarak ciddi bir askeri rakip olarak kabul etmelidir.

Batı siyasi zihninde Rusya'nın düşüşünün anlatısının yanısıra, sorunun Putin olduğu şeklinde bir yanılsama daha var.  Bu yanılsamaya göre,  Rus devlet başkanı görevden ayrıldığında, ülkesinin dış politikası daha az iddialı hale gelecek. Ancak böyle olması pek mümkün değil.

Bir kere Putin, mevcut görev süresi 2024'te sona erdikten sonra altı yıl daha görev yapmasına izin veren geçen yıl yaptığı referandum sayesinde yasal olarak 2036'ya kadar kalabilir.  Ayrıca  Putin'in gidişi, Rus elitlerinin ve Rus halkının Rusya ve dış dünya hakkındaki düşünceleri değişmediği sürece bir değişikliğe yol açmayacaktır.

Basitçe söylemek gerekirse, Batılı politika yapıcılar, Putin'in ayrılmasından sonra da Rus dış politikasının ana hatlarının ve Putin Doktrininin korunacağını ve dolayısıyla Kremlin'in ABD çıkarlarını baltalama niyetinin kalıcı olma olasılığına kendilerini hazırlamalı. 

Rusyanın durumunu daha iyi anlaşılabilmesi için, Sovyetler Birliği'nin dağılmasını  olmuş bitmiş  bir olay olarak değil, artçı etkileri devam eden bir deprem olarak düşünülmesi gerekir. Bu bakımdan  Washington  ABD Hint-Pasifik bölgesine odaklanmak istesede, Rusya'yı azalan bir güç olarak değil ABD ulusal güvenlik çıkarlarını tehdit etmeye istekli ve muktedir, ısrarcı bir güç olarak düşünmelidir.

Şu anda ABD’nin en önemli tehdit olarak gördüğü Çin ile karşılaştırıldığında, Rusya aynı zamanda ABD anavatanı için daha fazla tehlike oluşturuyor. Bir kere, Çin'in büyüyen stratejik nükleer silah cephaneliğine rağmen, Rusya, ABD'nin önde gelen nükleer tehdidi olmaya devam ediyor. Aynı şey Rusya'nın uzun menzilli konvansiyonel füzelerle kıta ABD'sine ulaşabilmesi için de geçerli.

Rusya'nın yurt dışında Çin'den daha fazla askeri bulunuyor, Kafkasya, Orta Asya, Avrupa ve Orta Doğu'daki üsleri var ve ordusunu NATO güçleri ile karşı karşıya getirebilme kapasitesine sahiptir.  Dolaylı savaş söz konusu olduğunda, Moskova'nın seçime müdahale ve bilgisayar korsanlığı sicili, ABD ve müttefiklerine karşı gelişmekte olan teknolojileri kullanabileceğini ve kullanacağını göstermektedir.

Belki de Rusya'nın en uzun süreli tehdit oluşturması muhtemel olan bu alanlar, siber savaş ve liberal demokrasiye yönelik saldırılar yer alıyor. Rusya,  demokrasinin zayıflamasının ABD'nin düşüşünü hızlandırabileceğine inandığından beri,  diğer otoriter rejimleri desteklemesine, yerleşik demokrasilerde, zehirli bilgi ekosistemlerinde illiberal seslerin yükseltilmesine ve seçimleri ve diğer demokratik kurumları altüst etmesine izin veren düşük maliyetli bir araç seti geliştirdi.

Diğer devletler, Çin'in salgın sırasında Kremlin tarzı bilgi savaşını benimsemesinin gösterdiği gibi, Rusya'nın bu alandaki başarısını dikkate aldılar ve taklit etmeye başladılar. İki hükumet stratejik bir ortaklık kurarak, Batı'nın baskısını hafifletmek ve kaynaklarını birbirleriyle değil ABD ile rekabet etmeye odaklamak için teknik ve maddi destek alışverişinde bulunuyorlar.

Putin şu anda beşinci ABD başkanıyla uğraşıyor ve başından beri Washington'u güvenilmez bir muhatap olarak görüyor. Onun görüşüne göre, ABD şu anda zayıf, bölünmüş ve tutarlı bir dış politika izleme konusunda daha az yetenekli. Avrupa ise ekonomik olarak güçlü ama, siyasi ve askeri olarak zayıf bir güç ve genel olarak iç sorunlarına odaklanmış durumda. Putin, Batılı güçlere  karşı yaptığı hamlelerde  yalnız değil. Pekin'in desteğini alıyor. Pekin ise Rusya’ya verdiği destek karşılığında, Batılı güçlerin dikkatinin dağılmasını ve kendi üzerindeki baskısının bir miktar azalmasını umuyor.

Bu işbirliğinin etkisi, parçalarının toplamından daha büyüktür.  Rus tipi otoriter, güçlü liderliğinin ve Çin tipi tek parti yönetimi altında kapitalist gelişme modelinin başarı görüntüsüne pandemi karşısında demokratik devletlerin yaşadığı başarısızlıklar eklendiğinde birçok ülkede popülist ve otoriter yönetimlere eğilim ciddi biçimde yükselmiştir.

Biden yönetimi bu eğilimle mücadele için bazı  adımlar attı. Bunlar arasında   demokratik dayanıklılığı artırmaya odaklanması, Siber güvenliğin ulusal öncelik haline getirilmesi,  kritik altyapının güçlendirilmesi, bilgi ekosistemlerinin iyileştirilmesi yer alıyor.

Ancak Biden yönetiminin ilk ulusal güvenlik analizlerinden biri olarak Mart ayında yayınlanan Güvenlik Stratejik Rehberliği, Rusya'ya ancak birkaç cümle ayırırken Çin'i önemli ölçüde derinlemesine ele aldı. Biden yönetimi Rusya'ya yaklaşımlarından bahsederken, ABD'nin  "aynı anda hem yürüyüp hem de sakız çiğneyebileceğini" söylemeye bayılıyor. Şimdi bunu kanıtlamak zorundalar.

 

Rusya’nın Küresel Güç Arayışının Geleceği 

 

Rusya şu anda kendisi öyle bir statüyü hedeflese de, henüz uluslararası düzeni tehdit edebilen ve yeniden şekillendirebilecek küresel bir güç statüsünde değildir. Moskova, gelinen noktada  Batının konformizmi üzerinde manevra alanı sağlayan   ve çatışmanın kaçınılmazlığını, sert gücün üstünlüğünü vurgulayan tanıdık bir ‘Büyük Güçtür’.

Rusya, bu ‘Büyük Güç’ statüsünü BM Güvenlik Konseyi'nde kalıcı bir vetonun yanı sıra dünyanın en önde gelen nükleer cephaneliğine ve birinci sınıf siber savaş yeteneklerine sahip olmaktan alıyor. Rusya son dönemde yükselen etkisi ile ABD, Avrupa Birliği ve hatta Çin' e eşit olarak kabul edilmekte ve küresel güç statüsünde ne kadar ısrar etse de, durum şu anda öyle değildir. Rusya halen yüksek milli gelire, en yüksek puanlı üniversitelere, küresel finansal güce ve küresel dillere sahip değil.

Rusya’nın durumu, küresel güç statüsünün diğer boyutları özellikle ekonomik boyutları olmadan sert gücün çok kırılgan ve öngörülemez olduğunun canlı kanıtıdır. Bunu bilen ve bunu aşmak için çabalayan Putin, Rus ekonomisini ve Avrasya Ekonomik Birliği'ni henüz istediği aşamaya getiremedi. 

Bunun bir sebebi, Moskova'nın neredeyse her komşusuyla gergin ilişkileri olmasından kaynaklanıyor. Örneğin Estonya, Gürcistan ve Ukrayna gibi bazı komşuları, Rusya ile sadece Batı'da bir çapaları olması koşuluyla iş yapmaya isteklidir. Belarus ve Kazakistan gibi ekonomik olarak Rusya'ya daha bağımlı olan diğer devletler ise, sadece sürekli kalkınma için bir modelden yoksun değil, aynı zamanda Kırım'ın ilhakı sonrasında, üzerlerinde toprak talebi olabilecek bir ülkeyle ortaklıkta riskler görüyorlar.

Rusya son yıllarda askeri kapasitesini ve Batı'nın yanlış adımlarını kullanarak Avrupa,  Ortadoğu ve Afrika’da önemli bir beceri gösterse de, Moskova'nın tutarlı bir ekonomik strateji geliştirememesi, yeni elde edilen statüsünün uzun vadeli sürdürülebilirliğini tehdit ediyor. Bu durum kendisini  etki oyuncularından biri olarak konumlandırdığı Orta Asya'da gayet net biçimde ortaya çıkmaktadır. Rusya bu bölgede henüz istediği derecede etkili bir oyuncu haline henüz gelememiştir. 

Rusya, Çin’e özel bir önem veriyor ve bu kapsamda Çin ile bir "stratejik ortaklık" geliştirildi. Bu ortaklık Batı yaptırımlarını telafi etmek için yeterli  seviyede olmasa da bir miktar Çin finansmanı ve yatırımı üretti. Fakat bu işbirliğinden daha karlı çıkan taraf Çin gibi görünüyor. Çin tüm bu süreç boyunca, Xi'nin "dünyanın merkez aşaması" olarak revize ettiği  yeni küresel büyük stratejisi doğrultusunda, Rusya'nın pahasına Güney Çin Denizi'nden iç Asya'ya, kendi Büyük Avrasya'sını  güçlü bir şekilde inşa ediyor.

Rusya’nın Asya’daki müttefiki Çin, İpek Yolu Ekonomik Kuşağı altyapı projesine büyük miktarda para akıttı ve bölgenin en büyük oyuncusu olarak ortaya çıkıyor. Bu hem bir meydan okuma, hem de   Moskova için bir fırsat sunuyor, ancak her şeyden çok, Rusya'nın  "Daha Geniş Avrasya" olarak adlandırdığı şeyde henüz kendine istediği yeri bulamadığını hatırlatıyor.

Bununla birlikte, Moskova şu anda bu duruma katlanmak zorundadır ve sadece askeri yollarla bu durumu değiştirmek için yapabileceği pek bir şey yoktur. Ekonomik zayıflık askeri güç veya yetenekli diplomasi ile ancak kısa bir süre için gizlenebilir.

 

Küresel Dengeler Sarsılırken

 

Soğuk savaşın bitmesinden sonra bozulan küresel dengeler henüz yeniden kurulamadı. Küresel dengelerde kendi yerlerini arayan iki büyük ve iddialı güç, Rusya ve Çin son dönemde ABD öncülüğündeki Batılı güçlerin gösterdikleri zayıflıkları bir fırsat penceresi olarak gördüler ve birlikte harekete geçmiş durumdalar. Rusya’nın Avrupa bölgesinde, Çin ise Pasifik bölgesinde daha etkili ancak bu  iddialı gücün ittifakı siyasi ve askeri başta olmak üzere her açıdan küresel düzeyde dengeleri zorluyor.

Soğuk savaş döneminde güçlü bir ekonomik entegrasyon dönemi geçiren, ancak askeri ve siyasi açıdan aynı kapasiteyi gösteremeyen Avrupa ülkeleri karşılarına çıkan bu yeni ve zorlu rekabet karşısında yeterli reaksiyonu gösteremiyor. Asya ve Ortadoğu’dan büyük ölçüde çekilen, kendi içerisinde ciddi sosyal ekonomik problemler yaşayan ABD ise  Avrupa cephesinde Rusya ile,  Pasifik cephesinde ise Çin ile aynı anda başetme konusunda ciddi zorluklar yaşıyor.

Rusya eğer, Ukrayna krizinde istediğini alabilirse ve sonrasında ABD’yi Avrupa’dan çıkararak, Avrupa üzerinde nüfuzunu tekrar kurarak nihai hedefini başarabilirse, bu defa Asya-Pasifik bölgesine odaklanabilir. Bu durumda Pasifik bölgesinde ABD öncülüğünden kendisine karşı oluşturulan güçlü ittifak karşısında bunalan Çin ile güçlerini birleştirerek, ABD’yi bu defa da Pasifik bölgesinde de etkisizleştirebilirler. Böyle bir senaryo, yaklaşık 200 yılda oluşan Batı öncülüğü ve üstünlüğüne dayalı  liberal küresel düzenin sonu ve yeni bir küresel denge anlamına gelecektir.

Birbirlerinden fazla hoşlanmasalar dahi, Şu anda ortak düşmanları karşısında güçlerini birleştirerek, küresel düzeni zorlayan iki güçlü otokrat ortağın, küresel düzeni yeniden şekillendirme fırsatını yakaladıklarında dünyayı kendi nüfuz alanlarına bölerek birlikte yönetmeyi mi yoksa bu defa kendi aralarında bir nüfuz mücadelesine başlayacakları konusunda şu anda net bir öngörü yapılamasa da şurası çok net söylenebilir; Sarsılan küresel dengelerin  kilit taşı Ukrayna’dır.

 

 Siloviki -Eski istihbarat ve askeri teşkilat mensubu, olan Rus politikacılar. Özelikle Putin ve Yeltsin iktidar zamanlarında devletin kilit noktalarında görevlere yerleştirildiler.

 


UKRAYNA KRİZİNİ PUTİN DOKTRİNİ ÜZERİNDEN ANLAMAK