Türkiye’yi dünya içerisinde ve bölgesinde önemli kılan coğrafi konumudur. Coğrafi konumu nedeniyle Jeopolitik önemi büyüktür. Dünya siyasal sistemi içerisinde ise bu jeopolitik konum, stratejik mahiyettedir. Bu özellikler, birlik olamamış güçsüz bir ülke için büyük bir yük ve ciddi risktir. Millet olma vasfını idrak etmiş vizyoner liderler tarafından yönetilen bir ülke için ise büyük ve güçlü dünya devleti olma avantajı sunmaktadır.

Doğu Akdeniz, tarih boyunca çok önemli bir bölge olarak Türkiye’nin hinterlandında yer almaktadır. Doğu Akdeniz’e hâkim olan, stratejik olarak Ortadoğu’ya da hâkim olur. Aslında bu kavramlar bölgeye emperyalizmin armağanıdır. Eski İngiliz sömürgeciliği döneminde İngilizlerin uzaktaki sömürgesi Hindistan (Far East – Uzak Doğu) olarak adlandırılıyordu. İngiliz anakarasına göre ortalarda bir yerde yer alan Arap ülkeleri ise (Middle East – Orta Doğu) olarak adlandırılıyordu. Kendimize ait ‘yerli ve milli’ coğrafyacı bir bakış açımız olmalıdır. Bize göre Suriye, Irak, Arabistan ‘Güneybatı Asya’ topraklarıdır.

Türkiye Cumhuriyeti II. Dünya savaşından sonra Batı ittifakı içerisinde yer aldı. Askeri teçhizatını Batıdan yardımlarla oluşturan Türkiye, kendi denizlerine (Karadeniz, Ege ve Akdeniz) hâkim olmaktan uzaktı ancak anavatan savunması yapabilecek düzeyde askeri teçhizata sahipti. Bu teçhizatta Türkiye’ye, müttefikleri tarafından kısıtlı miktarda yardımlar şeklinde veriliyordu.

II. Dünya Savaşı sonrası ABD donanmasının elinde kalan gemiler Türk donanmasına verilmişti. Türk donanması için ‘Marmara Denizi Donanması’ tabiri kullanılıyordu. Her türlü güçlüğe rağmen dönemin ‘yerli ve milli’ siyasetçilerinin gayretiyle Kıbrıs Harekatı’nı gerçekleştirmeyi başaran Türkiye, bu harekât esnasında yanlışlıkla kendi gemisini batırmış, o dönemde de askeri ambargolara maruz kalmıştı.

II. Dünya Savaşı sonrasında Doğu Akdeniz SSCB ile ABD ve NATO arasında bir mücadele alanına dönüştü/dönüştürüldü. NATO ittifakı içinde yer alan Türkiye, kontrol ettiği İstanbul ve Çanakkale boğazları ile NATO ittifakına eşsiz katkıda bulunmuştur. ABD ve NATO Akdeniz’de daima bir Uçak gemisi görev grubu ile varlık göstermiştir.

DÜNDEN BUGÜNE RUSYA’NIN HAYALİ…

Buna karşılık SSCB, daha sonra Rusya Federasyonu, Çar Deli Petro döneminden beri sürdürdüğü sıcak denizlere inme siyasetini her dönemde sürdürmüş ve donanmasıyla özellikle Doğu Akdeniz’de var olmuştur. Soğuk savaş sona erdiğinde kaybeden taraf SSCB idi fakat hızla toparlanarak Rusya Federasyonu’nu oluşturdu. Öncelikli askeri hedefi yakın çevre doktrini ‘Near Abroad Doktrine’ ile şekillendiren Rusya Federasyonu, hızla askeri hedefine yöneldi. Gürcistan ile askeri çatışmalara giren Rusya, Abhazya’yı kontrol ederek Ermenistan ile askeri antlaşmalarını yeniledi ve en önemlisi Kırım’ı ilhak etti. Kırımın işgali Çar Deli Petro’dan SSCB’ye devam eden sıcak denizlere inme siyasetinin devamı gibidir. Zira hâkim olduğu dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu da Kırım yarımadasındaki donanmasıyla Karadeniz’i kontrol ediyordu. Ruslar Kırım’ı işgal edip Karadeniz’i kontrol edecek limana sahip olunca, hızla Karadeniz’deki donanmalarını güçlendirdiler.

Aynı esnada Doğu Akdeniz’deki askeri varlıklarını arttırarak etkili olmak isteyen Ruslar, bu fırsatı Suriye iç savaşına müdahale ederek buldular. Hafız Esed döneminden beri Suriye ile yakın ilişkileri olan Ruslar, iç savaşta Esed rejiminin yanında yer alarak iç savaşı kaybetmesini engellediler. Bunun karşılığında ise Doğu Akdeniz’de (Suriye Tartus) bir deniz üssü elde ettiler.

Kırım’ı işgal eden Ruslar, yakın çevre doktrini gereğince ve günümüz modern teknolojileri ile global erişim imkanlarının arttığını gözlemlemiş, Kırım yarımadasında ki varlıkları ile Karadeniz’de elde ettikleri hakimiyeti korumanın Doğu Akdeniz’de ki askeri stratejik varlığını arttırmasından geçtiğini analiz etmişlerdir.

Suriye Tartus’da ki deniz üssü, yanında kurulan Humeymin Hava Üssü ile Kırım ve Karadeniz’deki askeri varlığı ve Suriye üzerinden geliştirdikleri Doğu Akdeniz’deki stratejik varlıklarını güçlendirdiler.

ABD VE İSRAİL’İN DOĞU AKDENİZ’DEKİ FAALİYETLERİ

ABD, Doğu Akdeniz’deki hâkimiyetini iyi ilişkiler içerisinde olduğu müttefikleri ve özellikle Türkiye ile birlikte yürütmekteydi. Özellikle 1990’lı yıllarda Türkiye, İsrail ve Ürdün donanmalarının katılmasıyla güvenilir Denizkızı Tatbikatları ile yürütülmekteydi. NATO üyesi olmasına rağmen İsrail’in de Doğu Akdeniz’de etkili olmasını istiyorlardı.

Dikkat çekici bir gelişme de İsrail donanmasının son yıllarda hızla büyütülerek İsrail’i savunan bir donanma hüviyetinin ötesine geçirilmesi hatta Doğu Akdeniz’i kontrol eden bir donanmaya dönüşmesi/dönüştürülmesidir. İsrail, özellikle SAAR 5 korvetleri ile denizaltılarında yaşanan büyüme nedeniyle Akdeniz’de ciddi bir güç haline getirilmiştir. Almanya, havadan bağımsız tahrik sistemine sahip DOLPHİN sınıfı denizaltıları, neredeyse bedavaya denilecek ekonomik avantajlarla İsrail’e vermiştir. Ayrıca bu denizaltıların üzerlerinde var olan bir takım özellikler İsrail tarafından değiştirilmiş, Alman denizaltıları nükleer füze atabilecek gemilere dönüştürülmüştür.

Almanya bunu sessizlikle karşılamış, İsrail’e yaptığı bu ve benzeri yardımlarla bütün Doğu Akdeniz’i ateşe atarak dünyayı da bir nükleer felaketin eşiğine getiren İsrail’in suç ortağı olmuştur. İsrail’in asıl gayreti, Kıbrıs Rumlarını ve Yunanistan’ı yanına alarak Kıbrıs Adası ve Grek Anakarası üzerinden Türkiye’yi kuşatarak, Doğu Akdeniz’de etkisiz hale getirmektir.

Diğer amaç ise Tamar ve Leviathan bölgelerinden çıkartılan doğalgazı, Kıbrıs Adası ve Grek Anakarası üzerinden Avrupa’ya pazarlamak, enerji ve enerji nakil hatları üzerinden kontrol sağlayarak Türkiye’yi bölgeden dışlamak, Avrupa’nın doğalgaz tedarikçisi olan Rusya’yı bu yolla engellemektir.

Mısır’da Mursi hükümetinin devrilerek yerine ABD, İsrail ve Avrupa’nın desteklediği Sisi hükümetinin iş başına getirilmesiyle, Mısır’da bunların destekçisi haline gelmiş/getirilmiştir.

ABD’nin itirazları nedeniyle Rusya’ya satılmak üzere Fransa’nın ürettiği iki adet ‘’MİSTRAL’’ sınıfı çıkarma gemileri Rusya’ya satılmamış, üreticisi Fransızlar tarafından Mısır’a verilmiştir. Mısır bu gemilerin Cemal Abdül Nasır ve Enver Sedat isimlerini vermiştir. Mısır’ın, Avrupalılar ve ABD’nin yönlendirmesiyle İsrail yanlısı ve Türkiye’ye karşı hasmane siyaset takip ederek Kıbrıs’ta gerçekleştirilen ve nihai olarak Doğu Akdeniz’deki kaynaklardan Türkiye’nin yararlanmasını engellemesini hedefleyen bir toplantıya katılmışlardır.

Sonuç olarak, son yıllarda ABD’nin başını çektiği İsrail, Kıbrıs Rumları, Grekler ve Mısır tarafından oluşturulan bu yapı, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den dışlamak hedefiyle hareket etmekte, enerji kaynakları ve enerji nakil yollarının kontrolünü sağlayarak, bölgede hâkimiyet kurmak istemektedirler. Zaten Suriye iç savaşı nedeniyle ABD, Avrupa ve Rusya’ya ait donanmalar Doğu Akdeniz’e yığınak yapmış durumdadırlar. Fırsattan istifade İsrail, Kıbrıs Rumları, Grekler ve Mısır tarafından Doğu Akdeniz’e davet edilen petrol ve doğalgaz arama şirketleri, bir takım oldubittilerle bütün doğu Akdeniz’i kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda kullanma, silahlı güçleriyle de kontrol altına almak istemektedirler.

Türkiye ise gerek Kıbrıs adası çevresinde gerek ise Doğu Akdeniz’deki diğer alanlarda hem ekonomik hem de askeri, siyasi bir takım oldubittilere izin vermeyeceğini net ve kararlı bir biçimde dünyaya ilan etmiş, donanmamız modern gemileriyle bölgede devriye gezmeye başlamış. Son olarak da bir Grek firkateyninin ülkemize ait petrol arama gemisini taciz girişimini donanma gemilerimizle engellemiştir. Görülmektedir ki Doğu Akdeniz’in zaten sıcak olan suları bir kez daha ısınmıştır.

Türkiye ise Milgen Korvetleri, denizaltıları, füzeatar hücum botları ve firkateynleriyle bölgede gücünü arttırmıştır.

Hava kuvvetlerimizin, modern havadan kontrol uçakları ve hava filolarının vurucu unsurlarıyla bölgede kontrolü arttırdıklarını ve haklarını müdafaa ettikleri görülmektedir.

Türkiye, modern bir donanma inşa etme ve denizlerinde kontrolü elden bırakmama hedefine yönelmiş milli imkânlarla inşa edilen ada sınıfı korvetler, havadan bağımsız tahrik sistemine sahip ve ileri teknolojinin vurucu unsurlarla donatılmış denizaltılarıyla Akdeniz’in en güçlü donanmasını oluşturma gayretindedir. Yerli ve milli imkânlarla donatılan bu donanma, Doğu Akdeniz’de Kanuni Sultan Süleyman’ı ‘’Her kim ki denizlere hâkim olur tez zamanda karalara da hâkim olur’’ sözünü gerçekleştirmek için Doğu Akdeniz’de devriye gezmektedir.


 

TÜRKİYE’NİN JEOPOLİTİK ÖNEMİ VE DOĞU AKDENİZ STRATEJİSİ