Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Kasım,

Coğrafya, siyasetin maddi dünyasıdır. İbn-i Haldun’dan, Montesquieu’ya dek süregelen pek çok yapısalcı tarihçi, pek çok siyasal düşünür, tarihçi, coğrafya ile siyaset arasındaki bağı anlamaya ya da açıklamaya çalışmıştır. Bu bağı güçlendiren olgu ise; modernizmdir. Zira modern dünyanın koşuları ve zorunlulukları, siyasete coğrafya biçme konusunda kadim zamanların dünyasına göre çok daha azimli ve süratlidir. Bu azmi ve sürati açıklamak gerekirse, modernleşme denilen olgunun elbette ki, entelektüel merakla bağlantılı; hatta bu merakı kışkırtan, yönlendiren bir tarafı da vardır. Fakat bu yönlendirmeler, coğrafya ile siyaset arasında dokunan köklü bağların yol açığı reel politika hesaplamaları sayesinde, günlük toplum yaşamında tezahür edebilmektedir. Son yıllarda, bölgemizde yaşanan gelişmeler gösteriyor ki, reel politik hesaplamalar, coğrafyayla sentezlenerek, bir takım reel politik kurgulamalara dönüşmektedir. Elbette, bu jeopolitik kurgular, savunmacı bir konseptte gelişebileceği gibi, saldırgan veya yayılmacı da olabilir.

Tarihin normal zamanlarında bile, en azından birkaç düşünür ve stratejist, ülkelerin ve toplumların kaderi veya gerçekleşmesi muhtemel krizler üzerine kafa yormak durumundadır. Ciddi bunalım anlarında ise, tüm senaryolar ve sorunlar teorik olduğu kadar pratik ve düşünürler için olduğu kadar toplumsal bir özne olan halklar için de olağanüstü bir önem kazanmaktadır.

Böyle anlarda, krizi yaşayan halk kitlesi, bunalımın kendilerini köklerinden söktüğünü, yıktığını, yaraladığını görürler. İnsanların olağan yaşayış çizgisi bütünüyle altüst olur ve alıştıkları yerleşik düzen sona erer. Geniş kitleler yerlerinden, yurtlarından edilmiş şekilde suyun üstünde yüzen insan yığını haline gelirler. İşte bu durumun en somut örnekleri yüzyıllardır Afrika kıtasının ve mazlum Afrika halklarının başına gelmektedir.

Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra ortaya çıkan tek güç merkezli dönemin sona ermesi, dünyada yeni bir jeopolitik konseptin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu yeni jeopolitik konseptin adı “Post Güvenlik”tir. Malum olunacağı üzere, güvenlik, “nesnel olarak, kazanılmış değerlere yöneltilen tehditleri ölçmenin, ortadan kaldırmanın strateji ve yöntemlerini inceleyen” bir savunma bilimidir. Dolayısıyla bu kavrama göre güvende olmak, toplumun nesnel olarak kazandığı değerlere saldırılacağı yönünde korkuların olmamasıdır. Post güvenliği kısaca tanımlarsak; “Post Modern çağın yeni koşullarında kazanılmış değerlere ve post modernizmin dayattığı koşullara yönelik tehditleri ölçmenin, ortadan kaldırmanın strateji ve yöntemlerini inceleyen” bir anabilim dalıdır.

Afrika kıtasına özel bir önem veren ve artık kıtalararası bir konseptte gelişen yeni askeri doktrine göre, yeni bir post güvenlik yaklaşımı benimseyen Çin Halk Cumhuriyeti, 1950’lerden itibaren sürdürdüğü ekonomik kalkınma hamleleriyle eşgüdümlü olarak, siyasi ve askeri gücünü artırarak küresel güç olma yolunda önemli adımlar atmıştır.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin küresel siyaset sahnesinde güç ve etkinliğini giderek artırdığı genel olarak kabul edilen bir olgudur. Ancak, Çin'in çeşitli yapısal sorunları bulunmaktadır ve söz konusu sorunların ele alınış biçiminin Çin’de önümüzdeki dönemde genel durum ve görünüşü etkileyebileceği öngörülmektedir. Ekonomik kalkınması için duyduğu enerji ihtiyacı, Çin’in bölgesel ve küresel siyasetini şekillendiren önemli bir etkendir. Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve ulaşım güzergâhlarının emniyetinin sağlanması enerji siyasetinin iki önemli sütununu oluşturmaktadır. Bu kapsamda Çin, enerji zengini bölgelere özel önem vermekte, enerji nakil güzergâhları üzerinde kontrol sahibi olabilmek için projeler geliştirmekte, deniz yolunun risklerine karşı kara ve demiryolu ile boru hatları projelerini gündeme getirmektedir. Dolayısıyla Afrika'da enerji konusundaki ağırlığını artıran Çin, Afrika kıtasındaki varlığını sadece ekonomik açıdan değil, stratejik açıdan da değerlendirmektedir.

Bu noktada temel sorun şudur: Afrika’da etkin ve yayılmacı olabilecek bir Çin, Afrika’da etkin bir Türkiye’ye karşı nasıl bir tutum takınacaktır? Kuşkusuz bu sorunun cevabını zaman gösterecektir. Çin’in küresel ekonomik hegemonyasının temel üretim değerleri olan tablet bilgisayarlar ve cep telefonları vb. cihazlarda kullanılan önemli bir mineral olan koltanın yaklaşık yüzde 75'i Afrika’dan çıkarılmaktadır. Dolayısıyla Afrika’da kolta madenciliği Çin'in yatırımlarının temel odağında yer almaktadır.

Ayrıca, Çin’in yatırımları, petrolden bilişime, altyapıdan gıda işlemeye kadar bütün kilit sektörlere yayılmış durumdadır. Unutmadan ekleyelim: Afrika, çelik üretimi için temel bir bileşen olan manganez stoğunun % 45’ine sahiptir. Çin sanayisi açısından çeliğin olmazsa olmaz bir madde olduğu malumudur.

Kırsal kesimlerden göçenlerin kentlere yerleşmesiyle Afrika kıtası, yeryüzünün en süratli kentleşen coğrafyası haline gelmiştir.  İşte bu süratli kentleşme bazı avantajların yanında ciddi zorluklara neden olsa da aynı zamanda büyük ölçekli bir inşa hareketini ve altyapı çalışmalarını zorunlu kılmaktadır.

Bu noktada Afrika’nın ihtiyaç duyduğu altyapı yatırımlarına en rasyonel cevap veren ülkelerin başında Çin gelmektedir. Dolayısıyla Afrika kıtasının kavuşmak istediği altyapı girişimlerinin önemli oranı Çinli şirketler tarafından konfigüre edildiğinden ve Çin finansmanı tarafından desteklendiğinden, günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti, Afrika’nın kentleşme hamlesinde merkezi bir oyuncu haline gelmiştir. Ayrıca Afrika’nın birçok bölgesinde (başta Sudan, Cibuti ve Nijer o.ü.) Çin Silahlı Kuvvetleri en seçkin ve en özel birlikleriyle amfibik konuşlanmalar yapmıştır. Çin’li subaylar tarafından Nijer ordusunun eğitilmesi de önemli bir jeostratejik faktördür. Bu askeri konuşlanmalar, Afrika pazarına jeoekonomik açıdan hakimiyet kurma vizyonuyla birleştiğinde, Çin’n Afrika’da kalıcı ve hâkim güç olmaya karar verdiği anlaşılmaktadır. Günümüzde uluslararası konsept gereği jeopolitik, jeoekonomik ve jeostratejik bir zorunlulukların gereği olarak olumlu seyreden Türkiye-Çin ilişkilerinin, Afrika kıtası üzerinde nasıl bir yöne doğru seyredeceği tarafların Afrika’da ortak bir güç konfigürasyonu kurup kurmamalarına bağlı bir durumdur.

Afrika kıtasına modernleştirme ve kalkındırma iddialarıyla giden Batı uygarlığı, Afrika halklarına taahhüt ettiğini vermediği gibi, Afrika halklarını kan ve gözyaşı ile tanıştırmıştır. Neticede yeryüzünün bu kadim coğrafyası hiçbir zaman refah ve istikrara kavuşamamıştır. Afrika’nın 2021 yılında kanıtlanmış petrol rezervi dünyadaki diğer tüm ülkelere oranla %7,3. 2021 yılında Afrika’nın kanıtlanmış doğal gaz rezervi ise dünyaya oranla %7,4 olarak tespit edilmiştir. Afrika'lı devletler özellikle 21. yüzyılda artan istikrarla birlikte birbirleri arasında daha sağlam ve önemli politik bağlar kurmaktadırlar. Bu bağlar çeşitli  uluslararası örgütler yoluyla, ülkelerin hem bölgesel hem de uluslararası bağlantılarını güçlendirmektedir. Günümüzde bu örgütlerin en önemlisi Afrika Birliği'dir.

 

Kurulduğu günden beri çok boyutlu bir dış politika stratejisi izleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Afrika kıtası ile olan ilişkilerinde de bu stratejiyi korumuştur. Somali başta olmak üzere son yıllarda kıta genelinde atılan siyasi, ekonomik ve sosyokültürel adımların önemli bir etkisi bulunuyor. Nitekim 2002’de kıtada sadece 12 büyükelçiliğimiz bulunurken bugün 50’den fazla devletin bulunduğu kıtada bu rakam 42’ye yükseldi.

Afrika toplumlarına ve bu kıtanın kadim coğrafyasına yönelik insani bir tutumla başlayan ve gelişen Türkiye'nin Afrika politikası, yakın süreçte eşitliği ve şeffaflığı esas alan bir grand strateji haline gelecektir. Ayrıca savunma sanayi sektöründe yeni başlayan işbirliği, Afrika-Türkiye ilişkilerinin yeni bir güç konfigürasyonu oluşturma potansiyelini gözler önüne sermektedir. Söz konusu olan muhtemel grand stratejiye bir isim vermek gerekirse; bunu “Pax-Africana” olarak tanımlıyorum.

Yukarıda ifade ettiğim perspektif açısından Pax-Africana'yı tanımlarsak; Afrika coğrafya olarak, en uzlaşmaz sandığımız grupları bir araya getirebilen, en uzlaşmacı sandığımız çevreleri de birbirine hasım edebilecek bir karaktere sahiptir. Dolayısıyla, Afrika’da faaliyet yürüten küresel ve potansiyel güçlerin karşı karşıya gelme ihtimali göz önünde bulundurulursa, tarihsel tecrübelerin ışığı altında ele alındığında, Afrika’da hegemonya ve güç mücadelesi devam edecek gibi görünmektedir. Neticede, Afrika’ya yönelik özgün bir Türk bakışı oluşturmaya çalışmak, herhalde önümüzdeki yakın süreçte, önemli ve verimli bir akademik çaba olacaktır. Bu konuda genç akademisyenleri ve stratejistleri yönlendirecek olan akademik teşvikler ve sahada kazanılacak tecrübeler, ilerleyen süreçte oluşacak yeni güç konfigürasyonları açısından yönlendirici olacaktır.

 

 


TÜRKİYE’NİN Afrika’daki Grand Stratejisi Ne Olmalı?