Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakerelerinin başlamasının üzerinden 15 yıl 2 ay geçti. 3 Ekim 2005 tarihinde başlayan müzakereler günümüzde hukuken devam etmekte olmasına karşılık fiilen durmuş veya tıkanmış vaziyettedir. 35 müzakere başlığından 16’sı açılmış, bakiye kalanların 8’i Bakanlar Konseyi, 6’sı ise Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Blokajı altındadır. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Sarkozy işbaşında olduğu dönemde 5 müzakere başlığını bloke etmişti. Kendisinden sonra işbaşına gelen François Hollande tarafından bu blokajlar kaldırılmıştır.

Türkiye- AB ilişkilerinde 2016 yılından beri yeni müzakere başlığı açılmamıştır. AB tarafı bunun sebebini örtülü veya açık biçimde Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerinden geriye gitmesi şeklinde izah etmektedir. Gerçekte ise olan biten, 15 Temmuz 2016 tarihinde devlete karşı silahlı kalkışma ertesinde bir anayasal idare sistemi olan olağanüstü hal kurallarının geçerli olması ve terör ve kalkışma ile bu çerçeve içerisinde mücadele edilmesidir. Ortalama vatandaşın temel hak ve özgürlüklerinde geriye gitme veya hakların özüne dokunma söz konusu olmamıştır. Esasen bu durumu AB tarafı da çok yakından bilmektedir. Türkiye konusunda kendi aralarında konsensüs sağlayamadıkları için bu bahane arkasına sığınmaktadırlar.

Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerde en önemli ve temel mesele tam üyelik müzakereleridir. Bu alanda kilitlenme yaşandığı için son 4 yıldır ilişkilerde tam üyelik dışında kalan konular konuşulmaktadır. Bir başka ifadeyle, AB ile Türkiye arasındaki ilişkiler aday ülke değil de, üçüncü ülke çerçevesinde yürütülmektedir. Mülteci anlaşması, vize muafiyeti, gümrük birliğinin günün koşullarına uyarlanması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlarının nereden başlayıp nerede bittiği gibi konular üzerinde durulmaktadır.

Bu genel çerçeve içerisinde burada Türkiye AB ilişkilerinin kilitlenmesinde rol oynayan AB kökenli nedenler üzerinde durulacaktır. Söz konusu faktörleri ana hatlarıyla sıralamak gerekirse ilk sırada genişleme yorgunluğu, ardından anayasanın reddedilmesi ve gelecek perspektifinin ortadan kalkması gelmektedir. 2008 yılında patlak veren ekonomik kriz, Avrupa’da ırkçılığın yabancı düşmanlığı ve islamofobinin güçlenmesini ve son olarak da Brexit’i sayabiliriz.

AB tarihinde en büyük genişleme 1 Mayıs 2004 tarihinde gerçekleşmiştir. 10 ülkenin bir anda AB’ye katılımı ile bütünleşme hareketinin üye sayısı bir anda 15’den 25’e yükselmiştir. Bu dönemde katılan ülkelerin büyük bölümü hür dünya ve demokrasi ile ilgisi olmayan Orta ve Doğu Avrupa ülkeleridir. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, Malta ve Kıbrıs Rum Yönetimi dışında kalan 5’nci genişleme ülkeleri esas itibariyle komünist geçmişi olan ülkelerdir. Bu ülkelerin bir bölümü Varşova Paktı, bir bölümü eski SSCB ve eski Yugoslavya ardılıdır. 2007 yılında Bulgaristan ve Romanya, 2013 yılında Hırvatistan’ın katılımı sonucunda AB’ye yeni katılan devletler arasında hür dünya dışından gelenlerin etkisi daha da artmıştır. Anılan ülkelerin çok partili siyasal sistem, temel hak ve özgürlükler, demokrasi ve hukuk devleti tecrübeleri yok denilebilecek seviyededir. Bu ülkeleri, AB üyeliğine hazırlamak için 1990’lı yıllarda ortaklık ilişkileri temelinde Avrupa anlaşmaları yapılmış, PHARE programı kanalıyla Batı sistemine uyum sağlama çabaları desteklenmiştir. Anılan ülkelerin bir bölümündeki uygulamalar Kopenhag Siyasi Kriterleri ile uyumlu olmamasına rağmen siyasi bir kararla üye olarak kabul edilmişlerdir. Baltık ülkelerinde yaşayan Rus kökenlilerin SSCB sonrasında vatandaşlıktan ihraç edilmesi bunun en bilinen örneğidir.

2004 ve 2007 yıllarındaki genişlemelerin ekonomik ve sosyal maliyeti AB’nin temel göstergelerinin düşmesine neden olmuştur. Geleneksel olarak refah toplumu kabul edilen AB’de standartlar söz konusu genişlemenin ardından olağanüstü ölçüde gerilemiştir. AB, uzun bir dönem boyunca bu ülkelerin sıkıntılarını gidermiş ve ekonomik kalkınmalarını sübvanse etmiştir. Yaşanan tüm bu gelişmeler, AB’ de genişleme yorgunluğu yaratmıştır. AB’nin en büyük genişleme ile karşı karşıya kaldıkları koşullarda Türkiye gibi bir ülke ile müzakerelerin başlatılması Avrupa’da kaygı yaratmıştır.

İkinci olarak, 2000’li yılların başında Avrupa bütünleşme projesinde büyük bir hayal kırıklığı yaşanmıştır. Avrupa Konvansiyonu faaliyetleri sonucunda hazırlanan ve 29 Ekim 2004 tarihinde imzalanan Avrupa Anayasası, üye devletlerin yarısından fazlasının onaylamayı tamamladığı bir dönemde iki kurucu üye devlet tarafından reddedilmiştir. 29 Mayıs 2005’de Fransa ve 1 Haziran 205’de Hollanda tarafından Anayasa’nın reddedilmesi, ilk anda büyük şaşkınlık yaratmış, ulusüstü örgütlenmeye kurucu devletlerin bile yetki devrine hazır olmadıkları sonucu ortaya çıkmıştır. Yaşanan ara dönemin ardından AB üyesi ülkeler arasında yürütülen müzakerelerin sonucunda 2007 yılında Lizbon Antlaşması imzalanmıştır. Yeni metinde Komisyon’un yetkileri azaltılmış, Avrupa Başkanlığı, Avrupa Dışişleri Bakanlığı gibi federal yapıya gönderme yapılan konularda geri adım atılmıştır. Avrupa Anayasasının kurucu iki ülke tarafından referandum sonucunda reddedilmesi, AB’nin bir duraklama dönemine girdiği şeklinde değerlendirilmiştir. Türkiye ile AB arasındaki müzakereler, bu konjonktürde anayasanın reddedilmesinden 5 ay sonra başlamıştır. Avrupa’nın bu dönemde karşı karşıya kaldığı bir başka sorun da temel ekonomik göstergelerin bozulmasıdır. Özellikle 2008 krizi AB üyesi ülkelerde derin biçimde etkilemiştir. Birlik üyesi ülkelerin yaşadıkları ekonomik sıkıntıların temelinde para ve maliye politikalarının uyuşmazlığı ve AB’nin finansal mimarideki zafiyetler rol oynamıştır.

Bu krizden en fazla etkilenen ülke Yunanistan olmuş, bu ülkeyi İspanya, İtalya, Portekiz ve Fransa gibi ülkeler takip etmiştir. Ekonomik ve finansal kriz nedeniyle üye ülkelerde büyüme rakamlarında gerileme, işsizliğin artışı ve kamu yatırımlarında daralma görülmüştür. Parasal birlik içerisindeki ülkelerin bir bölümünün göstergeleri Maastricht Kriterlerinin gerisine düşmüştür. Bu kategori ülkelerin parasal birlik dışına çıkarılması gündeme gelmiş ise de böyle bir uygulama yapılması halinde ortak para birimimin diğer pariteler karşısında güçlü biçimde değer kaybına uğrayacağı ve bu durumun da parasal birlik aşamasını tehlikeye sokacağı şeklinde değerlendirme yapılmış, Yunanistan’ın borçlarından 105 milyar Euro silinmiş, geriye kalanı yeniden yapılandırılmıştır. 

AB’yi Türkiye ile müzakerelerin başladığı dönemde derinden etkileyen bir başka olay da üye ülkelerde marjinal seviyede halk desteği olan aşırı milliyetçi partilerin güçlenmesi olmuştur. Fransa’da Ulusal Cephe, Almanya’da Almanya için Alternatif, Hollanda’da Özgürlük Partisi, Avusturya’da Avusturya Özgürlük Partisi’nin kamuoyu desteği ve ulusal ve Avrupa Parlamentosunda temsil oranlarının güçlenmesi, başka şeyler yanında Türkiye-AB ilişkilerini negatif yönde etkilemiştir. Avrupa’da yabancı düşmanlığı ve ırkçılığın kökenleri çok eskilere kadar gitmektedir. Avrupa ülkelerinde bulunan yabancıların bir bölümü ekonomik sebeplerle işgücü açığını kapatmak için Avrupa’ya gelenlerden oluşmaktadır. 1960’ların sonundan itibaren Türkiye’den, Yugoslavya’dan bu amaçla Avrupa ülkelerine nüfus akını olmuştur. Bir başka kategori İngiliz Uluslar Topluluğu, Frankofon Ülkeler Grubu gibi kültürel örgütlenmeler nedeniyle eski sömürge ülke vatandaşlarına tanınan imtiyazlardan kaynaklanmıştır. Fransa’da Cezayirliler ve Afrika kıtasından gelenler, İngiltere’de Pakistan, Hindistan ve Bengaldeş göçmenleri bu grubu oluşturmaktadır. Ayrıca yaşadıkları ülkelerden siyasi sebeplerle göçenler genel olarak Avrupa ülkelerine sığınmışlardır. Arap Baharı sonrasında Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden başlayan mülteci akını ise Avrupa’da yabancı düşmanlığı ve islamofobinin daha da güçlenmesine neden olmuştur. Türkiye ile müzakerelerin başladığı dönemde AB’nin karşı karşıya kaldığı bu kategori sorunlar kaçınılmaz olarak tam üyelik müzakerelerini etkilemiştir. Kimi AB ülkeleri tarafından bu dönemde müzakerelerin yavaşlatılması veya imtiyazlı ortaklık adı altında ilişkilerin başka bir mecraya sürüklenmesi yönünde çağrılar yapılmıştır. Fransa Cumhurbaşkanı seçilen Sarkozy bu görüşlerini birçok kez açık biçimde ortaya koymuştu. Merkel ilk dönemde Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin sonuç vermeyeceği, bunun yerine tam üyeliğin türevi olan bir seçeneğin daha uygun olacağını görüşünü savunmuştu.

AET’ye katıldığı 1973’den beri Avrupa kuşkucusu olan İngiltere, üye olarak bulunduğu dönemde bütünleşme hareketinin seyrini negatif yönde etkilemişti. En sonunda popülizme yönelen İngiltere’de 23 Haziran 2016 tarihinde ayrılma referandumu yapılmış, katılımcıların % 51.9’unun oyları ile AB’den ayrılma (Brexit) hukuku başlamıştır. Lizbon Antlaşmasının 50’nci maddesi mucibince 2 yıl süren ayrılma müzakerelerinin ardından ortaya çıkan anlaşmanın onaylanması da kolay olmamış, birbiri ardına iki hükümetin başarısızlığının ardından Boris Johnson hükümeti anlaşmayı Avam Kamarasından geçirmeye muvaffak olmuştur. Netice olarak İngiltere 31 Ocak 2020 itibariyle AB’den hukuken ayrılmıştır. Yakın gelecekte İngiltere örneğini başka üye devletlerin takip etmesi beklenmemektedir. Bununla birlikte AB genelinde bütünleşme hareketinin geleceğine ilişkin kötümser beklentinin güçlendiği de bir gerçektir.

Yukarıda sıralanan faktörlerden çıkan sonuç şudur: Türkiye AB ilişkilerinde tıkanma ve duraklamaların tek sorumlusu Türkiye değildir. AB, yaklaşık 15 yıldır duraklama, bir nev’i fetret devri yaşamaktadır. Bu durum nedeniyle AB üyesi devletler ve bütünleşme hareketinin organları hayati ehemmiyet taşıyan konularda karar alamamaktadırlar. Nitekim Türkiye’nin tam üyeliğine karşı da mesafeli bir yaklaşım ortaya koymuşlardır. Yani günümüzde tam üyelik müzakerelerindeki tıkanma nedeniyle Türkiye’yi suçlamak ve sorumlu göstermek, objektiflik olmadığı gibi hakkaniyet ilkeleri ile de kabil-i telif değildir.

 

 

 

TAM ÜYELİK MÜZAKERELERİNİN KİLİTLENMESİNDE ROL OYNAYAN AB KÖKENLİ FAKTÖRLER