Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Temmuz,

Özet

1991 yılı, sistem dönüşümünde önemli bir milat olmuştur. Bu tarihten itibaren sistem analizi üzerine çalışma yapan uluslararası ilişkiler çalışanları tarafından yeni süreç üzerine farklı yaklaşımlarla çok sayıda yayın yapıldı. Alan üzerine çalışma yapan uzmanlar, 1991 yılıyla birlikte yeni bir sürecin, -sıkça kullanılan tabiriyle ‘Yeni Dünya Düzeni’nin- başladığı konusunda hemfikir olmalarına rağmen, başlayan dönemin ‘yeni’ ve ‘düzenli’ olup olmadığı konusunda ortak bir görüş ortaya koymadılar. Aslında bu çalışma da bunlardan birisini oluşturmaktadır. Çalışma son dönemde  (2008-2019) giderek daha belirgin hale gelen ve ‘Koalisyonlar Dönemi’ tezini destekleyen uluslararası ortamdaki önemli gelişmelerin sistem üzerindeki analizini yapmayı amaçlamıştır. Çalışmada ayrıca ‘Kovid-19 salgınının küresel boyutu ile bir ‘milat’ yani önemli bir kırılma noktası olup olmadığı, salgınla birlikte uluslararası sistemin bir dönüşüm sürecine girip girmediği konusu analiz edilmiştir. Kovid-19 süreci ile birlikte gündeme taşınan konulardan birisini de küreselleşmenin üzerine oturduğu genel dinamiklerin bu süreçle birlikte artık daha mı çok sorgulanacağı konusu oluşturmuştur. Dolayısıyla çalışmada, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin küreselleşme üzerine etkisinin ne olacağı ve küreselleşmenin dijitale mi kayacağı şeklindeki sorular ile Kovid-19 salgınının özelde devletler genelde ise uluslararası politikanın dinamikleri üzerinde bir değişim meydana getirip getirmeyeceği konuları tartışılmıştır. 

 

Anahtar Kelimeler: Uluslararası Sistem, Güç Dengesi, Çok Kutupluluk, Koalisyonlar Dönemi, Covid-19 Pandemisi,

İster yanılmazlığı kabul edip egemenliği bundan çıkarın, ister egemenlikten yanılmazlığı; her iki yolla da bir gücü tanımak ve kutsamak zorunda kalırsınız. Ve ister hükümetlerin baskısı ister filozofların aklı yoluyla olsun, halkı ya da kralı egemen yapın, sonuç aynıdır.”

François Guizot

 

Giriş

Bugüne kadar dünya siyasi tarihindeki oluşumu incelendiğinde sistem mekanizması; farklı konjonktürde değişen, belirli bir zaman aralığında da olgunlaştıktan sonra milat nitelikli süreçlerde küresel aktörler tarafından bazen tek başına elde edilen bazen de paylaşılan güç/yetenek ile birbirine bağımlı ama aynı zamanda da uluslararası arenadaki gerilimleri yaratan veya hafifleten ya da çözmeyi amaçlayan değerler, kurallar ve uygulamalar bütünüdür.

Yukarıdaki tanımın içeriğine dikkat edildiğinde güç/yetenek özelinde Realist; karşılıklı bağımlılık ve uluslararasıcılık bağlamında  Liberal değerler ve kurallar, uygulamalar ekseninde ise İnşacı yaklaşım kavramlarının bir arada kullanıldığı görülmektedir. Böylelikle bu tanım, Uluslararası İlişkiler (Uİ) kuramlarının basmakalıp ‘sistem’ yaklaşımlarına bir meydan okuma olduğu kadar Uİ disiplinindeki teorik ayrışmanın pragmatik ve işlevsel olmadığına da bir tepki niteliğindedir. Nitekim daha önce Politik Psikoloji üzerine hazırladığım bir çalışmamda bu durumu şöyle izah etmiştim. Uİ disiplini üzerine kafa yoran bir bilim insanı, -üzerinde çalıştığı konu üzerine- bütün teorileri hatta hipotezleri içeren çok işlevli olan İsviçre çakısını veya bir ‘takım çantası’nı eline almak ve onu yanından ayırmamak zorundadır. Öyle ki, içerisinde çekiç, pense, yıldız tornavida, düz tornavida, kargaburun, keski, kurbağacık, zımpara ve hatta ölçü almak için metre vs. gibi aletler örneğinden hareketle benzer şekilde, Uİ disiplini üzerine çalışmalar yapan bir bilim insanının da Realizm, İdealizm, Liberalizm, Konstrüktivizm vs. gibi Uİ’ye katkıda bulunan bütün teorik yaklaşımları, hipotezleri ve hatta yeni gelişen bir alan olarak Psikopolitik yaklaşımı da bu ‘takım çantası’nda bulundurmalıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası bilimsel temele oturtulan realist Uİ kuramı, sonraki dönemlerde birçok Uİ teorisyenini etkilemiş hatta realizm dışındaki Uİ kuramları da öyle ya da böyle bir şekilde realizmden etkilenmiş ve Uİ disiplininde yer alan büyük tartışmalar daha çok realizm ve onun eleştirileri etrafında gerçekleşmiştir. Yine de tek bir kurama bağlı kalarak bir olguyu açıklamaya girişmek elbette ki yanlış bir yaklaşım değildir. Bu durum sadece araştırmacıyı tezini ispatlamaya yönelik verilerin kullanımına yöneltir. Öyle ki bazen –belki de çoğunlukla- araştırmacının incelediği konuda kendisini –diğer teorik yaklaşımlarla- çürütecek verileri görmezden gelmesine bile sebebiyet verebilir. Literatür –yani alan üzerine çalışmalar- incelendiğinde bu verilerin göz ardı edildiği de zaman zaman görülmektedir. Bu yüzden bu tartışmanın sonucu olarak bir Uİ çalışanı, çalışmasında elbette ki, tezini ispatlamak için bir teorik yaklaşımla hareket edebilir, ancak diğer kuramların varsayımlarına da kulağını kapatmamalı, her zaman kendi teorik perspektifini sistematik ve eleştirel bir sorgulamaya tabi tutmalıdır.

Sistem analizlerinde kuramların kullanımındaki hataların yanı sıra indirgemeci yaklaşımdan kaynaklı diğer sorunlar da kendisini göstermektedir. -‘Sorun’ kelimesi burada özellikle seçilmiştir.- Uluslararası sistem analizine yönelik çalışmalarda ‘sistem’in dönüşümünü/oluşumunu sadece bir olaya bağlı olarak ve –sistemin- birden bire değiştiğini savunmak, konuyu açıklamada sığ/indirgemeci bir analizi ortaya çıkarır. Çünkü ‘sistem dönüşümü’ gerçekleşirken bu dönüşümü oluşturan çok sayıda sacayağı kendisini gösterir. Kaldı ki, bu sacayakları ortaya çıkmadan hatta olgunlaşmadan sistemin birdenbire uluslararası ortamda ortaya çıkan sadece küresel bir kriz veya olayla değişmesi çok da mümkün görünmemektedir. Zaten sistem değişimi sürecinde tarihte gerçekleşen olgular da bunu destekler niteliktedir. Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) ‘iki kutupluluk eksenli’ başat güç olarak ortaya çıkmış olmalarının sacayakları yirminci yüzyılın başlarına kadar götürülebilir. Dolayısıyla birdenbire ortaya çıkan büyük ölçekli bir krizin onu, orta veya uzun vadede ortaya çıkartan gelişmeleri incelendikten sonra sonuçları itibarıyla genelde yeni büyük dönüşümleri de –elbette ki yine belirli bir zaman döngüsünde- beraberinde getirdiği görülür. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkış sebeplerinin alt yapısında yaklaşık yarım asırlık süreç vardır. Bu süreç içerisinde ortaya çıkan ve gerçek nedeni iktisadi temelli sömürgeciliğe dayalı olan Birinci Dünya Savaşı’nı hazırlayan ortam, özellikle XIX. yüzyılın son çeyreğindeki gelişmeler neticesinde olgunlaşmaya başlamış ve XX. yüzyılın ilk çeyreğinde de büyük bir dünya savaşına dönüşmüştür. İkinci Dünya Savaşı ise Birinci Dünya Savaşı’nda çözümlenemeyen yine iktisadi temelli –eşitsiz- paylaşımın bir sonucu olarak gerçekleşmiş ve önemli sonuçlar doğurmuştur.

Temel öğelerinin belirli sınırlarla birbirinden ayrıldığı, aralarında düzenli ve bağımlı ilişkiler bulunan devletlerin ve dönemin şartlarının oluşturduğu yapı üzerine sistem analizi yapan teorisyenler, uluslararası sisteme yönelik farklı tanımlamalar yapmışlardır. Uluslararası sistemin yapısına ilişkin analizler George Modelski, Kal J. Holsti,  Morton A. Kaplan, Immanuel Wallerstein, Robert Keohane, Richard Rosecrance ve Joseph Nye gibi pek çok teorisyen tarafından ele alınmıştır.

Kal J. Holsti, uluslararası sistemi, siyasal birimlerin bağımsız herhangi bir bütünü olarak değerlendirmiştir. Sistem yaklaşımı tezinde Holsti, tarihi verileri düzenli ve sınıflandırılmış bir çerçevede irdelemiştir. Holsti’ye göre kabilelerden şehir devletlerine, imparatorluklardan ulus-devlet yapılarına kadar uluslararası sistem bir bütündür. Richard Rosecrance ise uluslararası sistemi, bozucu girdilerden, düzenleyici mekanizmalardan ve çevresel kısıtlayıcılardan meydana gelen bir yapı olarak tanımlamıştır. Sistem çözümlemesinde Rosecrance, ‘1740-1960’ arası dönemi, dokuz ayrı sisteme ayırarak belirtmiştir. Rosecrance, dönemleri de kendi aralarında ‘dengeli/istikrarlı’ ve ‘dengesiz/istikrarsız’ sistemler şeklinde ikiye ayırarak incelmiştir. Sistem teorisinin önemli kuramcılarından Morton A. Kaplan ise, uluslararası sistemi, kendilerine özgü tanımlanabilen davranışsal düzenlilikler ile dış çevreden ayrılan ve aralarında ilişkiler ağı bulunan değişkenler biçiminde kavramsallaştırmıştır. Immanuel Wallerstein, uluslararası sistemi, ekonomik temelli bir yapı çerçevesinde ele almıştır. Wallerstein’ın ekonomi eksenli tarihsel sürecinde aktörler ‘merkez’ ve ‘çevre’ olarak belirlenmiştir. Robert Keohane ve Joseph Nye ise, uluslararası sistemi daha genel bir tanımlama ile “karmaşıklılık” ve “karşılıklı bağımlılık” temelinde değerlendirmiştir.

Bu çalışma, üç bölümden oluşmuştur. Birinci bölümü, Soğuk Savaş sonrası sürecin sistem analizi, ikinci bölümü 2000 yılı sonrası süreçte Asya’da büyük güçlerin ortaya çıkışı ve sistem üzerine etkileri, üçüncü ve son bölümü ise Kovid 19 salgınının uluslararası sistem üzerine etkilerini irdeleyen tartışmalar oluşturmuştur. Çalışmanın üçüncü bölümünde de yine ekonomik ve güvenlik eksenli olarak  ‘sistem’ analizi yapılmış ve ‘Kovid-19 salgınının küresel boyutu ile bir ‘milat’ yani önemli bir kırılma noktası olup olmadığı, salgınla birlikte uluslararası sistemin bir dönüşüm sürecine girip girmediği konusu analiz edilmiştir. Kovid-19 süreci ile birlikte gündeme taşınan konulardan birisi de küreselleşmenin üzerine oturduğu genel dinamiklerin bu süreçle birlikte artık daha mı çok sorgulanacağı konusudur. Dolayısıyla Dördüncü Sanayi Devrimi’nin küreselleşme üzerine etkisin ne olacağı ve küreselleşmenin dijitale mi kayacağı? şeklindeki sorular ile salgının özelde devletler genelde ise uluslararası siyasetin dinamikleri üzerinde bir değişim meydana getirip getirmeyeceği konuları tartışılmıştır.

Çalışmada, 2019 yılı sonu ve 2020 yılı başlarından itibaren bütün dünyayı etkisi altına alan Kovid-19 salgınının yeni bir sistem dönüşümünü birden bire başlatmasını beklemenin doğru bir yaklaşım olmayacağı noktasından hareketle salgın öncesi gelişmeler genel hatlarıyla değerlendirilmiştir. Soğuk Savaş sonrası süreçte oluşmaya başlayan çok kutuplu, birbirine bağımlı, çok girdili, birçok olay ampirik olarak ele alınarak analize tabi tutulmuştur. Aslında bu çalışma, özellikle 2008 sonrasından bu güne (2020) elde edilen yeni ampirik verilerle daha önceki çalışmamın devamı niteliğinde olmuştur. Öyle ki, bu çalışmada da, küreselleşmenin kaçınılmaz girdabında oluşan yeni güç dengesi, düzenleyici mekanizmaların yetersiz kaldığı bu süreçle birlikte güç döngüsünün nasıl, ne şekilde geliştiği ve bu yeni dönemin özellikle 2000 yılı sonrası yani XXI. yüzyılın ilk çeyreğinde sacayaklarının çok kutupluluğu ve ‘Koalisyonlar Dönemi’ni nasıl şekillendirdiğinin analizi yine ampirik bir yaklaşımla yapılmıştır.

 

Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Sistem Üzerine Kuramların ve Kuramcıların Yaklaşımı

1980’li yıllarda realistleri liberallerden ayıran çizginin her iki tarafında bulunan teorisyenler, mikroekonomi kuramlarına benzeyen ve daha tümden gelimci kuramlar ortaya koymaya çalışmışlardır. Robert Keohane gibi ‘neolibareller’ ve Kenneth Waltz gibi ‘neorealistler’ devletleri, uluslararası sistem tarafından kısıtlanan rasyonel aktörler olarak tanımlayan yapısal model geliştirmişlerdir. Neolibareller ve neorealistler, kuramı daha da basitleştirip netleştirmişler ama bunu, klasik liberal ve realist kuramların zengin karmaşıklığından, çok şeyi gözden çıkarma pahasına yapmışlardır. 1980’lerin sonuna gelindiğinde, devlet merkezli tek bir rasyonalist uluslararası ilişkiler modeli üzerinde görece sınırlı görüş ayrılıklarından başka bir kuramsal tartışma/çekişme konusu kalmamış gibidir. Daha yakın dönemde konstrüktivistler/sosyal inşacılar olarak kendilerini tanımlayan farklı bir grup kuramcı ise, Realizmin dünya politikasında uzun dönemli değişimi öngörmekte ve açıklamakta yetersiz kaldığını ileri sürmüştür. Örneğin, iki kuram da (Neoliberalizm ve Neorealizm) Soğuk Savaş’ın sonunu öngörmeyi ya da açıklamayı başaramamıştır. Bu kuramlar devletlerin kendi ulusal çıkarları ekseninde hareket ettiklerini veri olarak kabul ederler ancak bu çıkarların nasıl şekillendiği ya da zamanla nasıl değiştiği konusunda söyleyecek fazla bir şeyleri yoktur. Konstrüktivizm, geleneksel realizm ve liberalizm kuramlarının temel aldığı bilimsel yasalar arayışını reddeden, bunun yerine açıklayıcı olabilecek genellemeler arayan, sorgulayan ve sık sık yoğun tanımları bir açıklama biçimi olarak öneren bir yaklaşımdır. Aslında Konstrüktivistler realizm ve liberalizme yönelik bütün bu eleştirileri söylerken realizm ve liberalizm karşıtı değillerdir. Bu yüzden konstrüktivist düşünce, realizm ve liberalizm kuramlarına hem önemli bir katkı hem de faydalı bir eleştiri getirir. Yani konstrüktivist düşünce iki ana kurama cephe almaktan öte onları tamamlar niteliktedir.

Aktörler arasındaki güç dağılımını uluslararası sistemin temel aktörü olarak gören neorealistler sistemi tanımlarken tek kutupluluk, iki kutupluluk, çok kutupluluk gibi kavramlar üzerinde yoğunlaşmışlardır. Kenneth Waltz, şartların değişmesiyle birlikte uluslararası teorilerin de zamanla değişebileceğini ve bunun son derece normal olduğunu savunur. 1989 yılında John Worral tarafından çağdaş bilim felsefesine giren Neorealizm’de, uluslararası politika için ortaya konulan teoride, sistemin devletler, devlet-dışı aktörler ve bu aktörler arasındaki ilişkiler tarafından belirlendiğidir. Bununla birlikte sistemin tanımlanabilmesi için bu aktörlerin nitelikleri ve aktörler arasındaki ilişkilerin biçiminin de bilinmesi gerekmektedir. Yani Neorealizm, uluslararası sistemi nitelendirebilmek için, uluslararası sistemin yapısının belirlenmesi, bunun için de güçlü devletlerin sayısı ile aralarındaki güç dağılımının bilinmesi gerektiğini belirtmektedir. Şayet tek bir devlet, uluslararası sistemdeki başat gücü elinde bulunduruyorsa ve bu güç ile devletlerarası ilişkileri düzenliyor ise, bu sistem tek kutupluluk olarak adlandırılmaktadır. Tek kutupluluk olarak tanımlanan bu sistemde, egemen güç, elinde bulundurduğu askeri, ekonomik, kültürel vb. güç unsurlarını kullanarak devletlerarasındaki ilişkileri düzenleyen kuralları belirleyebilir ve belirlediği kurallara diğer tüm devletler tarafından uyulması konusunda baskı uygulayabilir. Zira sahip olduğu güç buna imkân vermektedir. Neorealizm çerçevesinde tanımlanan diğer sistemler ise, çift kutupluluk ve çok kutupluluktur. Çift kutupluluk, iki devlet arasında gücün dağıldığı sistem iken çok kutupluluk, daha fazla sayıda güçlü devletin yer aldığı bir yapıdır. Bu noktada güç Realizm için anahtar kavramdır. Tüm bu sistemleri belirleyen şey sahip olunan gücün niteliğidir. Bir devlet diğerlerinden daha fazla güce sahip ve bu devlete karşı herhangi bir bloğun oluşması söz konusu olmayıp bu gücün hegemonyasından bahsediliyor ise bu sistem tek kutuplu olarak anılacaktır. Şayet sahip olunan güç diğer devletlerle paylaşılabilecek düzeyde ise sistem iki ya da çok kutupluluğa doğru evirilecektir. Sonuçta Neorealizme göre bir devletin büyük güç olarak tanımlanabilmesi için önemli derecede ekonomik, askeri ve siyasi kapasiteye sahip olması ve bu sayede ulusal çıkarlarından da öte küresel boyutta politikalar gütmesi ya da diğer bir deyişle küresel bir oyuncu olması gerekir.

Şurası bir gerçektir ki, XX. yüzyılda gerçekleşmiş ve hemen hemen bütün dünyayı etkisi altına almış olan -ikisi doğrudan çatışmayı diğeri ise çevreleme stratejisi ile dolaylı bir çatışmayı içeren- Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş olarak üç büyük dünya savaşı, uluslararası sistemi yüzyıl boyunca etkilemiş ve değiştirmiştir. Tabiri caizse XX. yüzyılın ilk yarısı uluslararası sistemi kılıktan kılığa sokmuştur. Britanya, gerek Birinci Dünya Savaşı gerekse İkinci Dünya Savaşı’nda Rusya’yı yanına alarak Almanya tehdidini bertaraf etmeye çalışırken uluslararası sistemdeki boşluk bu defa ABD tarafından doldurulmaya başlanmış ve İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında ABD, uluslararası sistemde ön plana çıkmıştır. Ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında kendi siyasal sistemindeki sancılarıyla uğraşan Rusya, bu defa SSCB olarak İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında yeni iki kutuplu uluslararası sistemin paylaşımcı başat aktörü rolünde ABD’nin karşısına dikilmiştir. Uluslararası sistem üzerine kafa yoran kuramcılar, yeni başat gücü belirleyecek olan büyük savaşın yüz yılın sonunda ABD ile SSCB arasında gerçekleşeceğini öne sürmüşlerse de SSCB bütün bu teorisyenlerin aksine yüz yılın sonunu görememiş ve parçalanmıştır.

XX. yüzyıl, dünya tarihinin en yıkıcı savaşları olan iki dünya savaşı ile uluslararası sistemi bir evirilme dönemine sokmuş ve ABD’nin Soğuk Savaş boyunca SSCB ile birlikte uluslararası sistemin başat aktörü konuma gelmelerine yol açmıştır. Bu yeni durum, Kaplan’ın ileri sürdüğü ikinci uluslararası sistemi ortaya çıkarmıştır ki, bu ‘iki kutuplu uluslararası sistem’dir, yani Batı dünyasının liderliğini üstlenen ABD ile karşısında SSCB’nin yer aldığı oluşumdur.

1991 sonrası sürece -Soğuk Savaş’ın hemen sonrasında oldukça erken bir öngörü ile- isim arayışında olanlar, bu ismin içerisine ‘Amerikan’ referansını ortaya koyan analizler yapmışlardır. Yani birçok Batılı analist, yeni süreci ‘tek kutuplu’ Amerikan yüzyılı olarak değerlendirmişlerdir. Peki, bu doğru bir yaklaşım olarak kabul edilebilir mi? Bir sonraki başlık amprik yaklaşımla bunu tartışmıştır.

 

Soğuk Savaş Sonrası Çok Kutuplu ‘Koalisyonlar Dönemi

Soğuk Savaş’ın ABD’nin galibiyetiyle sonuçlanmasıyla birlikte birçok analist yapmış oldukları teorik ve ampirik çalışmalarda, ABD’nin egemen bir güç olarak ortaya çıktığını ve artık tek kutuplu bir sistemin oluştuğunu yeni sürecin isminin de klişe bir ifade olarak ‘Yeni Dünya Düzeni’ olduğunu belirtmişledir. Buna göre ABD artık dengelenmesi mümkün olmayan askeri, ekonomik ve siyasi bir güce sahipti ve çeşitli iç siyasal sorunları olan mevcut rakiplerinin ABD’nin gücünü dengeleyecek bir güce ulaşmaları mümkün değildi. Bu nedenle ABD’nin karşısında dengeleyici bir gücün veya güçlerin yer alması mümkün değildi. Aslında dönemin mevcut durumu da bir bakıma bu görüşü haklı göstermekteydi. Gerçekten de ABD, Soğuk Savaş dönemi boyunca küresel bütün meselelere gerek ekonomik gerekse siyasi anlamda müdahalede bulunarak kurtarıcı devlet olarak görülmeye başlanmıştı ki, bu altyapı Soğuk Savaş sonrası tek kutup olarak ortaya çıkmasına yol açan bir niteliğe sahip özellikler sergilemekteydi.

ABD, birçok yazarın belirttiği gibi, başta büyük bir askeri ve ekonomik güce sahipti ve küresel temelde egemen devlet olma amacını taşıyordu. Bu aşamadan sonra ise bu durumun -en azından kısa ve orta vadede- engellenemeyeceği realitesi ile birlikte sorulması gereken bir başka soru ortaya çıkıyordu. O da ABD’nin başat güç olarak, sistemin yapısını, liberal anlayışa uygun olarak, çok taraflılık kavramına, sıkı ittifak ortaklığına, işbirliğine dayalı bir güvenlik anlayışına ve uzlaşı üzerine mi inşa edecek yoksa yayılmacı anlayışı benimseyerek, tek taraflılığa ve zorlayıcı hükmetme kavramına dayalı bir sistem mi inşa edecekti? Bütün bu sorular, sistemin yapısı açısından cevabı verilmesi gereken önemli hususları oluşturmuştur. 1991 yılından itibaren SSCB’nin ayrıldığı bölgelerde önemli güç boşluğu ortaya çıkmıştır. Sistemi düzenleyen unsurlar Soğuk Savaş döneminde olduğundan daha etkisiz hale gelmiştir. SSCB’nin parçalanmasından sonra uluslararası sistemde yerini alan Rusya Federasyonu (RF), gerek liberal-demokratik siyasi yapıya geçiş, gerekse serbest piyasa ekonomisi sistemine entegre olma yolunda hızlı bir reform sürecine girmiştir. Neticede Soğuk Savaş sonrası ABD önderliğinde yeni bir dünya yaratılırken Batı dünyası kendi mevcut düzenini, siyasal ve sosyal yapısını geliştirmesinin büyük bir göstergesi olan liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisini dış dünyaya dayatmaya başlamıştır. Böyle bir oluşumda RF ve eski Doğu Bloğu ülkeleri, iki süreci birlikte yaşamaya başlamışlardır. Batının bu erişim sürecinde bütün dünyayı etkisi altına alan, Batıcılık esasını kendi bünyelerinde oluşturmaya çalışan bu ülkeler, yıllarca yaşadıkları komünist rejimin etkisinden soyutlanıp, ABD’nin lider yapısını kabul ederek, küreselleşen düzene yelken açmışlardır. Bu da ABD’nin siyasal ve ekonomik eksenli politikaları tek kutuplu düzen anlayışı söyleminin yaygınlaşmasına yol açmıştır. Bu durumdan en çok etkilenen ülke de elbette ki RF olmuştur. Çünkü artık Moskova, Soğuk Savaş dönemi boyunca çekim alanı altında tuttuğu Avrasya ve diğer jeopolitik bölgelerdeki etkili gücünü kaybetmiştir.

RF’nin jeopolitik ve jeostratejik bu edilgenliği bilhassa Doğu Avrupa, Balkanlar ve Orta Asya jeopolitik havzalarında güç boşluğu alanlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Soğuk Savaş’ın hemen sonrasında RF’nin iç politikaya odaklanması sonucu dış politikada etken bir aktör olamaması, 1990-2001 arası dönemde ABD’nin dünya jeopolitiğindeki hareket serbestisini fazlasıyla arttırmış ve uluslararası ortamda tek kalan süper güç olarak ABD’yi küresel bir imparatorluk olma amacına yöneltmiştir. Bu süreçte ABD daha çok yumuşak güç kullanmıştır. Mevcut dönemde büyük jeopolitik boşluklar oluştuğu için aslında dönem bir inşa sürecidir ve sistem düzenleyici unsurların da katılımıyla ara bir dönem olarak genelde istikrarlıdır. Ancak 11 Eylül 2001 ve 2003 Irak savaşı sürecinde küresel aktör konumuyla ABD,  çok taraflılık kavramına, sıkı ittifak ortaklığına, işbirliğine dayalı bir güvenlik anlayışı ve uzlaşı yerine, bölge ülkelerini rahatsız eden politikalar izlemeyi tercih etmiştir.

2001 yılında sistemde oluşmaya başlayan dengesiz ve istikrarsız yapı Avrasya jeopolitiğini etkilediği gibi 2008 yılında ortaya çıkan önemli gelişmeler bütün dünyayı ilgilendiren daha büyük açmazlara sebebiyet vermiştir. Oluşan dengesiz ve istikrarsız yapı, bir yandan Asya hinterlandında ortaya çıkmaya başlayan yeni güçler bir taraftan da küreselleşmenin liberal düzen üzerindeki etkisi ile -silahlı kuvvetleri olmasa da- dünya üzerinde birçok devletten daha güçlü ve sistemi etkileyen yeni ulus ötesi şirketleri aktör olarak ortaya çıkartmıştır.  

Aktörlerin amaçları ve bu amaçlara ulaşmak için başvurduğu araçlar –her biri değişim gösterse de- uluslararası politikayı kuramsallaştırmada temel kavramlardır. Geleneksel realist uluslararası politika yaklaşımında, ‘önemli aktörler’ güçlü devletlerle sınırlıdır ve sadece büyük devletler gerçekten önem taşır. Ancak son 70 yılda bu değişmeye başlamıştır. Büyük ve güçlü devletlerin önemi göz ardı edilemez bir gerçek olarak ortada iken devlet dışı aktörlerin yükselişi de benzer şekilde artık göz ardı edilemez bir hal almıştır. Öyle ki, yukarıda da ifade edildiği üzere bugün birçok çokuluslu şirket, uluslararası sınırları aşmakta bazen de pek çok ulus-devletten daha fazla ekonomik kaynağı idare etmektedir. En az 12 uluslararası şirketin yıllık ciroları dünyadaki devletlerin yarısının gayri safi yurtiçi hasılasından (GSYİH) yüksektir. Wal-Mart, Shell ve IBM gibi şirketlerin askeri güç şeklinde bir güç biçiminden yoksun olmuş olsalar da yıllık ciroları Ekvator, Senegal ve Macaristan gibi ülkelerin GSYİH’larının üzerindedir. Ayrıca yine Birleşmiş Milletler gibi büyük uluslararası kuruluşlar, Arap Birliği, İslam Konferansı Örgütü, Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) gibi örgütlerin yanı sıra Kızılhaç ve Uluslararası Af Örgütü gibi sivil toplum kuruluşları (STK) da vardır. Bu noktada soru, devletlerin mi yoksa devlet dışı grupların mı daha önemli olduğu değildir. Elbette ki, devletler daha önemlidir. Ancak sorun, yeni karmaşık koalisyonların bir bölgenin politikasını geleneksel realist görüşlerin göstermeyi başaramadığı bir şekilde nasıl etkilediğidir? Yani devletler güncel uluslararası politikanın baş aktörleridir ama 2000’li yıllarla gelinen noktada sahne artık sadece onlara ait değildir. Her ne kadar devlet dışı aktörler Soğuk Savaş döneminde de var olsalar da Soğuk Savaş döneminin bloklu yapısı bu aktörlerin imkânlarını önemli ölçüde kısıtlamıştı. Ancak SSCB’nin yıkılışı ile bu aktörlerin artık sadece blok içi değil daha küresel faaliyetler gösterebilmesinin önü açılmıştır. Soğuk Savaş sonrası süreç Uİ analistleri tarafından ekonomik boyutu göz ardı edilerek genelde siyasi açıdan değerlendirilir. Oysa Soğuk Savaş sonrası süreçte çok sayıda Batılı çok uluslu şirket için büyük bir Pazar oluşmuştur. Bu Pazar, elbette ki, eski Sovyet coğrafyasıdır. Ayrıca AB ve ABD’nin serbest ticaret, insan hakları, demokrasi vb. ilke ve prensipleri bu aktörlerin çok daha faal olabilmesine imkân sağlamıştır.

Tek kutupluluğun karşısında olarak çok kutupluluğu savunanların temel tezi, uluslararası sistemin devlet merkezli olacağı, BM’nin daha bağımsız hareket edeceği, bölgesel kutupların ortaya çıkacağı, ittifak ilişkilerinin geçişken olacağı ve eski düşmanlıkların zaman içerisinde kurulacak karşılıklı ilişkiler sayesinde – Rusya ve NATO arasında olduğu gibi – ortadan kalkacağıdır. Bruce Russett, Harvey Starr ve David Kinsella, kutup olması muhtemel devletlerin güçlerini analiz etmişlerdir. Bu yazarlara göre, ÇHC, nükleer askeri yapısı, kalabalık nüfusu ile AB ve Japonya güçlü ekonomileri, artan savunma harcamaları ile ve RF’de, enerji kaynakları ve silah sanayisiyle, geleceğin kutupları olabilecektir. Güçlü askeri yapısından ötürü ve küresel politikalar gütmesi nedeniyle, ABD’nin hegemonik bir güç olduğunu iddia etseler de birçok uzman yine de ABD’nin bu konumunu sürdüremeyeceği görüşünde olmuşlardır.  Çünkü ABD’nin ekonomisi, mevcut politikaları sürdürmek için gerekli desteği uzun vadede veremeyecektir ve aynı zamanda ABD kendi iradesini diğer devletlere kabul ettirmekte zorlanmasının yanı sıra uluslararası sistemde ortaya çıkan küreselleşme süreci de güç politikasına dayalı çok kutuplu bir sistemin oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Küresel düzeyde dünya toplumları bir etkileşim içerisindedir. Kuşkusuz bu etkileşim, önemli ölçüde gelişmiş olan ülkelerin lehine işlemektedir. Gelişmiş olan ülkeler kendi ekonomik ve siyasal güçlerini kullanarak küresel düzeydeki ilişkilere kendi çıkarları doğrultusunda yön vermeye çalışmaktadırlar. Küreselleşme sürecinde uluslararası sistemde, -sistemin-önemli belirleyicileri olarak ön plana çıkan, çok uluslu şirketler ve STK’lar olsa da, uluslararası sistemi belirleyen temel aktör yine devletlerdir. Buna göre, özellikle 2000 sonrasında sistemin yapısını belirleyen devletler, ABD, Japonya, AB (AB içerisinde özellikle Almanya ve Fransa), ÇHC ile Hindistan ve RF’dir. AB uluslar üstü güce sahip bir bölgesel örgüt iken, ÇHC, RF, Hindistan ve Japonya egemen devletler olmakla birlikte her biri uluslararası sistemin yapısı ve işleyişini etkileyecek aktörlerdir.

Soğuk Savaş sonrasında bir süper güç olarak ABD, 2000 sonrası süreçte terörizm tehdidi, demokrasi ihracı gibi olguları birer meşruiyet aracı şeklinde kullanarak sınır ötesi operasyonlar gerçekleştirmiştir. ABD’nin söz konusu operasyonları ve uyguladığı politikaları çok geçmeden tepki yaratmaya başlamış ve dünya genelinde anti Amerikancılığı da beraberinde getirmiştir. Aynı dönem, Asya’da büyük güçlerin yükselişine şahitlik etmiş ve sistem yavaş yavaş çok kutupluluğa doğru evrilmeye başlamıştır. Küreselleşmenin zirve noktasına doğru tırmandığı ve birbirine bağımlılığın arttığı süreçte olgunlaşmaya başlayan bu yeni çok kutuplu yapı, ‘Koalisyonlar Dönemi’ne girildiğini göstermesi açısından da önemlidir.

Koalisyon, farklı görüşteki çeşitli güçlerin belli bir amaçla oluşturdukları birliktelik veya farklı güçlerin işbirliğidir. Sistem analizinde koalisyon, güç dağılımı, güçlerin stratejik çıkarları, koalisyonların rekabet düzeyleri, ideolojik kutuplaşma seviyeleri, küresel liderlik değişim mekanizmaları, önceki koalisyon denemeleri gibi olgular, koalisyon oluşumunu ve varyasyonunu etkileyen yapısal faktörler olarak düşünülebilir.Tarih boyunca sistemlerin oluşumunda çeşitli koalisyonlar etkin rol oynamıştır. Aşağıdaki başlıkta, tepki çeken ABD politikaları ve sistemdeki söz konusu evrilme süreci tartışılmıştır.

 

DEVAM EDECEK!!!

 


SOĞUK SAVAŞ SONRASI OLUŞAN ULUSLARARASI SİSTEM VE COVİD-19 SALGINI SÜRECİ: