Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Ağustos,

YENİ SÜRECİN ADI ‘KOALİSYONLAR DÖNEMİ’: 2000 Sonrası Süreçte Asya’da Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan ve Japonya Gibi Büyük Güçlerin Yükselişi ve Sistem Üzerine Etkileri

Yukarıda geniş şekilde izah edildiği gibi 1990’ların başında SSCB’nin dağılması ile dünya güç dengelerinde ciddi değişiklikler olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası bölünen Almanya’nın birleşmesi, Sovyet ekseninden çıkan Balkan ve Doğu Avrupa ülkelerinin Batı yörüngesine girişi, dolayısıyla Varşova Paktı’nın dağılışı, NATO’nun yeni işlevi11 Eylül 2001 süreci ve yaklaşık bir yıl sonra 20 Eylül 2002’de resmen ilan edilen Bush Doktrini  gibi hadiseler hemen hemen bütün Batılı analizcilerin yorumlarında, ABD’nin küresel anlamda kontrol yetisine sahip olması noktasında tek kutupluluk temelinde isimlendirilen Yeni Dünya Düzeni döneminin başlangıcı şeklinde tasvir edilmiştir. Bu noktadan hareketle ABD’nin “Yeni Dünya Düzeni” söylemi, hem uluslararası sistemde bir değişim/dönüşüm sürecini anlatmakta, hem de uluslararası jeopolitika ve jeostratejide yeni açılımların ortaya çıkışını haber vermiştir. Aslında yeni süreç bir takım sorunları da beraberinde getirmekte gecikmemiştir.

 Özellikle ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında BM ile olan sorunlu ilişkisi, ABD Başkanı George W. Bush’un 11 Eylül olayından yaklaşık olarak bir yıl sonra -yani 12 Eylül 2002’de-  BM toplantısında yapmış olduğu unutulmaz konuşmasında, şayet dünya örgütü  (BM) acil bazı güvenlik sorunlarını çözebilme yetisinde değilse, ABD’nin bu sorunların üstesinden gelebileceği tehdidini savurmasıyla hepten sarsılmıştır. Zaten 2003 yılındaki ABD-Irak Savaşı başladığında ABD’nin BM  Güvenlik Konseyi ile olan yeni ilişkisinin portresini görmek de mümkündü. Öyle ki, ya ABD, BM Güvenlik Konseyi’ni -kendi politikalarını destekleyen- meşrulaştırıcı kurum olarak kullanma amacı gütmeye ya da kendisini BM’nin malum askeri kolu olma yükümlülüğünden sıyırmaya başlamıştır. ABD’de oğul Bush dönemiyle iktidara gelmiş olan Cumhuriyetçi ekip, ABD’nin gelişmiş olduğu kadar pahalı olan askeri savaş aygıtını artık BM’nin emrine sunmaktan kaçınarak daha çok kendi çıkarları için kullanmaya başlamıştır. Bu durum bir yönüyle, -İkinci ABD-Irak Savaşı (2003) öncesindeki çatışmalar da göz önüne alındığında, aslında kimin kimi araç olarak kullanabileceğinin münakaşası da olmuştu: yani artık Birleşik Devletler mi Birleşmiş Milletleri kullanacaktı, yoksa Birleşmiş Milletler mi Birleşik Devletleri?

Tartışmanın bir diğer boyutunu da NATO oluşturmuştur. Çünkü 1990’lı yıllarda NATO, kuruluş amaç ve konseptinden uzaklaşan bir görüntü sergilemeye başlamış ve neredeyse bir anlamda ABD’nin Avrupa’yı kontrol aracına dönüşmüştür. 1990 sonrasında ve hatta 2000’li yıllarda bile artık NATO yerine büyük ölçekli ABD çıkarlarının olduğu bölgelerde bir ‘gönüllüler koalisyonu’ (coalition of thewilling) kuruluvermiştir. Bunun en bariz örneği 2003 yılındaki İkinci ABD-Irak Savaşı sırasında ortaya çıkmıştır.

Bu süreç içerisinde gerek RF’nin gerekse Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) iç politikaya odaklanması ve dış politikada etken aktörler olamaması, 1991-2008 arası dönemde ABD’nin dünya jeopolitiğindeki hareket serbestisini fazlasıyla arttırmış ve tek kalan süper güç olarak ABD’yi küresel bir imparatorluk olma amacına doğru yöneltmiştir. Aslında, ABD’nin ‘yönlendirici liderliğindeki’ bu süreç, uluslararası sistemde bir ara dönemi veya bir geçiş dönemini ifade etmektedir. Nitekim 11 Eylül olayı ve sonrasındaki tarihsel süreç, ABD’nin önderliğindeki uluslararası yapının tek kutuplu olmadığını göstermiştir. Çok kutuplu dünya düzenine geri dönüşün simgesel olayı, 11 Eylül terör saldırılarından sonra ABD jeopolitiği ve jeostratejisinin –çok az kazanç ancak çok fazla yeni sorunla- Orta Doğu’da Irak’ta ve Orta Asya’da Afganistan’da zayıflamasıyla RF, ÇHC, Hindistan, Japonya ve AB gibi küresel lider olma potansiyeline sahip uluslararası aktörler; ABD’nin küresel rakipleri durumuna gelmişler ve bu yeni büyük güçler gerek bölgesel gerekse uluslararası konjonktürde stratejik açılımlarına ivme kazandırmışlardır. Oluşmaya başlayan bu çok kutuplu dünya düzeni, küresel anlamda dünyanın jeoekonomik, jeopolitik ve jeostratejik ağırlık merkezinin Batıdan Doğuya yani Atlantik’ten Pasifik yönüne kaydığı, küresel jeopolitik güç mücadelesinin ise artık Atlantik ile Afro-Avrasya (Afrika-Avrasya ekseni) coğrafyasında yaşandığı, enerji kaynaklarının ve güzergâhlarının daha da önem kazandığı, dinamik, dengeli ve çok aktörlü bir uluslararası yapıyı ortaya çıkarmaya başlamıştır. Ayrıca yine bu süreçte Güney Amerika Uluslararası Birliği (UNASUR), Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve GUUAM gibi yeni yapılanmalar ortaya çıkmıştır.

Büyük petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip olan RF’nin özellikle Putin yönetiminde kısa sürede yükselen petrol fiyatları nedeniyle ilerleyerek, ekonomisini düzeltmesi ve hızla büyüyerek bir refah ülkesi konumuna gelmesi de küçümsenmeyecek kadar önemlidir. Öyle ki, Putin, mevcut konjonktürün sağladığı imkânları değerlendiren akılcı politikalarıyla Rus finans rezervlerini,  1991 yılında 3 milyar dolardan 2009’da 430 milyar dolar gibi muazzam bir rakama taşımıştır. Çeşitli maden hazinelerine de sahip olan Putin liderliğindeki RF, enerjiyi dış politikasında ustaca kullanmış ve bunun sonucunda da Batı Avrupa’yı RF’nin –özellikle- doğal gaz ihracatına bağımlı hale getirmiştir. 2020 yılı itibarıyla Avrupa’nın yaklaşık yüzde 50 oranında RF’nin enerji ihracatına tabiri caizse göbekten bağlı olduğu bir gerçek vardır. Bu durum doğalgaz ve petrolün yerini alacak etkin yeni enerji kaynaklarının ortaya konulmasına kadar gelecek en az 20 yıl belki daha fazla bir süre de devam edecektir.

 

11 Eylül 2001 Sonrasında ‘8 Ağustos 2008’in ve 2008 Dünya ‘Ekonomik Krizi’nin Sistem Üzerine Etkileri

2000’li yıllar, Putin’li RF’nin yeniden oyun sahnesine çıkışına tanıklık ederken RF’nin eski uydularında ve yakın bölgesinde ABD’nin rahatça hareket etmesine duyduğu kaygıyı da artık açıkça dillendirdiği süreci başlatmıştır. Bunun en somut örneklerinden birisi, 10 Şubat 2007’de 43. Münih Güvenlik Politikası Konferansı’nda RF Devlet Başkanı Vladimir Putin’in -ABD’yi kastederek-bir ülkenin ‘dünyada tek yönetici hâkim’ olma çabasını eleştirmiştir.  Konferanstaki konuşmasında Putin, bunun sadece mevcut sistem içerisindeki herkes için değil, aynı zamanda hâkim güç için de zararlı etkiler doğurabileceğini savunmuş ve 1990 sonrası RF’nin ABD’ye karşı yapılmış olan en sert çıkışını dillendirmiştir. Konuşmasında Soğuk Savaş sonrası yaratılmaya çalışılan suni ve tek kutuplu yapının, tek bir egemen gücün, dünyayı tek başına yönetme sevdasına düştüğünü ancak bunda da başarılı olamadığını vurgulayan Putin, insanlığın tarih boyunca tek kutuplu dönemler geçirdiğini ve dünya liderliğini elde etme arzularına şahitlik ettiğini ancak bazılarının da bu arzusuna erişemediğini belirterek sert bir diplomatik lisanla ABD’yi eleştirmiştir. Konferansta sadece ABD’yi değil bütün Batı cephesini sert bir üslupla eleştiren Putin, bundan sonraki sürecin çok kutupluluğa doğru kaydığını ifade ederek, NATO, ABD veya AB gibi güçlerin kendi inisiyatiflerini kullanarak güç kullanımlarının yanlış olacağını, BM’nin fonksiyonunun ön planda tutulması gereğini vurgulamıştır. Konuşmasında Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı’nı da (AGİT) mevcut işleyişi bağlamında olumsuz bulduğunu hatta başarısız olduğunu belirtmiş ve bu teşkilatın gerçek görevini yerine getirmesi gerektiği konusunda Avrupalıları uyarmıştır. Putin, ekonomik alandan, güvenlik alanına bundan sonrası için RF’nin de artık önemli bir aktör olarak kendisini göstereceğini, üzerine basa basa ifade etmiştir.

Putin’in 43. Münih Güvenlik Politikası Konferansı’ndaki beklenmeyen sert çıkışı ABD’liler ve Avrupalılar arasında şok etkisi yaratmış hatta bazı analizcileri “Yeni bir Soğuk Savaş’ın başlangıcı mı?” noktasında düşünceye sevk etmiştir. ABD ve İngiliz medyası Putin’in açıklamalarına aynı sertlik ve kızgınlıkta tepki vermişlerdir. Ancak Avrasya’da gelişen hadiseler karşısında başta ABD olmak üzere Batı dünyası Putin’in aldığı tutum karşısında çok da etkili olmamıştır.

RF ile Gürcistan arasında yaşanan 8 Ağustos 2008 savaşı (8/8/8 Savaşı) her ne kadar bölgesel küçük bir savaş görünümü vermiş olsa da dünya politikası ve dengeleri açısından milat olarak nitelendirilebilecek yeni bir sürecin başlangıcının işaretini vermiştir. Zira söz konusu savaşa dâhil olan aktörler ve bu aktörlerin stratejik ve güvenlik eksenli hesaplamaları dikkate alındığında küresel ölçekte önemli sonuçlar ortaya çıktığı gözlemlenmiştir.

Gürcistan’daki Batı yanlısı rejimi ve hükümeti destekleyen başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin savaşın başlaması ile birlikte yapabildiği tek şey RF’yi çok da sert olmayan bir dille uyarmak olmuştur. Bu durum da ‘Rusya’yı kim durduracak?’ sorusunu gündeme getirmiş ancak uluslararası ortamın karmaşıklığı ve küresel dengeler göz önüne alındığında RF’yi durduracak dışsal bir faktörün olmadığı görülmüştür. Hatta savaş sırası ve sonrasındaki gelişmeler daha çok RF lehinde ve inisiyatifinde şekillenmiştir. Sebepleri ve sonuçları bakımından bir milat olarak değerlendirilebilecek olan bu savaşla birlikte 1990’lı yılların hemen ardından ortaya atılan tek kutupluluk esasında Yeni Dünya Düzeni adlandırmasıyla Amerikan üstünlüğünü ön plana çıkartan düşünce, 8/8/8 Savaşı’yla büyük ölçüde darbe yemiştir. Bu yüzden ülkelerin birbirlerine bağımlı bir şekilde geliştirdikleri ekonomik ilişkiler, aynı şekilde enerji ve uluslararası ilişkiler ağının bu kadar iç içe girdiği, küresel karşılıklı bağımlılığın giderek arttığı bir süreçte bundan sonraki dönemi yeniden Soğuk Savaş olarak adlandırmanın pek de mümkün olmadığını göstermiştir. Bu siyasi gelişmelerin yanı sıra 2008 dünya ekonomik krizi ve bu krizin ortaya çıkartmış olduğu vahim tablo ‘2008’ yılını sistem dönüşümünde önemli kılmıştır.

2011 yılında başlayan Suriye krizinde Moskova’nın bütün Batı dünyasını karşısına alarak takındığı dış politik tutum da önemlidir. Rusya’da gerek Çarlık gerekse Sovyet döneminde Rus dış politikasının önceliklerinden birisi Rusya’nın sıcak denizlere inmesi emelidir. Bu emeli, RF döneminde Doğu Akdeniz’de Suriye’de –Lazkiye ve Tartus’da- iki Rus askeri üssü ile Putin gerçekleştirmiştir.

2012 yılında  Karadeniz’in kuzeyinde Ukrayna’da ortaya çıkan kriz neticesinde, Putin’in 2014’de Kırım’ı RF’ye bağlaması ve Ukrayna’nın geri kalanı için de Batı dünyasını –gerekirse Ukrayna da ikiye bölünür şeklinde- açıkça tehdit etmesi ve Batı dünyasının bu tehdit karşısında pasif kalması, bölgesel bir güç olarak RF’nin Avrasya’da hareket serbestisini göstermiş olması bakımından önemli olmuştur. Bu yüzden Roserance’ın sistem tanımlaması mantığı ile hareket edildiğinde ‘2008-2019’ süreci önemlidir. Çünkü gerek 8/8/8 Savaşı gerekse 2008 dünya ekonomik krizi sistem analizinde ‘sistem’in dönüşümünü başlatan miladi tarih olarak değerlendirilebilir. Burada RF yeni büyük güç olarak varlığını göstermiş 8/8/8 Savaşı, aktörler arasında bozucu etki yaratmış ve aktörler artık karşı karşıya gelmişlerdir.

Soğuk Savaş sonrasında, Soğuk Savaş öncesi, sırası ve sonrasında sürekli yükselen ve kapitalizmin öncülüğünü yapan ve artık yorulmaya başlayan ABD karşısında sessizce yükselen ülkelerden birisi de ÇHC olmuştur.

Askeri anlamda ABD’nin büyük bir güce sahip olduğu konusu kabul edilebilir ancak diğer birçok alanda gücün dağılımının çok kutuplu olduğunu görmek gereklidir. Örneğin, 2000-2010 yılları arasında yaşanan gelişmelerle de çok açık bir şekilde görülmüştür ki, ABD yönetimi, AB  (AB içerisinde özellikle Almanya ve Fransa), Japonya, RF, ÇHC ve diğerlerinin rızası olmadan ticarette, antitröst ve mali düzenleme konularında kendi istediği konuları elde edemez bir duruma gelmiştir. 2007’de AB’nin GSMH’nın büyüme oranı ABD’den 1,5 kat, ÇHC’nin ABD’den 6 kat, Hindistan’ın ise 4 kat fazla olmuştur. Bu durum bu ülkelerin dünya GSMH’ndaki payının ABD’ye oranla artması sonucunu getirmiştir. 1970’ten başlayarak ÇHC, GSMH’sını 4 kat artırmış ve GSMH hacminde ABD ve Japonya dışındaki diğer ülkeleri geride bırakmıştır. Aynı dönemde ÇHC’nin dış ticaret hacmi 100 kat artmıştır. Bu artış ÇHC’nin dünya ticaretindeki payı açısından Japonya’yı geride bırakmasını da mümkün kılmıştır. Aslında ÇHC, DengXiaoping ile birlikte 1980’lerden itibaren hemen her alanda hızlı bir dönüşüm sürecine girmiş ve dışa açılma sürecini başlatmıştır. On beş yıllık müzakere süreci sonrasında 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) üye olması, ÇHC’nin ekonomik alanda dışa açılma girişimlerine hız kazandırmıştır. 8 Ağustos 2008 Pekin Olimpiyatları sırasında “Tek dünya, tek rüya” sloganıyla ÇHC yeniden uyanışının bir anlamda PR’ını yapmıştır. Aynı yıl patlak veren 2008 dünya ekonomik krizi sonrası süreçten kazançlı çıkan ÇHC, yüksek büyüme oranlarını devam ettirmiş ve pazar alanını genişletmiştir. Öyle ki, büyüyen pazarıyla ÇHC, Batı dünyasıyla gelişen bir karşılıklı-bağımlılık sürecine girmiştir. Özellikle ŞiCinping dönemiyle birlikte ÇHC, uluslararası sistem nezdinde önemli bir ‘revizyonist güç’ olarak tanımlanmaya başlamıştır. ÇHC, yükselen güç olarak dikkatleri üzerine çekerken 2000’li yıllar boyunca ‘barışçıl yükseliş’, ‘karşılıklı kazan-kazan’, ‘başka ülkelerin iç işlerine karışmama’ gibi politikalarıyla olayları dikkatle izleyen ve anında tepki vermeyen bir dış politika sürdürmüştür. Bölgesinde sessizce yükselişe geçen Pekin’in, 2008 sonrası süreçte Batı merkezli sisteme meydan okuyan alternatif adımlar atması, özellikle Washington’da rahatsızlık yaratmıştır. RF ile geliştirmeye çalıştığı işbirliği, Kuşak-Yol girişimi, ABD’yi karşısına alarak Afrika, Orta Doğu, Akdeniz ve Avrupa ile geliştirdiği işbirliği faaliyetleri, Batı merkezli sistemin kurumlarına alternatif olarak geliştirilen kurumlar ve askeri teknolojik kapasitesini güçlendirme çalışmaları, dikkatlerin ÇHC üzerine yoğunlaşmasına neden olmuştur. Pasifik bölgesinde ÇHC’nin ABD müttefiklerine yönelik askeri hazırlıkları da Washington yönetimini rahatsız eden gelişmeler arasında yer almıştır.  Gerek ekonomik gerekse askeri alanlarda ÇHC ile ABD arasında gerçekleşen ciddi rekabet süreci özellikle 2019 yılının ikinci yarısından itibaren Washington yönetiminin Pekin’e yönelik yaptırımlarıyla da açıktan açığa kendisini göstermiştir.

Dünya ekonomisinde söz sahibi konumda olan Japonya’nın ‘ekonomik mucizesinin’ ve ‘dört Asya kaplanı’ olarak nitelendirilen Hong Kong, Singapur, Tayvan ve Güney Kore’nin ekonomik sıçramalarının ardından ÇHC, bu ülkelerden aldığı ‘aydınlanmacı otoriterizm’ modelini başarılı bir şekilde kullanarak atılım yapmıştır. 2008 dünya ekonomik krizi sonrası süreçte dünya ekonomisinde liderlik artık yeni merkezlere doğru kaymaya başlamıştır. Hindistan örneği de önemlidir. 2008’de bir Hint ulusaşırı şirketi olan TataMotors Amerikan kuruluşu olan Ford’dan iki ünlü İngiliz şirketi Land Rover ve Jaguar’ı satın almıştır.

ÇHC’yi, kendi hinterlandında ABD’den daha çok endişelendiren ülke Hindistan’dır. Özellikle son yıllarda bölgede oluşmaya başlayan güç dengesi ve hegemonya mücadelesinde ÇHC, Hindistan’ı en büyük rakiplerinden birisi olarak görmeye başlamıştır. ÇHC’nin yükselişini kontrol altına almak ve dengelemek için Amerikan yönetimi Hindistan ile özel ilişkiler geliştirme çabası içerisine girmiştir. Öyle ki, ABD ile Hindistan arasında son dönemde stratejik önemde askeri iş birliğini de içeren çok sayıda ikili antlaşma imzalanmıştır. Pekin yönetiminin en büyük korkularından ve ekonomilerine yönelik tehdit olarak algıladıkları konulardan birisi de ABD menşeli şirketlerin üretim üslerini ÇHC’den Hindistan’a, Vietnam’a ve bölgedeki diğer ülkelere kaydırması olasılığı olmuştur. Aslında geleceğe yönelik, dünya üretiminin yüzde 30’una yakın bir paya sahip olan ÇHC’ye olan bağımlılığın tamamen ortadan kalkacağını düşünmek çok da gerçekçi bir yaklaşım değildir. Bu yüzden 2020’li yıllar boyunca ABD ile ÇHC arasındaki bu küresel rekabetin artarak devam edeceği öngörülebilir.

Yukarıda da ifade edildiği üzere 1929 dünya ekonomik krizinden sonra küresel ölçekli olarak yüzyılın krizi olarak adlandırılan 2008 ekonomik krizinden ABD ve Batı dünyası büyük çaplı etkilenirken, krizden başta ÇHC olmak üzere, Hindistan ve Japonya çok fazla etkilenmemişlerdir. Dolayısıyla bütün bu gelişmeleri görmezden gelerek genel tabloyu tek kutuplu Amerikan hegemonyası olarak isimlendirmek tutarlı bir yaklaşım olmayacaktır. Daha birçok alanda güç, artık çok geniş bir alana dağılmış devlet ve devlet dışı aktörler arasında karışık olarak örgütlenmiştir. Örneğin sadece AB bile 1990’ların ikinci yarısından itibaren, Batı bloğunda ABD liderliğini sorgulayan siyasal ve ekonomik güç olarak kendisini göstermeye başlamıştır. AB içerisinde özellikle Almanya’nın hemen her alanda artan gücü de gözle görülür hale gelmiştir.

Özetle denilebilir ki, 1991-2001 sürecini Soğuk Savaş sonrası ABD’nin önce Orta Doğu’da Birinci ABD-Irak Savaşı ile Basra bölgesine yerleşmesi, diğer taraftan Doğu Avrupa’yı yeniden dizayn etme gayreti, yine ağırlıklı olarak enerji nakil hatlarının güzergâhlarının belirlendiği bir ara süreç olarak değerlendirmek mümkündür. Ayrıca yine 11 Eylül 2001 olayından yaklaşık bir yıl sonra açıklanan Bush Doktrini ile ABD’nin büyük askeri gücüyle kıtalar arası operasyonlara girişmesi ancak bu girişimlerinde istediğini elde edememesi hatta –az kar ile- başarısız olması bundan sonraki sürecin nasıl gelişeceğine dair ipuçlarını da vermiştir. 2000’li yılların ortalarından itibaren somut bir şekilde ortaya çıkan gelişmeler, uluslararası sistemin konumu üzerine yeni tahliller yapılmasını zorunlu kılmış ve küreselleşmeniz hız kazandığı süreçte karşılıklı bağımlılık daha da çok artırmıştır.

 

XIX. yüzyıl entelektüellerinin hayallerindeki Paxoeconomica, belki de bu karşılıklı bağımlılıkla sağlanmıştır. Paxoeconomica kavramı ekonomik güçler arasında bir ateşkes sürecinin sağlanmış olmasını ifade eder. Bu düşünceye göre mal yoğunluklu değişim ve uluslararası ticaret, muhtemel savaşları engelleyerek barışa zemin oluşturabilecek en önemli unsurdur. Dünya ölçeğinde iktisadi liberalizmin desteklenmesi ve dış ticaretin teşvik edilmesi olgusu birçok açıdan ‘ulusal çıkarları’ birbirine bağlayarak ‘uluslararası çıkar’ haline getirecek ve böylece sistem ister istemez barışa yönelecektir. Bu öngörü, ‘karşılıklı bağımlılık’ olgusunu ön plana çıkartan neoliberal kuramcıların temel argümanı ile de örtüşmektedir. Yani özetle yeni süreç, ortak sorunların ve tehditlerin üstesinden gelebilecek çokuluslu koalisyonları da zorunlu kılmaktadır. Zira Dünya ekonomisinin ayırt edici bir özelliği, üretici güçlerin gelişiminin artık uluslararası şirketler şekline dönüşmesi ve devletlerarası ilişkilerin de bölgesel entegrasyon süreci şeklini alması da artık kaçınılmaz olmaya başlamıştır.

2019 yılı son aylarında ortaya çıkan ve 2020 yılında bütün dünyayı etkisi altına alan Kovid-19 salgını süreci uluslararası sistem değişimi veya dönüşümünde bir milat mıdır? Aşağıdaki başlıkta bu konu tartışılmıştır.

 

Küresel Ölçekli Etkisiyle Milat Olarak Değerlendirilen Kovid-19 Salgınının Uluslararası Sistem Üzerine Etkileri

Makalenin buraya kadar olan bölümlerindeki tartışmalardan da anlaşıldığı üzere birden bire ortaya çıkan bir krizin sistemi ani bir şekilde dönüştürmesi oldukça zordur. Çünkü Rosecrance’ın da belirttiği üzere sistem, bozucu girdiler bunun karşısında düzenleyici mekanizmalar ve çevresel kısıtlayıcıların etkisiyle belirli bir süreçte oluşur. Bu noktadan hareketle Kovid-19 salgınının hızla bütün dünyayı kısa sürede etkisi altına alması ve neredeyse salgın sırasında bütün insanlığı çaresiz bırakması süreci, dünya salgınlar tarihi açısından bir milat olarak görülebilir. Ancak sistem dönüşümü açısından bu sürecin bir milat olarak görülmesi, çok doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Çünkü yukarıdaki konu başlıklarında da ifade edildiği üzere Asya merkezli büyük güçlerin ortaya çıkmasıyla birlikte sistem zaten evrilme sürecine 2008 yılından itibaren girmiştir.

Her ne kadar konu ile ilgili net bir sonuca varılmamış olsa da XXI. yüzyıl itibariyle, uluslararası yapının çoğulcu sisteme dönüşümüne dair bir ‘farkındalık’ ABD Ulusal İstihbarat Konseyi’nin ‘Küresel Eğilimler 2025: Değişen Bir Dünya’ başlıklı raporunda da ifade edilmiştir. Rapora göre, 2025 yılına gelindiğinde, güç ekseni Batı’dan Doğu’ya doğru kayarken, devlet dışı aktörler de uluslararası sistemde önemli bir nüfuza sahip olarak, yükselen devletlerle birlikte sistemin çoğulculuğuna katkıda bulunacaklardır. Yine rapora göre, küresel çok kutuplu sistem olarak adlandırılan bu dönemde, ÇHC, RF ve Hindistan gibi ülkelerin Orta Doğu’da daha büyük roller alacakları öngörülmüştür. ‘Stratejik Vizyon: Amerika ve Küresel Güç Buhranı’ (Strategic Vision: AmericaandtheCrisis of Global Power) isimli 2011 yılında kaleme almış olduğu kitabında ZbignievBrzezinski de stratejik ve jeopolitik güç merkezinin Doğu’ya (Avrasya’ya) kaydığını kabul etmek zorunda kalmıştır.

Çalışmanın giriş kısmında sorulan sorulardan birisi ‘Küreselleşmenin üzerine oturduğu genel dinamikler Kovid 19 süreci ile birlikte daha mı çok sorgulanacak?’ şeklindeydi.

XXI. yüzyılla birlikte uluslararası şirketler tarafından artık bütün dünyada yatırım, finans ve ticaret akımını bir şekilde düzenleyen ekonomik ilişkiler sisteminin oluşturulduğu bir döneme girilmiştir. İşte bu sistemin sınırları içerisinde şu anda mevcut olan ve oluşmakta olan -ulus ötesi- güç merkezleri de yer almaktadır. Öyle ki, devletlerarası düzeyde gerçekleşen entegrasyon süreçleri, modern dünyada güç merkezlerinin artmasına yol açtığı gibi çok kutupluluğa da yardım etmektedir. Ayrıca özel teşebbüslerin uluslararasılaşması da bu merkezleri birbirine bağlamaktadır. Dolayısıyla modern dünyanın kutupları sadece teknolojik atılımlarla gelişen yoğun sanayideki büyük atılımlar sonucu değil, aynı zamanda yeni üretim ilişki şekilleri sayesinde karşılıklı olarak birbirlerine bağımlı hale gelmiştir. 

Tam da bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir: Güç, Batı kanadında olduğunda mevcut süreç – yani küreselleşme- devam ediyordu da gücün Asya’ya kayışında Doğu ve Batı arasında bir kopuş süreci başlayarak, küreselleşme etkinliğini yitirmeye mi başlayacak?

Elbette ki dünyanın geldiği nokta bunu imkânsız kılmaktadır. Mevcut şartlar altında son dönemde oluşmakta olan çok kutupluluk aslında nifak tohumları, karşıtlık ve cepheleşme de taşımamaktadır. Gelişmekte olan bu durum, her ne kadar yenidünya kutuplarını oluşturan çeşitli devletlerin –özellikle ABD- milli çıkarlarının uyuşmazlığı ihtimalini ortadan kaldırmasa da bir devletin tek başına diğer ülkelerle yüksek düzeyde çatışmasını da öngörmemektedir. Yani, gelişmekte olan çok kutupluluk ve oluşmakta olan yeni güç merkezleri arasındaki karşılıklı birbirine bağımlılık arasında mantıksal bir ilişki zorunluluğu oluşmuştur. Realist bakış açısıyla bakıldığında ‘tek kutupluluk’ olarak tanımlanan sistemde, egemen güç, elinde bulundurduğu askeri, ekonomik, kültürel vb. güç unsurlarını kullanarak devletlerarasındaki ilişkileri düzenleyen kuralları belirleyebilir ve belirlediği kurallara diğer tüm devletler tarafından uyulmasını zorlayabilir. Zira sahip olduğu güç buna imkân vermektedir. Ancak ABD’de özellikle Cumhuriyetçi yönetimlerin sergilediği çok da kabul görmeyen politikalar yüzünden bu kapsamda başarı elde edememiştir.  Örneğin, ABD’nin son dönemde özellikle Filistin konusunda ‘Yüzyılın Barışı’ adıyla takınmış olduğu İsrail yanlısı tavır, -Kudüs’ü başkent ilân etmesi- dünya üzerinde birçok ülkenin tepkisine neden olmuştur. Yine ABD, ‘Arap Baharı’ sürecinde başlayan, iç savaşa dönüşen ve büyük bir mülteci sorununa dönüşen Suriye krizinin çözümüne yönelik realist adımlar atmak yerine bölgede  gerek kendi çıkarlarını koruması gerekse barışçıl adımların desteklenmesinde isteksiz davranması,  sorunun çözümüne yönelik bölge ülkelerini harekete geçirmiştir. Öyle ki, bölge ülkeleri, Suriye krizinde ABD’nin içerisinde yer almadığı Astana, Soçi ve İstanbul konferansları sürecini başlatmışlardır.

Kovid-19 salgını süreci, sistem konusunda çeşitli görüşleri içeren tartışmaları gün yüzüne çıkartmış olsa da yukarıda anlatılanlar ışığında düşünüldüğünde sistem zaten, Kovid-19 öncesinde şekillenmeye başlamıştır. Özellikle 2008 sonrası, yukarıda da ifade edildiği üzere, ABD’nin karşısına Asya’dan RF, ÇHC, Hindistan, Japonya ve Avrupa’dan Almanya gibi güçleri çıkarmıştır. Yani güç dengesi bir döngü yaşayarak yeni büyük güçleri ortaya çıkartmış ve sistem daha gözle görülür şekilde ‘çok kutuplu’ yeni bir güç dengesi oluşturmaya başlamış ve zorunlu bir ‘Koalisyonlar Dönemi’ sürecine girilmiştir.

Nisan 2008’de Soçi’de imzalanan ‘ABD-RF Stratejik Çerçeve Bildirisi’ yukarıda anlatılanları desteklemesi açısından önemlidir. Bildiride iki devletin enerji alanında işbirliğinin önemli potansiyelinden bahsedilmiştir. RF-ABD bildirisinde: “Açıklık, şeffaflık ve rantabilite esasında, global enerji güvenliğini artırmak adına, ilgili bütün tarafların arasında ortaklığı güçlendirmek için diğer üretici devletlerle, tüketici devletlerle ve transit devletlerle işbirliği içinde çalışacağız.” vurgusu yapılmıştır.

Aslında buraya kadar anlatılmış olan bütün bu ilişkiler ağı sadece ekonomik temelli değildir. Çünkü artık dünya kamuoyu çok daha bilinçli bir şekilde küresel olarak hemen her ulusu ilgilendiren konularda –küreselleşmenin geldiği kaçınılmaz noktada-  koalisyona gitmenin zorunluluğunu benimsemiştir. Bu durum da uluslararası ilişkileri yeniden belirlemiştir.  Söz konusu karşılıklı ilişkiler, bütün güç merkezlerinin Kovid-19 salgını gibi yeni tehlike ve tehditlere, küresel ısınmanın önlenmesine, özellikle nükleer silahların yayılmasından uluslararası terörizme ve bölgesel sorunlara karşı birlikte hareket etme yani koalisyon halinde olma gerekliliğini güçlendiren unsurlar olmuştur.

Küreselleşme, 2020’li yıllarla birlikte öyle bir noktaya gelmiştir ki, etki boyutu ile gezegende yaşayan bütün ulusları ilgilendiren sorunların çözümüne yönelik ortak adımları atmak artık daha zorunlu hale gelmiştir. Örneğin, yıllardır kutuplarda devam eden buzulların erimesi, 2017 ve 2018 yıllarında ABD; 2019 yılında Avustralya’da ve akabinde 2020 yılında ise Çernobil’de başlayan ve büyük tahribata sebep olan yangınlar, dikkatleri küresel ısınmanın ve çevrenin önemine çekmiştir.

2015 yılı aralık ayında 195 ülkenin onayıyla kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi BMİDÇS (United Nations Convention on ClimateChange UNFCCC) Taraflar Konferansı’nda Paris Antlaşması olarak tarihe geçen, iklim değişikliğine karşı küresel çapta verilen mücadelede tarihsel bir dönüm noktası olmuştur. Antlaşma, 5 Ekim 2016’da küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 55’ini oluşturan en az 55 tarafın antlaşmayı onaylaması koşulunun karşılanması ile 4 Kasım 2016’da yürürlüğe girmiştir. Antlaşma aynı zamanda 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi SDK (Sustainable Development GoalsSDGs) çerçevesinde, gelecek kuşaklara daha istikrarlı, daha sağlıklı bir gezegen, daha adil toplumlar ve daha canlı ekonomilerin olduğu bir dünya bırakmak adına da önemli bir fırsat olarak görülmüştür. Yine 2008 yılı küresel ekonomik krizi esnasında G20 liderleri küresel bir müdahaleyi koordine etmişler, doğal afet olarak görülen tsunami veya salgın hastalıklar gibi diğer acil durumlarda birçok ülke koalisyon yaparak, gerekli kaynakları üretmek için bağış konferansları düzenlemişlerdir.

2019 yılı sonunda ortaya çıkan ve küresel düzeyde etki yaratan Kovid-19 salgını ve sonraki muhtemel belki daha tehlikeli salgınlar için de dünya uluslarının birlikte hareket ederek çözüm ve mücadele sürecini birlikte sürdürmeleri gelinen noktada artık kaçınılmaz görülmektedir. Öyle ki, Kovid-19 salgını küresel bir güç olarak ABD dâhil olmak üzere dünya üzerindeki büyük güçlerin tek başına üstesinden gelemeyecekleri bir krizi tetiklemiştir. Dolayısıyla bundan sonrası için uluslararası örgütler aracılığıyla uluslararası işbirliği için önemli bir talep ortaya çıkmıştır. 

Ocak 2020’de küreselleşmenin mimarlarını bir araya getiren Davos zirvesinde kapitalizmin içerisinde bulunduğu güven bunalımı, paydaşların kapitalizmi yine ekonomik eksenli olarak gelir eşitsizliği, küresel ekonominin durumu, sürdürebilir kalkınma gibi konuların yanı sıra özellikle teknoloji ve dördüncü sanayi devrimi ile öncelikli konulardan birisi olarak da çevre ve iklim krizi konusu tartışılmıştır.

Kovid-19 salgını sonrası gelişmeler ve bu yönde çıkan haberler de 2020 Davos zirvesini destekler mahiyette olmuştur. Öyle ki, Davos zirvesi sonrasında ortaya çıkan Kovid-19 salgını sürecinde Venedik’te turist teknelerinin yokluğu ve dükkânların kapanması neticesinde –Venedik’teki- kanallara balıklar, ördekler ve kuğuların geri dönmesi şeklinde yayımlanan haberler ile insanoğlunun çevreyi çok hor kullandığı, hayvanları yok ettiği teması işlenmiştir.  Ayrıca yine çevre ve iklim değişikliği ile ilgili uyarıcı çeşitli kısa metrajlı video, karikatür vs. gibi yayınların dünya çapında yayılması dikkat çekmiştir. Bütün bu ve benzeri gelişmeler Kovid-19 salgını sürecinde hem çevre sorunları ve iklim değişikliğine karşı farkındalığı hem de küresel dayanışma çağrısını ortaya koyması bakımından dikkat çekmiştir.

1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren teknoloji alanındaki gelişmeler küreselleşmeye gerek bilimsel gerekse sosyo kültürel açıdan da yeni bir boyut kazandırmıştır.

Çalışmanın giriş kısmında yer alan sorulardan birisi de ‘Dördüncü Sanayi Devrimi’nin küreselleşme üzerine etkisi ne olacağı ve küreselleşmenin dijitale kayıp kaymaması şeklindeydi. Bugün dünya üzerinde milyarlarca insanın mobil cihazlara bağlanmasının, eşi görülmedik miktarlarda işlem gücünün, depolama yeteneklerinin ve bilgi erişiminin ortaya çıkmasının sağladığı sınırsız imkânlar ortaya çıkmıştır. Bunun da ötesinde, yapay zekâ, robotik,  nesnelerin interneti, özerk taşıtlar, 3D yazıcılar, nano teknoloji, biyoteknoloji, malzeme bilimi, enerji depolama ve kuantum bilgi işlem gibi yeni teknolojik atılımlar XXI. yüzyıla damgasını vuran gelişmeler olmuştur. Bugün bu inovasyonların çoğu henüz emekleme aşamasında olsa da fiziksel, dijital ve biyolojik dünyalarda teknolojiler iç içe geçip birbirlerini güçlendirerek yol aldıkça gelişimlerinde bir sıçrama noktasına doğru yaklaşmışlardır. Bütün bu yenilikler de zaten Kovid-19 salgını öncesinde gerçekleşmiştir. Söz konusu teknolojiler artık sadece Batı tekelinde gerçekleşen buluşlar olmayıp ÇHC, Japonya ve Hindistan gibi Asya’da yükselen güçlerin de gelişim tekeline girmiştir. İnsanlık tarihinde ‘Dördüncü Sanayi Devrimi’ olarak adlandırılan dönem, başta uluslararası sistem başta olmak üzere, devlet içi yönetişim ve halkların lider tercihlerini de belirleme noktasında farklı bir noktaya dünyayı evirmiştir. Örneğin, ‘Dördüncü Sanayi Devrimi’ olarak da adlandırılan süreçte öyle bir çağın içerisine girilmiştir ki, artık yönetimlerin medya gücünü tekellerinde bulundurarak, algı yönetimiyle kitleleri yönetme olgusunun yerini, özgür ve serbest sosyal medya ağları sayesinde– çok seslilik eksenli ve farklı çözüm önerileri ile- toplumların, yönetimleri şekillendirme ve yönetme çağına girilmiştir. Kovid -19 salgını sürecinin yaratmış olduğu etkiyle özellikle sağlık temelinde uluslararası koalisyonlarla çalışmaların daha çok yoğunlaşacağı, bu konuda Dünya Sağlık Örgütü’nün daha çok ön plana çıkması, BM, AB, G8, G20 gibi örgütlerin de daha istekli bir şeklide küresel işbirliği zemininde çözüm üretecekleri bir döneme girilmiştir.

 

Sonuç Yerine

Bugün dünyanın değişik bölgelerinde çıkan savaşların çoğunu etnik ya da iç savaşlar oluşturmaktadır. Örneğin 1989’da Soğuk Savaş’ın sona erişinden XXI. yüzyılın başına kadar dünyanın 78 ayrı yerinde 116 silahlı çatışma meydana gelmiştir. Bunların 7’si devletlerarası, 20’si ise, yabancı müdahaleli ülke iç savaşları olmuştur. 2000 yılı sonrasında da söz konusu çatışma ve iç savaşlar daha çok artarak devam etmiştir. Kovid-19 salgını sonrasında söz konusu çatışma ve savaşların sonlanacağını iddia etmek çok iyimser hatta gerçekdışı bir yaklaşım olacaktır. Yani Kovid-19 sonrasında da uluslararası ilişkilerde ittifaklar, işbirliği ve dünyanın değişik bölgelerindeki çıkar çatışmaları devam edecektir.

Bir Sosyal Bilimcinin laboratuvarı tarihte gerçekleşmiş yaşanmışlıklar ve bu yaşanmışlıklardan elde ettiği tecrübelerdir. Bilinen tarihte insanlık, birçok salgın hastalıkla sınav vermiş ve bu salgın hastalıklar sırasında milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın bitiş döneminde 1918’de ‘İspanyol Gribi’ olarak ortaya çıkan salgında, dünya genelinde yaklaşık 50 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Bu rakam bir sonraki dünya savaşındaki insan kaybına yakındır. Öyle ki, insanlığı tehdit eden bu salgın bile ‘İnsancıllık’ olgusunu ön plana çıkartarak, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkışını engellememiştir. Kovid-19 salgını süreci de realist bakış açısıyla uluslararası ilişkilerdeki anarşik sistemi bitirmeyecektir.

Kovid-19 salgını, özelde devletler genelde ise uluslararası siyasetin dinamikleri üzerinde etkiye sahip olmakla birlikte söz konusu bu etki birden bire olmayacaktır. Her büyük kriz yeni lider/liderler çıkarma potansiyeline sahiptir. Kriz yönetiminde devletler ve o devletleri yöneten liderlerin tutumları önemlidir. Birinci Dünya Savaşı gerek sonuçları itibarıyla gerekse iki dünya savaşı arasında ortaya çıkan 1929 dünya ekonomik bunalımı, Avrupa’da faşist, totaliter liderlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Krizler büyük güçlere ya daha büyük prestij kazandırma ya da kaybettirme eğilimi de gösterirler. Örneğin 1956 Süveyş Krizi sırasında İngiltere, dünya üzerindeki büyük güç algısını yitirirken, Nasır’ı, Arap dünyasının en güçlü lideri olarak çıkarmıştır. Kovid-19 salgını krizi esnasında ABD’nin içerisine düşmüş olduğu negatif görüntü, dünya kamuoyu nazarında ‘süper güç’ algısına yönelik olumsuz etki yaratmıştır. ÇHC ise salgın esnasında bütün dünyaya göstere göstere Wuhan’da 6 gün içerinde büyük bir salgın hastanesi kurarak virüsü kontrol altına aldığını ilan etmiş, hemen sonrasında da bir kamu diplomasisi örneği sergileyerek Orta Doğu, Afrika ve AB ülkelerine yardım göndermeye başlamıştır. Ancak, bütün bunlar  ÇHC’nin bu eylemleriyle Kovid-19 salgını sonrası, birden bire küresel jandarma olarak ABD’nin giymiş olduğu –askeri botu- ayakkabıyı giyeceği ve bu rolü tek başına üstleneceği şeklinde okunmamalıdır.

Soğuk Savaş sonrası süreçte ortaya çıkan en büyük güç ABD oldu, ancak 2000’li yıllardan itibaren büyük çoğunluğu Asya’da olmak üzere yeni büyük güçler kendisini göstermeye başlamış ve bu da uluslararası sistemde çok kutuplu bir yapıyı daha görünür kılmıştır. Her geçen gün netleşmeye başlayan bu tablo elbette ki, kısa vadede Amerikan hegemonyası döneminin bittiği anlamına gelmemelidir. Yani Kovid-19 salgını ile yakın veya orta vadede ÇHC’nin ABD’nin yerine geçecek başat güç konumuna yükselmesi senaryosu en azından gelecek 10 yıl için gerçekçi değildir.

Makalenin giriş kısmında da ifade edildiği üzere, her ne kadar önemli olmuş olsa da milat nitelikli bir krizin, ani sistem değişikliklerine sebep olduğunu savunmanın çok da tutarlı olmadığı ancak bu tür krizlerin sistemi kodlama noktasında ipucu olması bakımından önem arz ettiği de göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla gelecek on yıl içerisinde büyük güçlerden oluşan çok kutuplu sistemin daha gözle görülür şekilde kendisini göstereceği öngörülebilir. ABD liderliğindeki Batı’nın yükselen ÇHC ve RF’yi Soğuk Savaş politikalarında olduğu gibi ötekileştirerek özellikle bu iki güce karşı yeniden güçlü bir Batı bloğu oluşturma düşüncesi de çok tutarlı görülmemektedir. Tarihte yaşananlardan ders çıkarılmak gerekirse Batı dünyasının artık kendisinden olmayanlara yönelik önyargılı ve tepeden bakışından kurtularak uluslararası işbirliğini teşvik edici adımlar atması gereklidir.

2008 yılından itibaren evrilmeye başlayan dönem, daha geleneksel ‘devletçi’ yaklaşıma geri dönüşü de pek mümkün kılmamaktadır. Elbette ki, her devlet özellikle ‘gıda güvenliği’ ve ‘sağlık hizmetleri’ başta olmak üzere her türlü krize karşı kendi yeterliliğini sağlamak zorundadır. Yeni sistemin oturmasına kadarki geçen süreçte zaman zaman gerginlikler ve/veya krizler mutlaka yaşanacaktır. Belki kısa bir geçiş dönemi olarak Batı ile Doğu arasında (özellikle ABD-ÇHC) karşılıklı kamplaşma neticesinde ‘kötü ilişkiler’ süreci de yaşanacaktır. Ancak küreselleşmenin zirve noktasına doğru tırmandığı ve birbirine bağımlılığın arttığı süreçteki 2000’li yılların ortasından itibaren şekillenmeye başlayan çok kutuplu yapı, ‘Koalisyonlar Dönemi’ne girildiğini göstermesi açısından önemlidir. Kovid-19 salgını, 2008 yılından beri dönüşmeye/değişmeye başlayan sistemi etkileyen başat aktör değildir. Çünkü değişim Kovid-19’dan çok önce zaten başlamıştı. Bir Fransız atasözü der ki: ‘Plus çachangeplusc’est la meme chose’ yani ‘Bir şey ne kadar çok değişirse o kadar aynı kalır’. Burada, ‘şey’ değil ‘şey’e giden yolların değiştiğini anlatmak ister.

 

Kaynakça

ARI, Tayyar, UluslararasıİlişkilerTeorisi, Alfa Yayınları, İstanbul, 2004.

ARIBOĞAN, Deniz Ülke, “GüvenliksizBarıştan, BarışsızGüvenliğe”  Kartal’ınKanatSesleri: ABD DışPolitikasında Yeni YönelimlerveDünya, Der. ToktamışAteş, ÜmitYayıncılık, Ankara, 2004, ss.38-64.

BAL, İdris, “BölgeselGüvenlikveTürkiye’ninStratejikÖnemi”, Ed.: İdris Bal, 21. YüzyıldaTürkDışPolitikası, AgamYayınları, Ankara, 2006,  ss.853-854.          

BROWN, Gordon  – BERGLÖF, Erik – FARRAR, Jeremy, “Now or Never for Global Leadership on Kovid-19” (7 Nisan 2020),https://www.project-syndicate.org/commentary/global-leadership-covid19-funding-for-developing-countries-by-erik-berglof-et-al-2020-,ErişimTarihi: 16 Nisan 2020.

BURCHILL, Scott, “Realism and Neo-Realism”, Theories of International Relations, (edited by), Scott Burchill and Andrew Linklater with Richard Devetak, Matthew Paterson and Jacqui True, London, 2001, pp.70-103.

BUZAN, Barry – JONES, Charles – LITTLE, Richard, The Logic of Anarchy: Neorealism to Structural Realism, Columbia University Pres, New York, 1993.

ÇAKMAK, Cenap, “South Ossetia Policy of Russia, Neo Self-Determination, and the Role of ICC”Bilge Strateji, C.1. Sa: 1, (Güz-2009), ss.71-100.

ÇEÇEN, Anıl, “Avrasya’daDünyaHegemonyaKavgası”, 2023 Dergisi, Sa:42, (15 Ekim 2004), ss.12-28.

EFEGİL, Ertan – MUSTAFAOĞLU, Neziha, “SoğukSavaşSonrasıUluslararasıSisteminYapısınaİlişkinGörüşlerÜzerine Bir Eleştiri” AkademikBakış, C. 2., Sa:4, (Yaz-2009), pp.1-25.

EMEKLİER,Bilgehan, “SoğukSavaşSonrasıUluslararasıSisteminAnalizi”, http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=698:souk-sava-sonras-uluslararas-sistemin-analizi&catid=113:analizler-sosyo-kultur&Itemid=151 ,Erişimtarihi: 4 Ocak 2012.

EMEKLİER, Bilgehan, “SoğukSavaşSonrasıUluslararasıSisteminAnalizi”, http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=698:souk-sava-sonras-uluslararas-sistemin-analizi&catid=113:analizler-sosyo-kultur&Itemid=151 , s.3, ErişimTarihi: 4 Ocak 2012.

GADDIS, John Lewis, SoğukSavaş: Pazarlıklar, Casuslar, Yalanlar, Gerçek, (Çev.: DilekCenkçiler), YapıKrediYayınları, İstanbul, 2008.

GILPIN, Robert, War and Change in International Politics, Cambridge: Cambridge University Press, 1981.

GİRGİN, Kemal, 21.Yüzyıl PerspektifindeDünyaSiyaseti, Okumuş Adam Yayıncılık, İstanbul, 2002.

GUZZINI, S., Realism in International Relations and International Political Economy, London, 1998.

DONELLY, J., Realism and International Relations, Cambridge, 2000.

GYATT, Nicholas, Another American Century? New York, Zed Books, 2000.

HAN, Ahmet K, “TarafsızıOlmayanSavaş Yeni MuhafazakârKomplo (?) ve Bush Doktrini”, Kartal’ınKanatSesleri: ABD DışPolitikasında Yeni YönelimlerveDünya, Der. ToktamışAteş, ÜmitYayıncılık, Ankara, 2004, pp.115-152.

HOLSTI, Kal J., International Politics: A Framework for Analysis, London, 1974, s. 92-96.

http://www.mfa.gov.tr/paris-anlasmasi.tr.mfa, ErişimTarihi: 16 Nisan 2020.

https://www.avrupa.info.tr/sites/default/files/2016-08/brochure_4_v2.pdf, ErişimTarihi: 16 Nisan 2020.

https://www.iklimhaber.org/turistlerin-yoklugu-venedik-kanallarini-canlandirdi/, ErişimTarihi: 19 Nisan 2020.

KANTARCI,Şenol, ‘Giriş’, PolitikPsikolojiBoyutuylaTürkDışPolitikası (1923-2000),Ed.ŞenolKanracı, Yayımaşamasında. 

KANTARCI, Şenol, “Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Sistemin Yapısına Yönelik Teori Eksenli Ampirik Yaklaşımlar: Yeni Sürecin Adı “Koalisyonlar Dönemi mi?”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, Yıl:8, Sa:16, (2012), ss.47-84.

KANTARCI, Şenol, “Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Sistemin Yapısına Yönelik Teori Eksenli Ampirik Yaklaşımlar: Yeni Sürecin Adı “Koalisyonlar Dönemi mi?”, Türkiye’de Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Alanında Güncel Tartışmalar, Ed: Osman Ağır, SeçkinYayınevi, Ankara, 2017, ss.237-274.

KAPLAN, Morton A., System and Process in International Politics, New York, 1957.

KAPLAN, Morton A., “Balance of Power, Bipolarity and Other Models of International Systems”, The American Political Science Review, Vol. 51, No. 3 (Sep., 1957), pp. 684-695.

KARATAŞ, Muhammed – ÇANKAYA, Eda, “İktisadiKalkınmaSürecindeBeşeriSermayeyeİlişkin Bir İnceleme” Mehmet Akif ErsoyÜniversitesiSosyalBilimlerEntitüsüDergisi, Yıl:2, Sa:3, (Güz-2010), ss.29-55.

KARATAŞ, Muhammed, “SosyoekonomikGelişmedeYapısalDeğişim” StratejikAraştırmalarDergisi, Sa:1, (Şubat-2003), ss. 169-190.

KAYADOR, Vakur, “DündenBugüneRusya; Rusya’nınGenelPolitikaları”, 2023 Dergisi, Sa:42, (15 Ekim 2004), ss.32-35.

KENNEDY, Paul, ‘The Next American Century?’, World Policy Journal, C.16, S.1, (Spring-1999), pp.52-58.

KEOHANE, R.O., and NYE, J.S., Power and Independence: World Politics in Transition, Boston, MA: Little Brown, 1977.

KOÇ, Yunus Emre, “Kovid-19 Sonrası Dönemde Çin’i Neler Bekliyor?”, https://www.setav.org/kovid-19-sonrasi-donemde-cini-neler-bekliyor/, Erişim Tarihi: 23 Nisan 2020.

KÖSE, Talha, “Pakistan-Hindistan Krizi: Yeni Küresel Jeopolitik Rekabetin İlk Düğüm Noktası”, https://www.setav.org/pakistan-hindistan-krizi-yeni-kuresel-jeopolitik-rekabetin-ilk-dugum-noktasi/, ErişimTarihi: 23 Nisan 2020.

KÜRKÇÜOĞLU, Ömer, Dünya’nınveTürkiye’ninYakınTarihi/ Yeni DünyaDüzeniArayışları: Küreselleşme, Eskişehir, 1998.

LIPSCHUTZ, Ronnie D., “SoğukSavaş’aYeniden mi Dönülüyor?”, http://www.kavkazcenter.com/tur/content/2007/03/03/2877.shtml, ErişimTarihi: 3 Kasım 2012.


SOĞUK SAVAŞ SONRASI OLUŞAN ULUSLARARASI SİSTEM VE COVİD-19 SALGINI SÜRECİ: ‘Koalisyonlar Dönemi’nin Sisteme Entegrasyonuna Dair Ampirik Bir İnceleme 2.Kısım