Yeni tip koronavirüs, COVID-19 salgını Çin Halk Cumhuriyeti’nin Hubei Eyaleti Wuhan kentinde ortaya çıkalı 100 günü geçmiş, Avrupa Birliği ve ABD sınırlarından gireli 70 günü geçmiştir. Ülkemize ise Mart ayının başında taşındığı düşünülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün 11 Mart 2020 tarihinde, COVID-19 salgınını küresel ölçekli salgın, pandemi ilan etmesi neticesinde dünyamızın içine girdiği çok-boyutlu yeni aşama ile birlikte, küresel çapta sosyal, ekonomik, finansal, politik, ve akabinde jeostratejik süreçlerde sapmalar, çalkantılar meydana geldiğini gözlemlemeye başladık. Öncelikle bu sapma ve çalkantıların nedeni üzerinde duracağım. Bunun için, İktisat Bilimi, Uluslararası İlişkiler Bilimi ile Bilgisayar Mühendisliği Bilimi ve Yapay Zeka Bilimi dallarının ortak araştırma konusu olan Risk ve Belirsizlik Altında Karar Verme Teorisi’nden faydalanmayı uygun görüyorum. Salgında 3 Nisan ile biten hafta ile 10 Nisan ile biten haftayı kıyaslamak istersek, bir haftada meydana gelen değişiklikleri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz. 2 Nisan 2020 tarihi itibarı ile dünyamızda kayıtlı vaka sayısı 1 milyona yaklaşırken, ABD’deki ise 200 bin sınırlarındadır. 10 Nisan 2020 tarihinde dünyamızda kayıtlı vaka sayısı 2 milyona yaklaşırken, ABD’deki ise 500 bini aşmıştır. Avrupa Birliği’nde kayda geçen vaka sayısı bir haftada 500 binden 800 bine ulaşmıştır. 2-10 Nisan kıyaslamalarını AB ülkeleri için parantez içinde sırası ile, (2 Nisan-10 Nisan) yazdım: Bunların içinde başlıcaları İtalya (110 bin-150 bin), İspanya (110 bin-170 bin), Almanya (70 bin- 125 bin), Fransa (60 bin-130 bin), Benelux ve İsviçre (50 bin-80 bin), İngiltere (30 bin-80 bin). Virüse yakalanan bir insanın ölme olasılığının P(Ö|V), (Burada P(.) olasılık ölçüsü, V: COVID-19 testi pozitif-olma durumu; Ö: ölme durumu) ülkelere göre dağılımı ise ABD’de %2,2’ den %4’e; İtalya’da % 10’dan %12,8’e; Fransa’da %6,7’den %10,5’e; Almanya’da %1,1’den %2,2’ye; Benelux-İsviçre’de %6’dan %9’a; İngiltere’de %7,1’den - %12’ye çıkarken İspanya’da %10 sabit kalmıştır. Ülkemizde ise bu olasılık %1,8’den %2,2’ye yükselmiştir. Bu rakamlar bize çalkantıların nedeni konusunda ipucu vermektedir. Ekonomik karar vericileri işledikleri enformasyon tipine göre sınıflandırdığımızda politika yapıcılar (siyasi karar alıcılar)-finansal piyasalar-reel ekonomi-hane halkları olarak düşünülebiliriz. i.) COVID-19 salgının bu minvalde yarattığı etkiler insanların çok az bilgi ve yüksek tehdit algılamasından başlangıç alarak, hane halklarını “belirsizlik altında karar verme” sorunu ile karşı karşıya bıraktığını söyleyebiliriz; ii.) finansal piyasalardaki karar vericiler de talep tarafının belirsizliği -hane halklarının kararlarından kaynaklanan- ile benzer şekilde belirsizlik altında karar verme sürecine girmişlerdir; iii.) politika yapıcılar ise, aksiyon alma pozisyonunda oldukları için bu salgının seyrini “risk” olarak yorumlayıp, “risk altında karar verme” yöntemlerine yönelerek, etkileri yönetebileceklerini düşünmüşlerdir. 

Halbuki hane hakları ve finansal piyasalardaki ekonomik karar vericilerin içine girdikleri “panik havası” “risk algısından” değil, ancak ve ancak “belirsizlik algısından” kaynaklanabilir. Bu yüzden, siyasi karar verme mekanizmaları tüm dünyada “risk=parasal aktarım aksaması ve borç-ve alacak zincirinin kırılması”, kredi kanallarının tıkanması düşüncesi ile öncelikle sorumluluğu Merkez Bankalarına bırakarak, parasal önlem-çözüm yolunu denemiştir: Şöyle ki, reel ekonomi içerisindeki birimler arasındaki nakit akışında, borç-alacak zincirinde meydana gelecek aksamaları önlemek için önlemler almış
lardır, kredi kanallarını daha da açmışlardır. Politika yapıcıların-hükümetlerin, finansal piyasadaki ekonomik ajanlar ve hane halkları ile aynı karar verme düzleminde buluşamamış olması, küresel çapta sosyal, ekonomik, finansal çalkantıların ana sebebini teşkil etmektedir.
 

Böylelikle kamuoyu ve akademik çevrelerde salgın sonrası dünyamızın toplumsal seyri açısından çeşitli sorular gündeme gelmektedir. Bu sorular, tek bir bilim dalının sınırlarını aşmakta, birçok bilim dalının perspektifinden ele alınmayı gerektirmektedir. Geleceğimiz hakkında bize ipucu verme imkanına sahip olan bu soruları başlıcalarını esas alarak sınıflandırırsam:   i.) küresel ekonomik-ticari ve finansal ii.) uluslararası ilişkiler iii.) küresel ve bölgesel güç diye nitelenen ülkelerin iç siyaseti iv.) devlet-birey ilişkisinin geleceği v.) sermaye-işgücü ilişkisi açısından ele alındığında çok-boyutlu küresel sistemin ne şekilde devam edeceği, küreselleşmenin sonuna mı gelindiği gibi sorular sıkça sorulur oldular. 

Bu sorular oldukça geniş bir bilimsel analiz alanına yayılmakta ve aynı ölçüde geniş yanıtlar kümesine ihtiyaç duymakta olsalar da, hepsi için “yeter bir ölçü” tespit edebiliriz. Dolayısı ile, bu 5 madde ile 
hatları çizilen geniş düzlemde ortak-yeter bir ölçü bularak, onları küresel ve bölgesel güç konumda olan/aday olan ülkelerin mevcut hükümetlerinin i.) politika ajandalarına, ii.) bu ajandanın salgın/salgın-sonrası ne kadarı ile uygulanabileceğine, iii.) ayakta kalabilecek hükümetlerin uluslararası kuruluşları geleceğine dair nasıl politika yapacaklarına uygulayarak yanıtlar arayabilir ve yolumuzu aydınlatabiliriz.

Bu yazım kapsamında ele aldığım konu ve onu şekillendireceğini düşündüğüm sorular çerçevesinde “hükümetlerin COVID-19 salgınını kendi ülkelerinde ve mevcut müttefik/iş birliği/birlik ülkeleri ile (dayanışma) nasıl yürüttüğünü” ortak-yeter ölçü olarak almayı uygun görüyorum. Bu soruyu ABD, Çin-Rusya, İngiltere, Almanya-Güney Avrupa ve AB, Türkiye için soracağım. Bu sorunun belli başlı ülkeler için yanıtı hem o ülkelerin hükümetlerinin ömrünü, dolayısı ile reel politik ajandalarının ve jeostratejik süreçlerinin geleceğini belirleyecek, hem de giriştikleri ittifaklar gözönüne alındığında bölgesel ve küresel paylaşım mücadelesindeki ağırlıklarının ne olacağını/sürüp sürmeyeceğini ortaya çıkaracaktır. Hatta başarısız olan hükümetlerden bazılarının politika sahnesinden çekileceğini de gözönüne almak gerekir ki ülkemizin önümüzdeki dönemde girişeceği uzlaşmazlıklar çözümünde taktik belirleme açısından bu bilgi hükümetimizin-politika kurullarımızın oldukça işine yarayabilir.
 

O halde kullanacağımı söylediğim ortak-yeter ölçü görevi gören soruyu alt başlıklara açarak, yukarıda sıraladığım, dünya siyasetinin önde gelen ülkelerine uygulamaya geçebilirim. 

Ülkeler salgınla mücadelede ne ölçüde başarılıdır? Sağlık politikaları kamuoyu nezdinde nasıl bir sınav vermektedir? Parasal önlemler sağlık politikasının başarısını artırmakta mıdır? Bu sorular salgının ne zaman tepe noktasına ulaşacağı ile sıkı sıkıya ilişkilidir.
 

ABD açısından bu soruları ele alalım: ABD’de ilk COVID-19 vakası Ocak ayı sonunda görülmesine karşın Mart ayı başında testler yaygınlaşmaya başlandı ve vaka sayısı olarak onlu rakamlara ulaştı. ABD genelindeki rakamlara bakarsak 10 Nisan 2020 ile biten haftada: Toplam 480 bin tespit edilmiş vaka, 17 bin ölüm, 10 bin yoğun-bakım. İktisadi yoğunlaşmanın yüksek olduğu 22 milyon nüfuslu New York Eyaleti’ne bakarsak aynı dönemde: Toplam 160 bin tespit edilmiş vaka, 5 bin entübe, 7 bini aşkın ölüm görüyoruz. Diğer ülkeler ile kıyaslamaya gidebilmek için New York Eyaletini baz almayı uygun görüyorum. Hastalığın yayılımı konusunda dinamik bir matematik model teşkil edildiğinde, tepe noktasına ne zaman ulaşılacağı konusunda bir öngörü yapmamız mümkün olabilir. Bu yazımın kapsamını aşsa da, hazırladığım dinamik modele göre uygun günlük test adedi bazında, New York Eyaleti’nde potansiyel tepe noktası 14-15 bin günlük vaka sayısıdır. ABD hükümetinin öngörüsü ve önlemlerdeki isabeti, aktüel tepe noktası değerinin 14-15 bin vaka sayısından ne kadar düşük seviyede oluşacağını belirler. Şöyle ki, günlük vaka sayısı potansiyel tepe noktası 14-15 bin değil de, 10 bin civarında tepe noktasına ulaşılırsa ve sonra azalışa geçerse bu ABD hükümeti için kısmi bir başarı sayılabilir. 6-10 Nisan haftası New York Eyaleti’nde ortalama 22 bin test yapılmış, ortalama günlük vaka sayısı da 9 bin’e çıkmıştır.  Dolayısı ile şunu söylememiz mümkündür, test sayısındaki düşüklük gözönüne alındığında New York Eyaleti henüz salgında tepe noktasına ulaşamamıştır. Yaklaşık 50 günlük salgın süresi zarfında test sayısının hala 25 bin civarında kalması, 22 milyon nüfusluk bir bölge için oldukça verimsizdir. Bununla birlikte New York Eyaletinde P(Ö|V), pozitif bir vakanın ölme olasılığı %5 civarında seyretmektedir ki, bu oran Almanya, Japonya gibi ülkelerin iki katından fazladır. Üçüncü bir durum ise, yoğun bakım hasta sayısının yüksekliğidir. Bu tablo karşısında ABD hükümetinin salgını yönetmekte geç kaldığı ve başarısız olduğunu söylemek doğru olacaktır. Hatta, 06 Ocak 2017 tarihli bir Pentagon raporunun1, küresel influenza salgını tehlikesine karşı, ABD halk sağlığını koruma sisteminin yetersizliği konusunda ABD hükümetini uyarmasına rağmen, gerekli önlemlerin alınmamış olması, söz konusu başarısız sağlık politikasını perçinlemektedir. 2019 yılında kişi başına sağlık harcamasında GSYIH oranı olarak en yüksek payı ayıran ABD, OECD sıralamasında2 kişi başına hastane yatağı bazında orta sıralardan daha da geride bulunmaktadır. Buna paralel olarak yoğun-bakım yatak sayısında da gerilerdedir.  ABD hükümetleri yüksek bütçeli sağlık yatırımı yapmasına ragmen halk sağlığı odaklı bir politika benimsememekte, ve orta-alt gelir düzeyindeki vatandaşlarının sağlık gereksinimleri konusunda sosyal politika izlememektedir. Özel hastaneler-özel sağlık sigortası temelli bir sağlık sistemine sahip olunan ülkede, orta-alt gelir grupları için (nüfusun %14’ü) sağlık giderleri karşılanamayacak kadar yüksek meblağlar tutmaktadır ve ancak acil serviste tedavi imkanı bulabilmektedirler. Bu yüzdendir ki, ABD vatandaşlarının bu kesimi salgın sırasında hastaneye gitmek için belirtilerinin ağırlaşmasını beklemekte, dolayısı hastaneye gittiklerinde yeterince geç kalmış olmakta ve yoğun-bakıma yatırılmak zorunda kalmaktadırlar. Bu durum, donanımlı hastanelerin ülkede homojen dağılmamış olması, solunum cihazı başta olmak üzere yoğun-bakım ekipman eksikliği sebebi ile P(Ö|V) - ölüm - oranlarını yükseltmektedir. Aynı şekilde, alt gelir gruplarındaki kötü beslenme şartları, diyabet hastalığı ile obezite yüksekliği ve bununla ilgili sağlık politikaları geliştirilmemiş olması da bu kötü oranları, özellikle de amerikan vatandaşlarındaki yüksek ölüm oranını beslemektedir3. Yukarıda yer verdiğim nedenlerden ötürü Sn. Trump ve hükümetinin salgını yönetmekte kayda değer hatalar yaptığını görmekteyiz. Bununla birlikte, “Yeniden büyük Amerika” şeklinde sloganlaştırılabilecek yaklaşımı ile ekonomik canlılığı bütün politikalarının merkezine alan Sn. Trump’ın, ABD tarihinde bir ilk olarak ekonomiyi kapatması ve kapalı kalma süresinin uzaması yaklaşan başkanlık seçimlerinde yeniden seçilme şansını da zora sokabileceği gözlemlenmektedir. Dolayısı ile salgın sonrası dönemde Sn. Trump ve hükümetinin güçlü kalıcılığı, kendi politika ajandasını sürdürmek açısından kamuoyundan ne ölçüde destek bulacağı tekrar değerlendirilmelidir. Bununla birlikte destek açısından Avrupa içerisindeki müttefiklerine salgın dolayısı ile yardımda bulunamadığı, hatta uçuşları yasakladığı da göz önüne alınmalıdır. Bu değerlendirme Sn. Trump hükümetinin kendi durumu görece zayıf iken ve Çin’in tıbbi desteği söz konusu iken; Çin ile başlatılan ve Faz-1’i imzalanan Ticaret Antlaşması’nın Faz 2 bölümü için ne kadar baskı yapabileceği tekrar hesap edilmelidir.

Avrupa Birliği açısından değerlendirdiğimde, analiz etmek için bir birlikten ziyade “parçalı bir yapı” karşısında bulunduğumuzu gözlemlemekteyim. Parasal önlemler dediğimiz Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) ilk etapta aldığı kredi akışını kolaylaştırıcı bankacılık önlemleri bir kenarda tutulursa; Avrupa Birliği’nin parçalı bir yapı olarak değerlendirilmesi mali politikalar ve sağlık politikaları çerçevesinde hükümetlerin ulusal yaklaşımlarından kaynaklanmaktadır. Şöyle ki, salgına Avrupa Birliği bütüncül bir politik yaklaşım ile girmemiş, aksine her ülkenin kendi başının çaresine bakması yaklaşımını benimseyerek birlik içerisindeki ülkelerin sınırlarını birbirine kapatmalarının yolunu açmıştır. Girişte verdiğim veriler gözönüne alındığında, İtalya ve İspanya için oldukça sıkıntılı bir dönemin söz konusu olduğu anlaşılır. 2008 yılı küresel finansal krizinin  İtalya ve İspanya bankacılık sisteminde meydana getirdiği tahribat henüz giderilmiş değilken, hane halklarının “belirsizlik altında” bulunmasından ötürü talebi minimize etmesi dolayısı ile i.) finansal piyasalardan reel ekonominin üretim süreçlerine ve üretim birimlerine sıçrayan durgunluk ve tıkanmayı, ii.) bunun neden olacağı işsizliği, iii.) hane halklarına sosyal yardımları ve sağlık sektörünün harcamalarını İtalya ve İspanya kendi başına çözemezdi ve de çözemedi. Çünkü, bu iki ülkenin bankacılık sektörlerindeki sorunlar 2008 krizinden kalmıştı, ve AMB sorunlu bankaların borçlarını “erteleyerek” bankacılık sektörünü rahatlatmıştı. Ancak ne var ki yukarıda saydığım 3 madde, parasal önlemler ile değil mali önlemler ile çözülmesi gereken sorunların yüküne işaret etmektedir. Halbuki ne İspanya hükümeti ne de İtalya hükümetinin bu 3 maddelik krizi aşabilecek bütçe disiplini ve geliri yoktur. Böyle olduğu için, yoğun bakım ekipmanı, solunum cihazı, maske, test kiti ve ehil sağlık personeli konusunda büyük yetersizlikler içine girmişlerdir. Bu ülkelerdeki ölüm oranla rının yüksekliği bu yüzdendir. Almanya ve Hollanda’nın başını çektiği “tasarruf sahibi” kuzey ülkeleri, İtalya ve İspanya hükümetlerinin mali yardım-destek ve sağlık ekipmanı yardım taleplerini reddetmişlerdir ve bu ülkeler Çin, Rusya ile işbirliğine gitmek durumunda kalmışlardır. Son bir hafta içerisinde Fransa’daki sağlık sisteminin de içinde bulunduğu sıkıntının giderek arttığının gözlemlenmesi ile, Avrupa Birliği maliye bakanları “salgın”ı sıradışı bir durum nitelemesine alarak nihayet, uzun müzakerelerden sonra 10 Nisan 2020 tarihinde  “mali açıdan zorda” olan üye ülkelere 540 milyar euroluk bir mali paket konusunda anlaşmaya varmışlardır.  Her ne kadar bu antlaşma sağlanmış olsa dahi, antlaşmaya giden süreçte İtalya ve İspanya kamuoyu için onur kırıcı olaylar-demeçler ve gelişmeler yaşandığı için, bazı Avrupa Birliği ülkelerinin önümüzdeki dönemde, “uyuttukları” ulus devlet politika reflekslerini uyandıracakları ve çok-boyutlu düzlemde uygulamaya koyacakları muhakkaktır. Bunun jeostratejik, jeoekonomik ve jeopolitik boyutları ile yansımaları hem bölgesel hem de küresel paylaşım mücadelesinde farklı etkilere sebep olacaktır. Çin ve Rusya’nın Avrupa Birliği siyasi karar verme mekanizmalarında meydana gelecek çatlak ve boşlukları kullanmaya başladıkları, salgın sonrası süreçte de özellikle enerji-ticaret alanlarında bundan faydalanacakları gözükmektedir. Bu durumun Akdeniz’e yansımaları ülkemizin de tarafı olduğu münhasır ekonomik bölge (MEB) tanımlama-uygulama-araştırma-işbirliği ekseninde, ilk fırsatta kendisini gösterecektir. Avrupa Birliği’de önümüzdeki dönemde kendisini ekonomik daralma ve yükselen işsizlik olarak gösterecek olan ve kamuoyunun sorgulaması-tepkisi ile karşılaşacak sosyal politikaların sürdürülebilirliği bulunmamaktadır. İngiltere’deki rakamlar ile birlikte Kuzey Atlantik gözönüne alındığında ortaya çıkan tablo: ABD hükümeti, İngiltere hükümeti ve AB hükümetlerinin genel hatları ile başarısız sosyo-ekonomik poltikalarıdır ve bu politikaları güden siyasi yaklaşımlar  geri plana itileceklerdir. Bununla birlikte yüksek işsizlik rakamları, AB kamuoyunda ırkçı söylemlerin de artmasına neden olacaktır. Lakin, Avrupa siyaseti sahip olduğu birikim ile ırkçı söylemlerin iktidara gelmesine ve uygulamaya yönelmesine müsaade etmeyecek olsa da, bu gündem bir süre Avrupa Birliği ülkelerini meşgul edecektir. Sermaye temelinde politikalar devam ederken, işgücü temelli politikaların şekil değiştireceğini, bireyselleşmenin toplumsallaşma önünde daha da güç kazandığını gözlemleyeceğiz.  Bununla birlikte, ırkçı söylemlerin iktidara taşınmasına engel olunabilmesi için iktidara yönelecek siyasi parti programlarında bir süredir görmezden gelinen ulus devlet sosyo-ekonomik yaklaşımlarının güçlendiğini göreceğiz. Bu aşama ülkemiz orta-dönemli jeostratejik planlarının uygulamada başarı kazanabileceği uygun koşulları oluşturabilir. Özellikle Libya-Doğu Akdeniz-Suriye ile Pakistan-Hindistan yaklaşımlarımızı bunun içerisinde görüyorum. Bireyselleşme-ulus devlet politikaları-küresel hegemonya yarışı, ABD ve Çin’in strateji zincirini oluştururken; ülkemizin ve bazı ülkelerin strateji zinciri ise bireyselleşme-ulus devlet politikaları-bölgesel güç olma yarışı şeklinde düşünülebilir. 

Çin hükümeti, tedrici önlemler ile salgın merkezini karantinaya aldıktan sonra, 2003 yılındaki SARS salgınına ait tecrübesinden de fayadalanarak, şeffaf olmayan yöntemler uygulamış olsa da, artık ülkesini normale döndürmeyi başarmış ve üretim çarklarını çalıştırmıştır. Salgından önce bıraktığı noktada, Kuşak-Yol projesi ve ABD’nin bu projenin ilerleyişini yavaşlatmak için ortaya getirdiği Ticaret Görüşmeleri Faz-2’de alacağı pozisyonu güçlendirmek istemektedir. Bu yüzden yumuşak güç dediğimiz yaklaşımı ile hem ABD hem de AB ülkelerine sıhhi yardım-destek ile yanaşmaktadır. Çin’in jeostratejik yaklaşımının başarıya ulaşabilmesi için, dünyanın küresel ölçekte ittifaklara ve birliklere değil, ulus devlet yapısına ve bu devletlerin karar alma mekanizmalarında müstakilliğine daha çok ihtiyacı vardır. Bu yapı Çin’in söz konusu stratejisinde kazancını maksimize eder. Bu yüzden salgın sonrası süreçte, küresel paylaşım mücadelesinde Çin’in eli salgın öncesine göre biraz daha güçlenmiştir diyebiliriz. Benzer avantajlar, bölgesel ölçekte ülkemiz için de geçerlidir. 

 

 

SALGIN SONRASI KÜRESELLEŞME VE JEOSTRATEJİK SÜREÇLER