*Denizaltıların en önemli avantajı ve silahı olan gizliliğe olağanüstü bir katkı sağlayacağı için HBT/AIP (Havadan Bağımsız Tahrik / Air Independent Propulsion) sistemini de stratejik bir kabiliyet olarak tanımlayabiliriz.

*Bir tank için zırh kalınlığı veya aktif koruma tedbirleri ne ise denizaltı için sessizlik de odur. Sanılanın aksine denizaltıların en caydırıcı yönü düşman konvoylarını torpido ile tehdit etmek değil gizliliktir.

Yeni Tip Denizaltı Projesi (YTDP) kapsamında üretilecek olan altı adet Reis sınıfı denizaltılardan ilki TCG Piri Reis (S-330) denizaltısı 22 Aralık, 2019 Gölcük Tersane Komutanlığı’nda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımı ile havuza çekildi. Aynı törende projenin 5’inci denizaltısı olan TCG Seydi Ali Reis’in de (S-334) ilk kaynağı Cumhur- başkanı Erdoğan tarafından temsili olarak yapıldı. Böylece Türk denizaltıcılığı ve Türk savunma sanayisi açısından son derece önemli olan bu yeni teknoloji ve onun getirisi olan stratejik güç çarpanının hayata geçirilmesi adına bir adam daha atıldı. Bu teknoloji, yeni nesil denizaltı tasarımının gereği olan havadan bağımsız tahrik sistemi teknolojisinin Reis sınıfı ile kazanılması ve MİLDEN ile sürdürülmesini içermektedir.

 BAĞIMSIZ TAHRİK SİSTEMİ NE DEMEK VE STRATEJİK ÖNEMİ NEDİR?

Askeri literatürde bir silah platformu nükleer silah taşıyamıyor ise “Stratejik Silah Sistemi ve Platformu” olarak nitelendirilter taşımasın ister nükleer güçlü, isterse dizel elektrik motorlu konvansiyonel denizaltılar olsun, genel olarak denizaltılar, nükleer başlık taşıyan 1000 km üzeri balistik ve seyir füzeleri, uzun menzilli ağır bombardıman uçakları veya uçak gemileri gibi stratejik silah platformu olarak görülürler. Konvansiyonel denizaltılar silahsızlanma anlaşmalarında stratejik silah platformu muamelesi görmese de tüm ülke ordularında stratejik değeri ve yeri vardır. Bu sebeple denizaltıların en önemli avantajı ve silahı olan gizliliğe olağanüstü bir katkı sağlayacağı için HBT/ AIP (Havadan Bağımsız Tahrik/Air Inde- pendent Propulsion) sistemini de stratejik bir kabiliyet olarak tanımlayabiliriz.

Alman U-214 sınıfı AIP sistemli denizaltıların Türkiye’ye yönelik ihraç versiyo- nu olan Tip 214TN denizaltıları Türkiye’de “Reis” Sınıfı olarak isimlendirilmekte olup denizaltıların tedarikine yönelik sözleşme Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) ile Alman HDW-MFI Ortak Girişimi arasında 2 Temmuz 2009’da 2,060 Milyar EUR bedel ile Yeni Tip Denizaltı Projesi (YTDP) adı altında imzalanmıştı. Ancak kredi sorun- larından dolayı ilk kaynak 28 Eylül 2015’te yapılabilmiştir. YTDP ile HBT/AIP kabiliyetli altı adet Reis Sınıfı denizaltının HDW Tersanesi tarafından sağlanacak teknik destek ve teknoloji transferi ile Gölcük Tersanesi Komutanlığı’nda inşasının planlandığı projeye göre; 2022 yılında Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığına teslim edilecek olan S-330 TCG Piri Reis denizaltısını sırası ile 2023 yılında S-331 TCG Hızır Reis, 2024 yılında S-332 TCG Murat Reis ve yine her yıl bir tane olmak üzere 2027 yılına kadar S-333 TCG Aydın Reis, S-334 TCG Seydi Ali Reis, S-335 TCG Selman Reis denizaltı gemileri takip edecek.

Havadan bağımsız tahrik sistemi (AIP) yakıt hücreleri dahil olarak Alman firmasından tedarik edilen denizaltının tasarımı da Alman firmasına ait olup         üretimi Türkiye’de yapılmaktadır. Tabii ki motor sistemleri de ithaldir. Bu açıdan denizaltı milli denizaltı değil, sadece büyük oranda yerli üretimdir. Ancak  içinde bazı milli sistemler de vardır ki info-grafiklerde görülmektedir. Proje kapsamında denizaltının beyni denebilecek Denizaltı Bilgi Dağıtım Sistemi HAVELSAN tarafından geliştirilmiştir. Ayrıca ASELSAN, AYESAŞ, STM, KOÇ, TÜBİTAK-BİLGEM ve MİLSOFT firmaları tarafından çeşitli sistemler ge- liştirilmiş ve uygulanmıştır.

Havadan bağımsız tahrik sistemine (Air Independent Propulsion /AIP) sahip denizaltı gemileri suyun altına iken gücünü elektrik üretiminden veya akülerden alıyor. Bu sırada dizel motorlar kullanılmadığı için personelin hava ihtiyacı dışında dizel motor için havaya ihtiyaç duymuyor. Su altında (şnorkel) veya üstünde yüksek hızda seyir sırasında dizel motorlarını kullanırken, düşük hızda sessiz seyir için AIP Sistemi’nden yararlanıyor. Sistemin bileşenleri şunlardır: PEM Yakıt Pili Modülü, silindir şeklindeki metal hidrid tüpleri, sıvı oksijen tankı ve kontrol ünitesi. Metal hidrid tüplerinde depolanan hidrojen ile sıvı haldeki oksijenin yakıt hücresi modülünde kimyasal reaksiyonu sonucunda oluşan elektrik enerjisi ile denizaltı su üstüne çıkmadan seyir yapabiliyor. Yani özetle denizaltı dizel motorun yakıtı olan motorin yanında tonlarca sıvılaştırılmış oksijen ve özel yakıt hücrelerinde hidrojen depoluyor.

Bu kadar tehlikeli kimyasalları depolamasına rağmen AIP teknolojisi, konvansiyo- nel yani nükleer reaktör barındırmayan denizaltılar için artık lüks sayılmıyor. AIP teknolojisinin su altındaki rekabetin gerekliliği olduğu günümüzde, denizaltının hava ile temasının olmadığı durumlarda bataryalara kıyasla çok daha uzun süre ve menzilde güç üreterek hem denizaltının sevkini hem de bataryaların doldurulması sağlamaktadır.

Klasik dizel elektrik denizaltılarına göre en önemli farkı AIP sistemlerinin denizaltı dalmış durumdayken de dizel motoru çalıştırmadan elektrik üretimi gerçekleştirmeleridir. Oksijen ve hidrojen sayesinde oluşturulan elektrik enerjisiyle bataryalar şarj edilmekte, tahrik sistemleri çalıştırılmakta ve elektronik ekipmana güç sağlanmaktadır.

AIP sistemine sahip olan denizaltılar, dünya genelinde nükleer tahrikli denizaltılardan sonra en stratejik denizaltı gemileri olarak kabul edilirler. Bunun iki sebebi vardır: Birisi daha sessiz olmaları, diğeri ise nükleer güçlü yani içindeki nükleer reaktörden güç alan denizaltılardan sonra en uzun süre su altında kalan denizaltılar olmalarıdır. Denizaltı Savunma Harbi (DSH) yani denizaltıların tespiti ve imhası açısından çok kritik öneme sahip olan düşük sesli seyir yeteneği ve uzun süre gövdesini veya hava alma şnorkelini su yüzeyine çıkarmadan seyir kabiliyetine sahip olan AIP sistemli denizaltılar aynı zamanda dünyanın en sessiz denizaltıları kabul edilmektedir. AIP teknolojisine sahip olan öncü ülkeler ise İsveç, Almanya, Rusya ve Fransa’dır. ABD, İngiltere ve Fransa donamalarında ise tüm denizaltılar nükleer güçlüdür.

KAVİTASYON NE DEMEK? DENİZALTIDAKİ SES KAYNAĞI NERESİDİR?

Denizaltı motorları ve içerisindeki diğer makinelerin sesleri, oluşturduğu vibrasyon hatta mutfakta kullanılan mutfak aletlerinin sesinden, personelin normal faaliyetleri sırasında çıkan gürültüye kadar çok çeşitli gürültü kaynakları vardır. Ancak özellikle savaş veya görev sırasında tam sessizlik istendiğinde bunların bir şekilde çeşitli yöntemlerle gürültü seviyesi azaltılabilir. Denizaltı motorunu kapatıp bataryalardaki elektrik enerjisi kullanılarak harekete devam etse bile hepsinden daha çok gürültü yapan yani harekete devam ettiği sürece sesi kısılamayacak olan bir parça vardır. Bu ses kaynağı denizaltının gövdesinde ve çok daha fazlası uskurda (pervanesinde) olu- şan kavitasyonun sebep olduğu ses yani, pervanesinden çıkan sestir.

Tüm savaş gemileri ve özellikle denizaltıların başının belası olan kavitasyonu azaltmak için son teknolojiler kullanılarak tasarlanan değişik tipteki pervaneler denenerek kavistasyon ile mücadele edilir. Çünkü her sınıftaki gemi/denizaltının hatta bazen gemi/denizaltının bizzat kendisinin bile akustik imzası ayırt edilebildiğinden uzman operatörler veya ABD donanması gibi yıllardır su altı hidroforları ve yüzen unsurlar sayesinde geniş bir akustik imza kütüphanesine sahip olan ülkeler okyanusun çok uzak mesafelerinde sesini duyabildiği gemi/denizaltıları sınıflandırabilir. Yeter ki pervane kavitasyon gürültüsü duyulabilsin. (Muavenet muhribi sebebi ile tazminat olarak verilen Knox sınıfı firkateynler denizaltı harbi amaçlı gemiler idi. Gelişmiş sonarları vardı. ABD sonarını bize verdi ama bu tehdit kütüphanesini yani elektronik/ akustik verileri bize vermeden gemileri hibe etmişti. Bunu kendince paylaşılmaz bir stratejik değer görmüştü).

Pervane suda hareket ettikçe çok hızlı döndüğünden geriye yüksek basınçta su basar ve arkada alçak basınç oluşur. Bu alçak basınç da suyun kaynama noktasını düşürdüğünden suyun buharlaşmasıyla oluşan kabarcıklar patlamaya başlar. Bu olay sürekli ve çok hızlı olarak gerçekleşir. İşte bu kabarcıkların durmaksızın ve yoğun olarak patlamasından çıkan ses gemi/denizaltının pasif sonar ile dahi duyulmasını, bulunmasını sağlar. Bu yüzden denizaltı tasarımları devir sayısını azaltarak çok kanatlı pervane yapımına yönelmiştir. Bu sesler pervane ve motora göre değişkenlik gösterdiğinden, sonar ve bilgisayar sistemleri tarafından analiz edilerek hangi sınıf gemiye ait olduğu tespit edilir. Denizaltıların suya indirilirken pervane kısmının kameralardan saklanmak amacı ile branda ile kaplanmasının sebebi de budur. Pervane tasarımının daha en başından düşman ülkeler tarafından bilinmesini önlemek amaçlanır.

Kavitasyona sadece pervanenin dönmesi değil, başka bölgeler de sebep olabilir. Daha az oranda da olsa gövdenin veya pervane gövdesinin üzerindeki pürüzler, çok küçük boyutlu girinti-çıkıntılar bile akış sırasında basınç düzensizliklerine, dolayısıyla kavitasyona neden olabilirler.

DENİZALTI ÇEŞİTLERİ NELERDİR VE DENİZALTILARDA SESSİZLİK NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?

1864 yılında Amerikan İç Savaşı’nda kullanılan Konfederasyon denizaltısı Hunley’in bir gemi batırması ile deniz savaşlarına yeni yeni dahil olan bu aktör ilk kez ken- dini ispatlamış oldu. Özellikle II.Dünya Savaşı ile donanmaların en stratejik silah platformları uçak gemileri ve denizaltılar olmuştur.

Kabaca denizaltıları sınıflandırmak gerekirse, ilk planda; nükleer güçlü (yani içinde nükleer reaktör olanlar) ile dizel elektrik motorlu olanlar şeklinde iki sınıfa ayırabiliriz. Nükleer güçlü olmayanlara genel olarak konvansiyonel denizaltılar denir. Konvansiyonel denizaltılara genelde dizel elektrik motorlu denizaltılardır. Dizel motorlar, elektrik motorları, çok sayıda bataryadan (pil) oluşan güç ünitesi grubu ile donatılmış bu denizaltılar yeni teknolojiler sayesinde Reis sınıfı denizaltılarımızdaki gibi ilave olarak AIP teknolojisini içeren yeni bir yakıt/enerji türüne geçmiştir.

Henüz dünyada çok az sayıda donanmada mevcut olan bu denizaltı tahrik sistemi/güç ünitesi, klasik dizel motorlara göre çok avantajlıdır. Su altında motor çalıştırmadan şarj yaptığı için daha sesizdir ve her şeyden önemlisi dizel motor için hava çekmeden ilerleyebilir. Çünkü enerjiyi motordan üretmek zorunda değildir. Şöyle ki bizim de kullandığımız klasik dizel elektrik denizaltıları günde bir iki kez dizel motoru çalıştırmak, dolayısı ile bataryaları şarj etmek için şnorkel çıkarıp motor  için hava çekmek zorundadır. Bu faaliyet bir de savaş şartlarında yapıldığında çok riskli hale gelir. Risk çok büyüktür ama denizaltı buna mecburdur. Eğer denizaltı şansız bir günde ise çok kısa bir kısmı su yüzüne çıkan metal şnorkel hava çekerken bir yüzey tarama radarına yakalanabilir veya denizaltı yüzeye çok yaklaştığı için bir deniz karakol/gözetleme/denizaltı harbi uçağının manyetik tespit cihazı tarafından tespit edilebilir. Denizaltının bulunduğu konum ile deniz dibinin normal manyetik alanı kıyaslandığında aradaki manyetik alan farkı denizaltıyı ele verir. Denizaltı bir kere yakayı kaptırdı mı artık kurt sürüsünü peşine takmıştır. Derhal bölgeye uçaklar veya ASW helikopterleri tarafından decoy denilen paraşütle bırakılan “Pin sesi” yayan cihazlar bırakılır. Ya da helikopterden salınan sonar cihazları ile aktif sonar mantığı ile denize “Pin sesi” gönderilir. Artık yeri tespit edilen denizaltı çok derine dalmaya fırsat bulamadan, hatta düşmanın teknolojisi yeterli ise derinde bile olsa düşman gemi, uçak veya helikopterleri için kolay hedeftir. Bugün uçak ve helikopterlerin dahi torpido atabildiği düşünüldüğünde durumun vahameti anlaşılır.

Ancak denizaltılar bu sebeplerden dolayı son derece temkinli hareket eder ve çoğu zaman kendi dost filolarındaki gemiler bile nerede olduklarını bilmez, bilemez. Nükleer güçlü ve balistik füze taşıyan denizaltılar (SSBN) altı ay su yüzeyine çıkmadan ve şnorkel çıkarma mecburiyeti olamadan seyir yapar ve personel için gerekli olan su ve havayı reaktör sayesinde deniz suyundan üretir.

Reis sınıfı yeni dizel elektrik denizaltılarımız ise klasik konvansiyonel denizaltılardan daha avantajlı olacaktır. Çünkü savaş durumundan isterse üç hafta yüzeye şnorkel çıkarmadan seyir yapabilir. Bu seyir maksimum süratte yapılamaz, onun için dizel motorları çalıştırması gerekecektir. Diğer denizaltılar gibi günde bir iki kez yerine, üç hafta sonra yerini belli edecek bir riske girecek olan Reis sınıfı bunu da personel hava ihtiyacı için yapacaktır. Ancak bir bölgede savaş/kriz anında bir denizaltının üç hafta yüzeye hiç çıkmadan saklanması bile olağanüstü stratejik bir kabiliyettir.

Sonuç olarak örnek vermek gerekirse, Tip-2014 TN/Reis sınıfı denizaltıların Türkiye kıyılarından dalıp, ABD’ye kadar su üzerine çıkmadan seyir yapacak kabiliyette olduğu iddia edilmektedir ki bu inanılmayacak bir şey değildir.

Her ne kadar termal iz de gün geçtikçe önem kazanmaya başlasa da akustik iz yani “Sessiz ve Derinden” tabiri boşuna söylenmiş bir tabir değildir. Bir tank için zırh kalınlığı veya aktif koruma tedbirleri ne ise denizaltı için sessizlik de odur. Sanılanın aksine denizaltıların en caydırıcı yönü düşman konvoylarını torpido ile tehdit etmek değil, gizliliktir.

Denizaltılar savaş gemileri ve torpido bırakan uçar unsurlar karşısında savunmasız veya diğer bir deyişle eşit şartlarda manevra yeteneği ve ateş gücüne sahip olmadığı için dezavantajlıdır. Sonara kolayca yakalanan, sessiz olmayan denizaltılar batırılması kolay bir taktik hedeftir. Batırılmasa bile yeri bilindiğinden sürpriz saldırı yeteneğini yani stratejik değerini kaybetmiştir. Oysa yeri bilinmeyen bir denizaltı ister nükleer güçlü isterse konvansiyonel denizaltı olsun stratejik bir silah platformudur ve bu gizliliği devam ettiği sürece denizdeki en büyük tehdittir. SSN ve SSBN’lerdeki nükleer reaktör güç grubu daha fazla ses üretir ve ayrıca büyük gövde ve pervanenin daha fazla kavitasyon etkisi vardır.

Denizaltıların stratejik önemi nükleer silahlar, nükleer reaktör ve balistik füzeler icat edildikten sonra adeta zirve yapmıştır. Bugün ABD, Rusya, Çin gibi ülkelerin caydırıcılığı nükleer silah sistemleri üzerine kurulmuştur. Stratejik Kuvvetler bünyesinde nükleer caydırıcılığın temeli, örneğin ABD için karadaki nükleer füze silolarının içinde bulunan Minuteman-3 ICBM’ler (Kıtalararası Balistik Füze) veya Rusya’nın uçsuz bucaksız ormanlarında saklanan TOPOL isimli 16 tekerlekli araç üzerindeki RS-24 vb. ICBM’leri değildir. İngiltere ve Fransa dahil belli başlı nükleer güçlerin caydırıcılığının temelini, nükleer reaktör gücü ile çalışan ve içinde çok sayıda savaş başlığı barındıran balistik füzeleri taşıyan SSBN’ler (Nükleer Güçlü Balistik Füze Denizaltısı) oluş- turur. Bu denizaltılardaki balistik füzeler, ICBM’lerden biraz daha kısa menzilli olsalar da yine kıtalararası uçacak kadar menzili olan denizaltından atılan balistik füzelerdir (SLBM). SSBN’ler dünyadaki en yıkıcı güce sahip silah platformudur ki matematik olarak hesap edildiğinde bu tartışılmazdır. Ancak SSBN’lerin stratejik öneminin veya nükleer gücün temelini oluşturmasının sebebi 20 x10 hesabı ile nerede ise 200 savaş başlığını 200 ayrı hedefe serpiştirecek olması değildir. Karadan da 20 adet ICBM ateşlenebilir ve bunlar aynı şekilde savaş başlıklarını (RV) Ortayol (dalış fazında) veya terminal aşama boyunca bırakabilir. Üstelik batma/ batırılma riski de yoktur. Sabit tesislerin topluca nükleer silahlar ile imhası söz konusu iken okyanusta gezen ve nerede olduğu bilinmeyen bir “Azrail” büyük tehlikedir. Mesele kısaca yine gizlilik, sessizlik, görünmezlikte kilitlenir.

Kısaca özetlemek gerekirse nükleer dehşet dengesi nükleer silahları hedefine ulaştıracak platform (Uçak, balistik füze, seyir füzesi, HGV vb.) sayısı üzerine kurulmuş gibi gözükse de en önemli ayağı çeşitli sensörler ile izleme ve erken uyarıdır. Yani ABD’deki bir füze üssünde Mimu- teman-3 silo kapağı açıldığında uydudan görülebilir. Aynı şekilde Rusya’dan bir füze ateşlendiğinde 1 dakika içinde ABD uyduları bunu fark eder. ABD denizaltılarına nükleer saldırı emrini vermek için E-6B isimli deniz kuvvetleri uçaklarından biri sürekli havadadır. Burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta ise saldırı karşısında bir nevi otomatik karşılıkta hedef olan yerin başkentler veya nükleer reaktörler veya petrol rafinerileri olmadığıdır. İlk hedef ikinci vuruş yeteneğini korumak ve düşmanınkini yok etmek için nükleer füze siloları veya üsleridir. Bu yüzden Ruslar ICBM’lerin bir kısmını TOPOL denen araçlarda gezdirir. İşte denizaltıların olağanüstü stratejik değeri burada ortaya çıkar. Siz saldırı karşısında düşman üslerini daha füzeler çıkış yapmadan vurabilirsiniz ama kıyınızın sadece 100 km uzağında 300-400 metre derinde aylardır pusuya yatmış ve 20 adet SLBM barındıran bir SSBN denizaltısının yerini kendi ülkesi dahi bilmiyorken, siz de bilemezsiniz. Dolayısıyla SSBN denizaltıları fırlatma derinliği olan yüzeye 20 metre kadarki derinliğe çıktığında Üçüncü Dünya Savaşı’nı bitiren veya devam ettiren veya kazanan veya caydırarak acilen ateşkes sağlayan yani altın gölü atacak silah platformudur.

Diğer bir örnek olarak Soğuk Savaş’ın sanıldığı gibi ABD-Rus denizaltılarının karşılıklı düşman gemileri hatta uçak gemilerini kovaladığı bir mücadele olmadığını söyleyebiliriz. Denizin altındaki tüm mücadele her iki tarafın SSBN denizaltılarının yerini tespit etmek için okyanusu arşınlayan SSN denizaltılarının mücadelesi idi. Yani yine sanıldığı gibi Üçüncü Dünya Savaşı’nda süper güçlerin denizaltılarının ilk hedefi uçak gemileri veya muhripler değil, nükleer caydırıcılığı yok etmek için SSBN’leri bulup yok etmek olacak.

Diğer bir tür ise biraz önce bahsettiğim SSN denizaltılardır. Bu kısaca SSBN gibi nükleer reaktörden güç alan ancak balistik füze taşımayan taarruz denizaltılarıdır. Yani, Reis sınıfından temel farkı nükleer reaktörden güç almasıdır. Tabi olarak bunlar dizel-elektrik denizaltılarından daha büyük ve yine SSBN’ler gibi 6 ay su yüzüne çıkmadan görev yapabilirler. 6 ay sonra liman yapmasının sebebi ise yakıt değil personelin gıda ve moral ihtiyacıdır. Dolayısıyla taşıdığı torpido ve seyir füzeleri ile donanma gemileri açısından denizlerin korkulu rüyaları da SSN’ler- dir. Taarruz/Saldırı denizaltısı denmesi sebebi gemilere, denizaltılara veya kara hedeflerine taarruz ettiği içindir. ABD gemileri Tomahawk seyir füzesi ve bizim denizaltılarımızda da kullanılan UGM-84 Sub-Harpoon gemisavar füzesi kullanır. Ruslar ise Kalibri füzelerini ve diğer gemi- savar füzeleri tercih ediyor.

Aslında dördüncü bir tür olarak SSBN gövdeli denizaltıların tamamen balistik füze yerine seyir füzesi doldurulmuş hale dönüştürülerek yine nükleer reaktörlü SSGN (Nükleer Güçlü Güdümlü Füze Denizaltısı) olarak isimlendirilmiş bir tür daha vardır. Ancak bu tür denizaltılar üç beş adet olup sadece ABD ve Rusya’da bulunmaktadır.

SSN’ler uzun süre yüzeye çıkmama ve silah kapasitesi olarak dizel-elektrik denizaltılarından daha avantajlıdır. Daha çok kıyı (derinliği az olan yerler) ve iç deniz platformu değil okyanus denizaltısı ola- rak görülür. Sığ denizlerde dizel elektrik denizaltılar tercih edilir. Nitekim ABD, İngiliz ve Fransız donanmaları askeri denizcilik doktrinine göre “Blue Water NAVY/ Okyanus Donanması” olmalarının da etkisi ile tüm denizaltıları nükleer güçlüdür. Ayrıca bu ülkelerin korumak zorunda oldukları çok sayıda iç deniz veya sığ deniz yoktur. Rusya ise “Green Water NAVY/ İç Deniz Donanması” olduğundan örneğin Karadeniz için Kilo sınıfı dizel elektrik denizaltılar üretmektedir. Çin ise “Blue Water NAVY” hayalleri kapsamında daha çok Tip-94 Jin sınıfı SSBN üretme gayretindedir. Daha önce belirttiğim gibi dizel denizaltılar ve özellikle Reis sınıfı gibi AIP olanların SSBN, SSN ve SGGN yani tüm nükleer güçlü olanlardan daha sessiz ve sığ denizlerde daha kullanışlı olduğu iddiası sebebi ile Çin konvansiyonel denizaltıları da en azından kıyı bölgeleri için üretmeye devam etmektedir.

Tabloda dikkatinizi çekeceği üzere dünya üzerinden nükleer güçle çalışan yani SSBN’si olmadığı halde konvansiyonel bir denizaltıdan SLBM fırlatma kabiliyeti olan tek ülke Kuzey Kore’dir. Ancak tek bir KN- 11/ Pukkuksong-1 SLBM’si taşıyabilir ki menzili sadece 2000 km civarıdır.

Tabloda ve aşağıdaki info-grafikte dikkat çeken diğer ülke ise İsrail’dir. İsrail donanmasında nükleer güçlü denizaltı yani SSBN veya SSN yoktur. AIP teknolojisine sahip denizaltılar ise mevcuttur. İsrail resmi olarak kabul etmese de gemiler Almanlara yaptırılırken torpido kovanı özellikle daha geniş yapılmıştır. Bunun amacı Popeye-2 seyir füzesini önce torpido kovanından torpido gibi, yüzeye varınca da koruyucu kapsül içinden çıkan füzenin motorlarını ateşlenerek su üstünde seyir füzesi gibi hedefine varmasıdır. Popeye-2 bizim hava kuvvetlerimizde F-4E 2020 Terminatör’lerin kullandığı Popeye-1’lerin daha gelişmiş versiyonudur ve nükleer savaş başlığı taşımak için yapılmıştır. Dolayısıyla İsrail de SSBN ve SLBM’si olmadığı halde denizaltı aracılığı ile nükleer saldırı kabiliyeti kazanmış bir ülkedir ki yukarıda saydığım denizaltıların gizlilikten ve sürpriz faktöründen ötürü stratejik önemi SLBM fırlatamasa da İsrail için de geçerli olacaktır.

Torpido kovanından taşıyıcı bir torpido kapsülü içinde füze atma kabiliyeti Reis sınıfı denizaltılarımızda da olacak. Mevcut Preveze sınıfı denizaltılarımızdan torpido kovanından basınçlı hava ile atılan sub-harpoon gemisavar füzesi (ABD) yüzeyine çıkınca kapsül kenarındaki civataları patlıyor, kapsül açılınca füzenin roket motoru ateşleniyor ve hedef gemiye doğru yol alıyor. İşte milli gemisavar füzemiz Atmaca’nın (geçen aylarda operasyonel olarak bir savaş gemimize yüklendi) Blok- 2 versiyonu veya yeni isimli bir versiyonu denizaltıda taşınabilme kabiliyetli olarak geliştirilerek Reis sınıfı denizaltılarımızda kullanılabilecek.

Özetlemek gerekirse, nükleer silahların saklamanın ve sürpriz saldırı yapabilmenin en emniyetli yolu denizaltılardan yapılmasıdır. Çünkü taarruz denizaltıları, su altı sabit mikrofon ağı, ASW görevli uçak, helikopter ve gemilere rağmen koca okyanusta bir denizaltının yerini bulabilmek samanlıkta iğne aramaktan farksızdır. Bugün balistik füze savunmasında dünya lideri olan ABD’nin bile New York’un sadece 100 km açıklarında 20 tane füze ateşleyip her birinde çoklu başlıklar sayesinde sadece 5-8 dakika gibi kısa bir sürede düşecek 100’den fazla nükleer başlığı daha uzaydayken veya terminal aşamasında önleyecek yeterli sayıda savunma sistemi veya anti-balistik füzesi yoktur. İşte bu sebeple yeri bilenen bir nükleer denizaltı tıpkı bir balistik füze üssü gibi stratejik öneme sahip ancak taktik hedef imhası usulleri ile yok edilecek basit ve kolay bir hedef iken, yeri bilinmeyen yani görevini doğru şekilde yapan bir SSNB dünya üzerindeki en stratejik, en çok korkulan ve stratejik güç çarpanları veya denge aktörleri içinde en önemli aktördür.

Tıpkı NATO, Rus, Çin denizaltıları gibi Türk denizaltıları da Karadeniz, Ege veya Akdeniz’de görev yaparken düşman gemilerini ve özellikle denizaltılarını bulmak ve izlemek ile görevlidir. Bir taraftan kendilerini saklamak diğer yandan bu sularda Rus, Yunan veya Doğu Akdeniz’de diğer ülke denizaltılarını tespit yani anlık yerlerini bilmek ve görev sırasında gelişen bir durumda (mesela Kardak krizi gibi) sorumluluk sahalarındaki tüm su üstü ve su altı tehditlerine karşı müdahale etmek, şekilde görev yaparlar. Dolayısı ile SSBN, SSN ve nükleer silah sahibi olmayan bizim gibi ülkelerin konvansiyonel denizaltıları da çok stratejik bir güç çarpanı olarak görev yapar. Çünkü denizaltının sürpriz faktörü deniz savaşlarında belirleyicidir.

Ancak denizaltıların tek görevi düşman donanma unsurlarını tespit ve batırmak değildir. Sorumluluk sahasına gizlice girerek, tüm suüstü ve sualtı platformların tespiti yanında, istihbarat ve keşif, özel operasyon timlerinin düşman kara sularına veya deniz üslerine sızdırılması, dost unsurların, filoların veya ticari konvoyların seyir güvenliğinin sağlanması vb. görevleri de yerine getirirler.

TÜRK DENİZALTI FİLOSUNUN AKDENİZ’DEKİ YERİ, MEVCUT DENİZALTILARIMIZ VE MİLDEN İLE KAZANILACAK KABİLİYETLER

Reis sınıfı ile MİLDEN projesi tamamen ayrı projeler ve denizaltılardır. Reis sınıfı Alman lisansı ve teknoloji transferi ile yerli üretim denizaltıdır. Yani milli tasa- rım değildir. MİLDEN ise tasarımı, geliştirilmesi, silah, elektronik, savaş yönetim ve sistemi ve güç sistemlerinin tamamen milli olduğu, yerli imkanlarla üretimi yapılacak, ilk milli ve yerli denizaltımız olacak olan ilk Türk/Milli Denizaltı Projesidir. İçinde düşük oranda ithal ekipman olsa bile bu durum değişmez.

MİLDEN yeni geliştirilen milli mühimmatlarımızı da kullanacak. NATO menşeli torpidolar ve deniz kuvvetlerimizin kullandığı Amerikan yapımı gemisavar Harpoon füzesinin denizaltı versiyonu UGM-84 Sub-Harpoon yanında hatta belki de onu yerine seri üretime yeni geçmiş, 200 km menzilli milli gemisavar füze Atmaca’yı kullanacak. Ayrıca milli ağır torpido AKYA ve geliştirme süreci tamamlanan milli torpido aldatma/karıştırma sistemi ZAR- GANA da bu denizaltıya entegre edilecek. Diğer yeni milli ürünler TORK isimli torpidoya karşı savunma torpidosu ve ORKA hafif torpido da MİLDEN ve muhtemelen Reis sınıfında kullanılacak yeni geliştirilmiş milli mühimmatlarımızdan.

Diğer bir stratejik kabiliyet ise Gezgin seyir füzesi olacak. Daha önce bahsettiğim nükleer güçle çalışan güdümlü füze (seyir füzesi) denizaltıları (SSGN) gibi, MİLDEN’in de Tomahawk muadili olarak geliştirilen ve henüz test atışları başlamamış milli uzun menzilli seyir füzesi Gezgin kulla- nabilecek. Özellikle Türk Donanmasının kara hedeflerine etki etmek için henüz baş topundan başla bir silah sistemi olmadığını ve Gezgin’in düşman kıyısına 800-1000+km mesafedeki denizaltımızdan fırlatılacağını düşünüldüğünde nasıl bir stratejik kabiliyet olacağı daha rahat anlaşılır.

Bu arada kara hedeflerine yönelik taarruz hususunda ilave bir bilgi olarak, ROKET- SAN’ın imal ettiği ve envanterdeki bazı topçu roketlerinin ve balistik füzelerin gemi güvertesinden ateşlenmesi için lançer uygulamaları üzerine çalışmalar başlamıştır. Yakında Çin ve İsrail örneğinde olduğu gibi, firkateynlerimizde veya TCG Bayraktar gibi geniş güverteli gemilerimizde bu uygulamaları görebiliriz.

MİLDEN için AIP sistemi tedariki kapsamında açılan ihalenin 400 KW’ya kadar güç üreten bir sistem olması düşünülüyor ve sistemi üretmek için talip olan firmalarımızın katıldığı ihalenin 2020 yılı içinde sonuçlanması bekleniyor. Buna Reis sınıfında kullanılan Alman malı hidrojen yakıt hücresi teknolojisinin milli imkanlarla üretilmesi hususunun da dahil olacağı tahmin edilmektedir. Çünkü “AIP Refuel” denen olay yani denizaltı liman yaptığında sıvı oksijen ve hidrojen yakıt hücrelerinin yeniden doldurulmasının bedelinin hayli yüksek olduğu biliniyor. Bu maliyetin düşürülmesi için bunun da yerli üretim olması lazım ki, yerli üretim ihalesi açılacağı söylenmektedir.

Türk Deniz Kuvvetleri denizaltı filosunun Akdeniz’deki gücüne gelince. Yeni yapılacak Reis sınıfı altı adet denizaltı ve gelecekteki MİLDEN’ler hizmete girdiğinde servis dışı kalacak olan Ay sınıfı denizaltılar olacaktır. Ancak şu an ki durumu ile bile, Türk Deniz K. denizaltı filosu Akdeniz’in en büyük denizaltı filosudur. Sub-Harpoon kabiliyetli Preveze ve sadece torpido kabiliyetli daha eski olan Ay sınıfı denizaltılarımızdan oluşan filonun tamamı 12 adettir. Bizi, 10 adet ile Fransız donanması izlese de tamamı nükleer güçlü SSN ve SSBN’lerden oluştuğu için Fransız denizaltı filosuna sayı üstünlüğümüz olsa bile kıyas etmek taktir edersiniz ki mantıksız olacaktır.

REİS SINIFI DENİZALTILARIN TEKNİK ÖZELLİKLERİ

Bu denizaltılarda NATO menşeili torpidolar yanında milli ağır sınıf torpido AKYA da kullanabilecek. Denizaltılarda dördü UGM-84A Sub-Harpoon Blok II gemisavar füzesi ateşleme kabiliyetine sahip 8 adet 533mm’lik (Mk48 ADCAP Mod6 AT) torpido kovanı mevcuttur. Seri üretimine başlanan Atmaca milli gemisavar füzemizin denizaltı versiyonu geliştirildiğinde onu da kullanacaktır.

Reis sınıfı denizaltıların teknik özellikleri ise şöyledir:

•        Uzunluk: 67,6 m

•        Yükseklik: 13,1 m (Periskop hariç)

•        Tekne dış çapı: 6,3 m

•        Su Çekimi: 6,0 m

•        Azami hız: 20+kt (Dalmış durumda), 10+ kt (Satıhta), 6+ kt (AIP ile seyir ya- parken), 12 kt (Şnorkel çıkarmış halde iken)

•        Azami menzili: 12.000 deniz mili (Sa- tıhta 6 kt sürat ile), 420 deniz mili (Dal- mış durumda 8 kt sürat ile), 1248 deniz mili (AIP devrede iken, 4 kt sürat ile)

•        Mürettebat: 5’i subay olmak üzere 27 kişi

•        Görev süresi: 84 gün

•        Sualtında şnorkel çıkarmadan kalma süresi: 3 hafta (ilave gün olabilir)

•        Su üstü deplasman: 1.845 ton

•        Su altı (dalmış halde) deplasman: 2.013 ton

•        Azami operasyon derinliği: 250 m

•        Test derinliği: 400 m

•        Gövde: Ferromanyetik çelik, HY-100 ve HY-80

•        Dizel Makina: 2 adet MTU 16V-396 (3,96 MW)

•        Jeneratör: 2 adet Piller Ntb56.40-10 (0.97 MW)

•        Ana Elektrik Motoru: 1 adet Siemens Permasin (2,85 MW)

•        Batarya Grubu: 648 adet (2 adet 324 Exide Technologies ürünü sodyum sülfür) batarya

•        Yakıt Hücresi: Siemens 2 adet BZM 120 (120 kW) Polimer Electrolite Membrane (PEM) Hydrogene Fuel Cell teknolojisi

•        Pervane: 7 kanatlı, skewback, sessiz, tek pervane

•        Yakıt Kapasitesi: 98 t F-76 Motorin, 1,8 t Hidrojen (30 Adet metal hidrid tüpleri), 15,3 t Sıvı oksijen

•        Yatma Yeri Kapasitesi: 30 Sabit + 10 Sökülebilir olmak üzere toplam 40 ya- tak

•        Tekne İnşaat Malzemesi: HY-100 / HY- 80 çelik sac.

 

Reis Sınıfı  Havadan Bağımsız Denizaltılarımız ve Stratejik Önemi