Barutun 10. yüzyılda icadı ateşli silahların tarih sahnesine çıkışının habercisi oldu. Dünya tarihinde geri dönülmez bir eşiğin aşılmasına sebep olacak bu silahların ilk örnekleri barutun da bulunduğu Çin’de 11. yüzyılda kullanılmaya başlandı. İlk örnekler son derece hantal ve etkileri az olsa da gelecekte ortaya çıkacak gelişmiş silahların habercisiydi.

Barutun ateşlenmesiyle ortaya çıkan gücün bir cismi istenilen hedefe göndermek üzere kullanılması insanoğlunun ateşe yeni bir şekilde hükmetmesi anlamına geliyordu ve bu fiile “ateş etmek” dendi. İlk örneklerden yola çıkılarak yapılan çalışmalar, ateşli silahların 14. yüzyılın başlarından itibaren Avrupa savaşlarında kullanılmasını sağladı. İlk topun 1346’da kullanılmasının ardından yüzyıl bile geçmeden top ve tüfek orduların ayrılmaz birer parçası olmuştu. Teknolojik gelişmeler sayesinde kullanımı kolaylaşan ve etkisi artan bu silahlar düşmanın etkisiz hale getirilmesi için kullanıcısına önemli avantajlar sunmaktaydı. Kılıç, yay, balta, mızrak ve benzeri gibi geleneksel silahlar uzun yıllar kullanılmaya devam etse de giderek sembolik araçlara dönüştü. Bunlar içinde sadece kılıç, kumanda etmenin simgesi olarak, varlığını korudu.

Avrupa’da yaşanan askerî ve teknik gelişmeler ateşli silahların çalışma ve üretim prensiplerini değiştirdi. Metalurji ve kimya endüstrisinin sunduğu yenilikler silahların namlu yapısı, ateşleme sistemleri ve kullanılan mühimmatların daha önceki dönemlere göre çok daha gelişmiş şekilde üretilmesini sağladı. Avrupa’da gelişen ateşli silahlar dünyanın diğer bölgelerine de ulaştı ve zamanla tüm orduların envanterine girdi. Kırım Savaşı’nda ilk defa çelik yivli namlular, konik mühimmat ve kuyruktan dolan silahlar görücüye çıktı. Söz konusu savaş aslında modern askerî teknolojinin de sergilendiği bir çeşit fuar alanı oldu. Telgraf haberleşmesi sayesinde savaşta kullanılan yenilikler kısa sürede dünya kamuoyuna da ulaştı. Savaşı takip eden yıllarda uluslararası fuarlar silah sanayisinin son teknoloji ürünlerini ilgililere ulaştırmaya devam etti. Alman silah üreticilerinin ürettiği silahlar Prusya ordusunun Avusturya ve Fransa karşısındaki savaşlarında kabiliyetlerini göstererek Avrupa’da Alman silah sanayisinin ününe ün kattı. Avrupalı üreticilerin silah üretimindeki başarıları ağır sanayinin gelişimiyle doğru orantılı olarak artmıştı. Ancak dünya silah piyasasındaki asıl hareketlenme Amerikan İç Savaşı sonrasında görüldü. Bu savaşı sürdüren taraflar ordularını güçlendirmek için Avrupa’daki silah üretimini detaylı bir şekilde takip etmiş, ulaştıkları bilgi ve tecrübeyi Amerikan teknikleriyle birleştirerek çok miktarda silah üretmişti. Amerikan sanayisi seri ve uygun fiyatlı üretimle birlikte standart ürünü de hedefleyerek bu sayede dünya silah pazarında bir rekabeti tetikledi.

Osmanlı İmparatorluğu, ateşli silahlarla Balkanlar’da tanıştı ve zaman içinde bu silahları kullanan Doğu’nun en etkili ordusuna sahip oldu. Bu ordunun ihtiyacı olan silahların ve kullanılan barutun üretiminde Osmanlı tesisleri önemli rol oynadı. Tophâne-i Amîre ve bu tesise bağlı diğer işletmeler 19. yüzyıla kadar ordunun ihtiyacını karşılayacak miktarda üretim yapabildi. Ancak dünyada yaşanan gelişmeler savaşın ve savaş araç ve gereçlerinin doğasını değiştirdiğinden Osmanlı tesislerinin kısa sürede yeni teknolojiye ayak uydurması mümkün olmadı. Kırım Savaşı’nda Britanya ve Fransa ile yapılan ittifak varlığından haberdar olunan modern silah ve mühimmatın yakından görülmesini sağladı. Kırım Savaşı’nda müttefiklerinin kullandığı silahlardan satın alan Osmanlı yönetimi Amerikan İç Savaşı’nın ardından da Amerikan silahlarını ithal etti. Modern silahların temininde hızlı hareket etmek mümkün olsa da aynı durum bu silahların ihtiyacı karşılayacak miktarda üretilmesinde söz konusu değildi. Osmanlı tesislerinin modernizasyonuna gayret edilmesine rağmen hiçbir zaman istenilen seviyeye ulaşmak mümkün olmadı. Yerli üretim ihtiyacı karşılayamadığından silah ithalatı bir zorunluluk olarak tercih edilmişti. Daha önceki dönemlerde de Avrupa’dan silah satın alınmışsa da miktarlar Kırım Savaşı’ndan sonraki alımlardan çok daha azdı. Top, tüfek, makineli tüfek ve tabanca ithalatı Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüz yılında devlet için yoğun bir mesai olarak devam etti. Ordunun ve kolluk kuvvetlerinin ihtiyacı olan modern silahlarının temini sürerken bu silahlara ait mühimmat ve teçhizat da ithal edildi. Osmanlı tesislerinde muadil/muaddel silah ve mühimmat üretimi her zaman devam etse de ihtiyaç hiçbir zaman yerel imkanlarla karşılanamadı. Aslında bu durum pek çok devlet için de geçerliydi. Örneğin Osmanlı ordusunda kullanılan Mauser tüfekleri yetmişten fazla ülkeye ihraç ediliyordu. Keza Krupp topları da nerdeyse bütün ordularda kullanılıyordu. Hatta bu sebeple Krupp’un sahibi ve kuyruktan dolan ilk çelik topun üreticisi Alfred Krupp’a “Top Kralı” denilmişti. Ancak bazı Osmanlı üretiminin kasıtlı olarak geri bırakıldığı ve ithalatın tercih edildiği iddiaları o dönemde de günümüzde de sürekli dile getirildi. Bu iddialar Osmanlı silah endüstrisinin geçmişteki gücü ve kapasitesinden yola çıkan, Osmanlı’nın ve Avrupa’nın yaşadığı değişimi görmezden gelerek yapılan yorumlardan ibaretti. Zira silah tercihleri ve yapılan alımlar incelendiğinde Osmanlı yönetiminin son derece pratik ve titiz çözümler bulduğu görülmekteydi. Söz konusu tercihleri ihtiyaçlar belirlemekteydi ve bu ihtiyaçlar karşılanırken askerî, siyasî, diplomatik ve ekonomik açıdan en doğru seçimler yapılmaya gayret edilmişti. Bu maksatla Kırım Savaşı’ndan itibaren Fransız, İngiliz, Belçika, Amerikan ve Alman üreticilerden büyük miktarda silah, mühimmat ve teçhizat satın alındı.

 

Kırım Savaşı sürerken alınan silahlar arasında Fransız tüfekleri ve bu tüfeklerde kullanılmak üzere Minie mühimmatı yer almaktaydı. Ayrıca aynı savaşta diğer müttefik Britanya’dan da kaliteli barut alındı. Bu silahları Avrupa üretimi toplar takip etti. İlk Krupp topu 1861’de satın alındı ve her geçen sene satın alınan miktar arttı. Avrupa silahlarının alımını Amerikan silahları izledi. İç Savaş sonrası ihtiyaç fazlası Amerikan silahlarını satın alan devletler arasında Osmanlı İmparatorluğu da vardı. Bu silahlar arasında tüfekler, tabancalar ve mekanik makineli tüfekler vardı. Snider, Whinchester, Colt, Smith&Wesson ve Gatling gibi Amerikan markaları Osmanlı envanterine girdi. İsmi türkülere konu olan Martini (Peobody, Henry vs) tüfeği de alınan Amerikan silahlarından biriydi. Bu alış-verişler doğrudan ve dolaylı olarak yapılmakta ve bazı Avrupalı üreticiler de zaman zaman ticarete dahil olmaktaydı. Sultan Abdülaziz döneminde başlayan bu ticaret çok uzun soluklu olmadı ancak yirmi yıl kadar sürebildi ve sonucunda 600.000’den fazla silah ve bunlara ait milyonlarca mühimmat satın alındı. Amerika’dan alımların durmasına Osmanlı hükümetinin ekonomik sıkıntıları ve üreticilerle yaşanan gerginlikler sebep oldu. Ancak muhtemel tehditlere karşı ordunun savaşa hazır tutulması gerektiğinden silah ihtiyacı devam ediyordu ve alımların ertelenmesi mümkün değildi. Bu dönemde devreye Alman silah üreticileri girdi. İki devlet arasındaki yakınlaşma alıcı ve satıcı için önemli fırsatlar doğurmuştu ve taraflar faydayı en üst seviyeye taşımaya gayret edecekti. Nitekim, 93 Harbi’den sonra giderek yalnızlaşan Osmanlı İmparatorluğu Almanya nezdinde yeni bir müttefike kavuşurken birliğini yeni tamamlayan Almanya İmparatorluğu da Osmanlı sayesinde Doğu’nun zenginliklerine ulaşma imkanını yakalayabilmeyi planlamaktaydı. Nitekim silah alımlarıyla güçlenen sıcak ilişkiler kısa sürede köklü bir askerî ittifaka dönüştü. 1882’ye gelindiğinde bir Alman Islah Heyeti, Osmanlı ordusunun modernizasyonu için İstanbul’a geldi.

 

Kesişen menfaatler büyük devletlerin birçok avantajının olduğu Osmanlı ticaret kanallarının Alman üreticilere ve satıcılarına açılmasını kolaylaştırdı. II. Abdülhamid döneminde gelişen Türk-Alman ilişkileri Osmanlı pazarında başlayacak Alman tekelinin de habercisiydi. Ordunun tüm sınıflarında Alman sistemine geçilmiş olması da Alman silah üreticilerinin -en azından psikolojik- bir üstünlüğünden söz edilmesinin yolunu açtı. Osmanlı topçusu farklı markalarda (Armstrong, Schneider, Erhardt vs.) topları tecrübe ediyor olsa da Krupp topçunun ana silahı oldu. Topçu sınıfında silah rekabeti Krupp’un yeni ve eski modelleri arasında yaşanıyordu. Bu silahlar alınırken stratejik mevkilerin tahkimi düşünüldüğünden özellikle Boğazlar’a önem verildi. Mevziye çakılı olan devasa toplar yerine daha küçük çapta toplar tercih edilerek tahkim edilen Çanakkale Boğazı’nda bu tercihin ne kadar isabetli olduğu Çanakkale Savaşı’nda görülmüştü. Hızlı ateş edebilen ve kolay yer değiştirebilen Osmanlı topçusu, düşman karşısında gösterdiği kararlılık sayesinde Çanakkale’yi geçilmez kılan unsurların başında gelmekteydi. 1861’den itibaren ithal edilen ve sayıları 3000’i aşan Krupp topları ülkenin her yerinde hemen her savaşta etkin olarak kullanıldı. Krupp’un topları Osmanlı ordusunda kullanılmakla birlikte bu silahların ve bunlara ait mühimmatın üretimi için de ciddi gayret sarf edildi. Krupp’tan sağlanan makine, ekipman ve personel desteğiyle özellikle top montajında önemli gelişmeler de kaydedildi. Ancak mühimmat konusunda ithalat ve yerli üretim hiç durmamış olsa da Osmanlı topçusu hiçbir zaman rakiplerinin sahip olduğu mühimmat miktarına sahip olamadı. Modern silahlarla donatılan Osmanlı topçusunun başarıları her savaşta sergilendi. Topçu sınıfı ordu içinde en teknik sınıf olarak önemini artırmıştı. Bu durum hem topçunun öneminin doğru anlaşılmasından hem de silahın çalışma şartlarının diğer silahlarla kıyas kabul etmeyecek derece teknik bilgiye ihtiyaç duymasından kaynaklanmaktaydı. Son dönemde Osmanlı topçusunun idarecileri Mühendishâne-i Berrî-i Humâyûn’dan yetişti ve bu subaylar en az rekabet ettikleri çağdaş ordulardakiler kadar kabiliyetliydi.

 

Osmanlı topçusunun silahları Almanya’dan alınırken piyadenin ve diğer askerlerin kullandığı tüfekler de 1887’den itibaren Almanya’dan alınmaya başlandı. Alman ordusunda da kullanılan Mauser markalı bu tüfekler çalışma prensibi açısından türünün en gelişmiş örneğiydi. Teknik açıdan birçok başka silaha da örnek olan Mauser tüfekleri için ilk Osmanlı siparişi 250.000 adet olarak verildi. Daha sonra çap değiştiğinden bu sipariş durduruldu ve teslim edilen “Büyük Çaplı Mavzerler” hariç olmak üzere bütün siparişler 7,65 mm çapında “Küçük Çaplı Mavzerler”e çevrildi. Bu çap tercihi daha sonra tüm diğer piyade silahları için de kabul edilen Osmanlı mermi çapıydı. Türk Mavzeri olarak adlandırılan bu tüfeklerin alımında Osmanlı-Alman yakınlığının etkisi olsa da Osmanlı yönetimi işini şansa bırakmadı. Tesis edilen muayene komisyonu siparişten hemen sonra Mauser fabrikasının bulunduğu Oberndorf şehrine gönderildi. Teknik açıdan donanımlı subaylar ve bunların maiyetinden oluşan muayene komisyonu üretimi, kalite ve sevkiyat sürecini denetlemekle görevlendirildi. İstanbul’a ulaştıktan sonra yapılan son muayene ve test atışlarını geçebilen tüfekler envantere alınarak ilgili birliklere dağıtıldı. “Mavzer” olarak anılan bu tüfekler, ilk günden itibaren kullanıcıları tarafından benimsendi ve Osmanlı piyadesinin ana muharebe silahı olarak kullanıldı. Mauser’den alınan tüfek sayısı 1 milyon civarındaydı. Bu sayıya Osmanlı tesislerinde üretilen Muaddel Mavzerler dahil değildi. Ayrıca yine yerel imkanlar kullanılarak eski silahlar tadil edildi ve Mavzer usulünde çalışacak şekilde yeniden üretildi. Mükerrer Ateşli Mavzer Tüfekleri, bunlara ait mühimmat ve ekipmanların satın alınması meselesi Osmanlı maliyesini oldukça zorlamıştı. Üretici ve temsilcileri Hüber Kardeşler (ki Hüberler Krupp’un da temsilcisiydi) zaman zaman şikayet etse de silahların sevki yıllarca sürdü. Vidinli Tevfik Paşa ve Mahmud Şevket Paşa gibi meşhur simaların görev yaptığı Oberndorf’taki silah muayene komisyonu da bu yıllar boyunca görevini sürdürdü.

 

 

Top ve tüfekten sonra geliştirilen makineli tüfeklerin öncüleri mekanik olarak çalışan Gatling ve Montigny silahlarıydı. Çok namlulu olarak üretilen bu silahlarda namlu sayısı 6 ile 37 arasında değişiyordu ve namlu çapları da 11 mm ile 12 mm arasındaydı. Osmanlı ordusunda da kullanılan bu silahlardan Montigny’nin Fransızca adından (mitrailleuse) dolayı sonraki tüm makineli tüfekler için “mitralyöz” tabiri kullanıldı. İlk örnekleri topçu silahı olarak değerlendirilen makineli tüfekler zamanla piyade silahı olarak kullanıldı. İlk tam otomatik makineli tüfek Hiram Maxim tarafından üretildi ve Maxim Makineli Tüfeği olarak adlandırıldı. Maxim yaptığı ticari iş birlikleri sayesinde silahını sürekli geliştirdi ve neredeyse tüm Avrupa orduları bu silahı satın aldı. Osmanlı ordusu için de satın alınan bu silahlarla birlikte Makineli Tüfek Bölükleri oluşturularak savaşlarda kullanılmaya başlandı. Alman üreticiler Maxim’in Alman versiyonunu üretince bu silahlar Almanya’dan alındı. Ancak MG 08 ve 09 tüfekler için namlu çapı 7,65 mm olarak tercih edilerek mühimmatta standardizasyon sağlanmaya çalışıldı. Bu silahlara ek olarak Hotchkiss ve Schwartzlose gibi makineli tüfekler de alınmasına rağmen Maxim Osmanlı makineli tüfekçilerinin ana silahı olarak kabul edildi. Osmanlı ordusunun makineli tüfekleri en etkili şekilde kullandığı savaş I. Dünya Savaşı oldu.

 

 

Silah teknolojisini yakından takip eden Osmanlı yönetimi topçu ve piyade silahlarının yanında tabanca ihtiyacı için de önce Avrupalı üreticilere başvurdu. Bu üreticiler içinde Belçikalılar eskiden beri ilk sırada gelenlerdi. Ancak zamanla diğer üreticilerden de silahlar alındı. Amerikan tabancaları -ki bu tabancaların tamamı revolver sınıfı toplu tabancalardı- İç Savaş’ta ve sivil kullanımda başarılarını ispatlamış olmalarının yanında seri üretim sebebiyle maliyetleri de düşük silahlardı. Osmanlı subaylarının, süvari sınıfının ve bazı topçu birliklerinin kullanımı için bu silahlardan satın alındı. Colt, Remington ve Smith&Wesson ilk tercih edilen silahlar oldu. Amerikan silahlarını Mauser’in icad ettiği yeni sistemde ürettiği tabancalar izledi ve bunlar bizzat padişahın isteğiyle satın alındı. Mauser’in sattığı tabancalardan biri çok farklı maksatlarla kullanılabilen c96 (1897) modeliydi. Bu silahtan 1000 adet sipariş edildi ve silah Osmanlı Mauser Tabancası olarak anıldı. Diğer modelse c96’ya göre daha küçük ve taşıması kolay olan 1910 7,65 mm çaplıydı. Bu tabanca daha çok subaylar tarafından tercih edilmişti. Tabanca ithalatında diğer bir toplu alım da Osmanlı polisi için yapıldı. Bu silahlar için J.M. Browning patentiyle üretim yapan Belçika FN seçildi. Bu silahlarda çap 9 mm ve 7,65 mm olarak belirlenmişti. Browning tabancalar tüm dünyada en çok satılan bireysel silahlardı ve Osmanlı polisi de uzun yıllar bu silahı kullandı.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun ithal ettiği modern ateşli silahların tümü devletin girdiği son savaş olan I. Dünya Savaşı’nda kullanıldı. Osmanlı askeri bu silahlarla birçok cephede önemli başarılar göstermesine rağmen savaşın sonucu beklenilen gibi olmadı. 30 Ekim 1918’de İmparatorluk fiilen son bulurken bu tarihten iki ay sonra Anadolu’da düşman işgaline karşı direnişler görülmeye başladı. Osmanlı silahları İstiklal Harbi’nin de silahlarıydı ve vatanını korumak isteyen Türk askerinin elinde maharetle kullanıldı. Kurtuluş Savaşı’nın sürdürülebilmesi için ihtiyaç duyulan silah ve mühimmatın çoğu Osmanlı birliklerine ait depolardan sağlandı. İstanbul ve Çanakkale gibi işgal altındaki bölgelerden de Anadolu içlerine silah ve mühimmat kaçırılması önemli bir lojistik faaliyet olarak gizli teşkilatlarca sürdürüldü. Savaş esnasında, özellikle düzenli orduya geçildikten sonra, silah ihtiyacı arttığından dışardan destek arandı. Sovyetler Birliği’nden satın alınan silah ve mühimmata Fransız ve İtalyanlar’dan alınanlar eklendi. Farklı çaplarda birçok silah türüyle sürdürülen mücadelede en önemli çaba çapların tadilatı olmuştu. Ankara ve çevresinde kurulan atölyelerde silahların ve mühimmatın tadilatı yapılırken yeni devletin silah sanayisinin temelleri atıldı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk’ün özel gayretiyle silah sanayinin sağlam temellere oturması için çalışıldı. Silah üretiminden söz etmek mümkün olmasa da özellikle tüfek ve topların tamirat ve tadilatı için gerekli yatırımlar yapıldı. Bu dönemde Almanya ve Çekoslavakya’ya teknik personel heyetleri gönderildi. Aynı zamanda bu ülkelerden az sayıda silah da alınmakla birlikte özellikle silah üretimi için makine ve ekipman alımına yoğunlaşıldı. Bu yatırımlar çerçevesinde alınan tezgah ve ekipmanlardan bazılarının bugün hâlâ kullanılıyor olması yapılan yatırımların oldukça isabetli olduğuna işaret etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş yıllarında bir kalkınma hamlesi kapsamında yerli silah sanayisinin de temelleri atıldı. Ancak Atatürk sonrası dönemde dünyayı etkileyen II. Dünya Savaşı, Türkiye savaşa girmese de kalkınma hamlesini olumsuz etkiledi. Savaş sonrası dönemde Batı Bloku içinde konumlanmaya kararlı olan Türkiye’nin bu tercihi Sovyet tehdidinden kaynaklanmaktaydı. Bu hususta dünyanın yeni güç odağı Amerika Birleşik Devletleri’nin desteğine başvuruldu. ABD yardımları Türk ordusunun envanterini de genişletti. II. Dünya Savaşı’nda kullanılan Amerikan silahlarından bazıları Türk ordusuna hibe edildi. M1 Grand Piyade Tüfeği ve komuta kademesi tarafından kullanılan Thompson makineli tabancalar bu silahların en görünür örnekleriydi. Bunlara ek olarak hafif toplar ve havanlar da Türk ordusuna hibe edildi. Türk askeri bu silahları ilk defa Kore Savaşı’nda kullandığında Türk-Amerikan ilişkilerinin de oldukça sıcak olduğu görülmüştü. Nitekim bu savaştan sonra Türkiye’nin NATO’ya girişi bu teşkilatın silah standartlarının Türk ordusu için daha ulaşılabilir olmasını sağladı. Bu dönemde yerli üretimden söz etmek mümkün olmasa da 1950’de kurulan Makine Kimya Endüstrisi Kurumu Genel Müdürlüğü, Türk savunma sanayinin en önemli aktörü olarak ortaya çıktı ve tüm diğer tesisler bu kurumun çatısı altında birleştirildi. MKE kurulduğu yıllardan itibaren her geçen gün gelişerek 70’li yıllarda Heckler&Koch patenti altında piyade tüfeği üretimine başladı. Bu üretimin yanında tabanca, makineli tabanca, makineli tüfek ve uçaksavar üretimini de çeşitli lisanslar altında yapan MKE, Türkiye’nin bugünkü kabiliyetlerinin de lokomotifi oldu. Günümüzde sürdürülen millî silah projelerinin başarısına söz konusu üretim alt yapısı önemli katkıda bulundu. Silah ve silah sistemi üretiminde Türkiye’nin kat ettiği mesafe devlet kuruluşlarının yanında özel sektörün de başarılı işler yapmasıyla mümkün oldu.

 

Türk savunma sanayisinin yıllar içinde kazandığı tecrübenin geleceğe aktarılması hayati derecede önemlidir. Bugün birçok ülkeye silah ve mühimmat satışı yapan Türk üreticilerin devlet tarafından desteklenmesi ve bu desteğin üretim kültürünün bir unsuru olarak yerleşmesi gerekmektedir. Ayrıca yapılacak bilimsel çalışmalar da artırılmalı, savunma sanayisinin ihtiyaçlarının karşılanmasına akademik destek sürekli hale getirilmelidir. Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada belirleyici role sahip bir ülke olmasının yolu askerî gücünün sanayi ile desteklenmesinden geçmektedir. Nitekim bu durum son yıllarda sınırlarımıza yakın bölgelerde yürütülen askerî harekâtlarda Türk üreticilerine ait son teknoloji ürünü harp araçlarının başarısıyla teyid edilmiştir.

 

 

OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E TÜRK ORDUSUNDA MODERN ATEŞLİ SİLAHLAR