Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Haziran,

Ortadoğu denildiğinde aklımıza farklı konular gelir. Bu konular farklı farklı düşüncelere sevk eder bizi. Her olgu farklı anlam ifade eder. Mesela haritaya batığımızda tam ortada Kudüs bulunmaktadır. Müslümanlar için kutsallığı farklı, Hristiyanlar için farklı, Yahudiler için çok çok farklıdır. Mesela Arap yarımadasının durumu da böyledir. Aynı şekilde Akdeniz’in anlamı da çok farklıdır. Yunanistan’ı bile bir anda komşu yapar Ortadoğu’ya.

Bu topraklar kadim dünyanın tam merkeziydi. Dinler Tarihi burada başlar, insanlık ile hikayeler burada başlar, Haçlı Seferleri buraya yapılmıştır, “Bereketli Hilal” buradadır, ilk antlaşma burada yapılmıştır. Görüldüğü gibi Ortadoğu herkeste farklı anlamlar ifade etmektedir.

Her millet ve her devlet için de farklı anlamı vardır. Biz Türkler için yüzyıllardır adalet dağıttığımız, ata yadigarı, güzel dinimizin doğduğu kutsal topraklar.  Harita incelendiğinde, atalarımızın at koşturmadığı, kılıç sallamadığı, eser bırakmadığımız toprak parçası yoktur. Kölemen ve Memlûk Devleti ile Mısır ve Suriye’yi, Selçuklu Devleti ile Irak’ı, Osmanlı Devleti ile tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı yüzyıllarca adalet içinde yönettik. Bizim çıktığımız toprakların geldiği durum herkes için kanayan bir yaradır.

Osmanlı Devleti nihayete erip yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulunca emperyal güçler emellerine ulaşamamış oldular. Mesela yıllarca emek verdikleri ve Osmanlı Ordusu’na ihanet ettirdikleri Ermeniler’e bir devlet hediye edemediler.  Diğer bir ulaşamadıkları emel de kendileri için çalışan Kürt aşiretlerine hediye edemedikleri Kürt devleti idi. Kürt devletinin kurulamamasının en önemli sebebi, yüzyıllardır birlikte yaşadıkları Türk devletine ihanet etmeyen Kürt aileler idi. Bu husus gelecek yıllarda da bu bölgenin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde kalmasını sağlayacaktı.

 

Bu bölgenin dengesini bozacak veya dengesini sağlayacak iki devlet göze çarpmaktadır. Birincisi İran diğerinin ise Mısır olduğu değerlendirilmektedir. Emperyal güçler bu bölgede bir hedefe ulaşmak istediklerinde bu iki devleti emelleri uğrunda yönlendirip, istedikleri eylemi yaptırabilmektedir. Mesela Doğu Akdeniz’de dengeleri Mısır üzerinden bozmuşlardır. Irak’ın parçalanmasını ise İran üzerinden yapmışlardır.

İran, yüzyıllardır bulunduğu bölgede hüküm sürmüş ve çeşitli yönetim değişiklikleri yaşamıştır. En son yaşanan değişiklikler ile molla rejimi iktidara gelmiş ve batı ile gerginlikler baş göstermiştir. Akabinde komşusu Irak ile 8 yıllık uzun bir savaşa girmiş ve milletin kaynaklarını emperyal güçlerin çıkarları uğruna harcamışlardır. Bu süreçte Irak’ta tükenmişlerdir.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra, dünya hâkimi olma yolunda hamle yapmak isteyen ABD’nin, kaynakları tükenmiş olan Irak’a saldırması çok kolay olmuştur. Irak iki aşamalı olarak işgal edilmiştir. Birinci aşamada Kuveyt (yani petrol) kurtarılmış, ikinci aşamada ise Irak haritası değiştirilmiştir.

 

İran milisleri ikinci aşamada aktif rol oynamış ve Saddam sonrası dönemde de başbakanlık makamı ile ödüllendirilmişlerdir. Ayrıca bazı kesimler tarafından terör örgütü olarak görülen İranlı Milisler tarafından desteklenen Haşdi Şabi, IŞİD terör örgütü ile resmi olarak savaşan örgüt statüsündedir.

 

Bölgenin dengesi üzerinde oynanan diğer devlet de Mısır’dır. Nasır tarafından, İngiliz Hakimiyeti döneminde bir başkaldırı yapılmış, Süveyş Kanalı millileştirilmeye çalışılmış ve böylece İsrail Devleti, Mısır topraklarını işgal etmiştir. Bakıldığında Arap Milliyetçiliği körüklenmiş gibi gözükse de karlı çıkan Emperyal Güçler olmuştur.

Tarihin her aşamasında olduğu gibi son dönemde de bölgede aktör olmak isteyen birçok devlet vardır. Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri bunlardan birkaçıdır. Babil Devleti’ni aratmayan zenginliklere ulaşan Saddam dönemi Irak, halkına refah sağlamak yerine, zenginliklerini emperyal güçlerin emelleri için tüketmiştir. Sonuç olarak parçalanmış bir devlet, köle edilmiş bir halk ve sömürülmüş bir ülke ortaya çıkmıştır.

Bölgenin diğer bir aktör adayı da Suriye olmuştur. Baba Esad, Amca Esad derken ülkenin kötü kaderini Oğul Esad da değiştirememiştir. O da kendilerinden öncekiler gibi başka bir emperyal güç olan Rusya’ya yanaşmış ve sözde batının karşısına dikilmiştir. Arap milliyetçiliği körüklenmiş ama bu dalga başka bir Arap devleti olan Lübnan topraklarını işgal etmiş ama Golan Tepeleri İsrail’den hiçbir zaman alınamamıştır.

Oğul Esad dönemine gelindiğinde de geçmişten gelen sorunlar katlanarak devam etmiş, Kuzey Afrika’dan başlayan ve tüm bölgeyi etkileyen Arap Baharı ile birleşerek on yıldır devam eden iç savaş vuku bulmuştur. Verimli topraklar ne Esad’a ne de isyan edenlere yar olmuştur. Yaratılan IŞİD Terör Örgütü, Irak ile eş zamanlı olarak Suriye’de de belirli bölgeler ele geçirmiş, Rakka merkezli İslam Devleti ilan etmiştir. Bu sayede birçok ülkede taraftar bulmuş ve Avrupa başta olmak üzere birçok ülkedeki sözde İslami Cihatçı gruplar bölgeye göç etmiştir. Daha sonra Demokratik Arap, Kürt ve Türkmenler’den bir cephe oluşturulmuş ve ABD’nin ve Rusya’nın desteği ile yok edilmişlerdir. Böylece Büyük Devletler ülkelerindeki teröristlerden kurtulmuş oldular. Halihazırda ülke, Rus destekli Esad Güçleri, ABD Destekli Kürt güçleri ve Özgür Suriye Ordusu güçleri arasında bölgesel olarak yönetilmektedir.

Bölgenin bir diğer devleti de Lübnan’dır. 19. Yüzyılın ortalarından itibaren kendi aralarındaki çatışmalar ile Osmanlı Devleti’nin başına bela olan gruplar, emperyal güçlerin destek ve kışkırtmaları ile isyan etmişlerdir. O günden bu güne kadar da hala düzen tutmamıştır. Toprakları yıllarca başka bir Arap ve Müslüman olan Suriye tarafından işgal altında tutulmuşlardır. Sözde siyasi oluşum olan İran destekli olan Hizbullah da zaman zaman İsrail ile savaşa girmiş ve İsrail Devleti’nin uluslararası kamuoyu önünde haklı imaj yaratmasına katkıda bulunmuştur. Aynı Hizbullah, yıllarca ülkeyi işgal eden Suriye ile hiçbir münasebete girmemiştir. Son dönemde de Esad güçlerinin yanında, çeşitli bölgelerde yer aldıkları görülmektedir.

Diğer bir aktör de Filistin Devletidir. Dünya üzerindeki statüsü tam olarak belirlenemese de bir devlet olarak kabul edebiliriz. Başkenti doğal olarak Kudüs’tür. Ama toprakları gerek kendileri tarafından satılmış gerek Osmanlı Devleti’ne karşı iş birliği yaptıkları emperyal güçler tarafından verilmiş gerekse de İsrail Devleti tarafından bizzat işgal edilmiştir. Bu süreçte diğer Arap Devletleri zaman zaman aktif tutum takılsalar da genel olarak pasif tutum sergileyip, kendi çıkarları için sessiz kalmışlardır.

Mısır Devleti burada belirleyici rol oynasa da her savaş girişimi garip bir şekilde İsrail Devleti’nin genişlemesi ile sonuçlanmıştır. Son dönemde de Filistin’e yönelik tutumlar faydasızdır. Gelinen noktada Filistin için taşın altına elini sokan veya sokacak gözüken hiçbir Arap Devleti gözükmemektedir. Buna Katar gibi son dönemin ılımlı aktif devleti ya da Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi dünyanın dört bir tarafına el uzatan devletler de dahildir. Özellikle İran ve onun desteklediği milisler tarafından hiçbir teşebbüs görülmemektedir. Öte yandan Filistin Yönetiminin Doğu Akdeniz Doğalgaz Boru Hattı Projesinde, emperyal güçlerle birlikte hareket etmesinin anlamı hala gizemini korumaktadır. Dün İsrailliler’e toprak satmak ile bu projede yer almak arasında çok bir fark olmadığı değerlendirilmektedir.

Suudi Arabistan gerek Müslüman Halklar için kutsal olan, başta Mekke’de yer alan Kâbe ve Medine’de yer alan Hz. Muhammed’in (S.A.V.) mezarı mekanlara ev sahipliği yaparken diğer taraftan da dünyanın en zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Ayrıca ABD’nin en eski müttefikidir. Osmanlı Devleti’nden ayrılış süreci tamamen emperyal güçlerin desteği ve işbirliği sayesinde olmuştur. O dönemdeki emperyal güçlere sadakatleri bugün de devam etmektedir. Her yıl trilyon dolara yakın savunma maksadıyla büyük güçlere para aktarmaktadır.

Suudi Arabistan’da yönetim sıkıntıları baş göstermekte, kral dururken prensler ülkede kararlar almakta, kültür değiştirilmekte, Lübnan Devleti Başbakanı bir aydan fazla rehin tutulmakta, muhalif gazeteci İstanbul Konsolosluğu’nda buharlaştırılmakta, bazı aile mensuplarının servetlerine el konup hapis hayatı yaşatılmakta, Kâbe’nin üstünde gezinti yaparken görüntü verilmekte, Hac ibadeti ticarete dönüşmekte; İsrail müttefik, Yemen düşman, Türkiye istenmeyen ülke ilan edilmektedir.

Bütün bu gelişmeler incelendiğinde Suudi Arabistan’ın durumu ile son dönemde bu ülkeyi taklit eden Birleşik Arap Emirlikleri’nin durumu arasında pek fark yoktur. Gösterişli yaşamlar, boşa harcanan servetler, müslüman yaşam tarzına uymayan yaşamlar; Libya’da darbeci Hafter’i, Suriye’de Esad ve PYD’yi desteklemek, İsrail ile birlik olup Filistin’e baskı uygulamanın anlamı derindir. Bu yapılanların tek anlamı vardır: “İktidarda bulunanların iktidarlarını emperyal güçlere dayandırmaları ve iktidarlarını devam ettirmek için onların güdümünde hareket etmeleri.”

 

 

Gelecek Dönemde Bölgede Meydana Gelebilecek Olası Gelişmeler ve Değerlendirilmesi:

 

-İran bölgesel güç olduğunu ispat etmek için gerek askeri gerekse ekonomik olarak farklı kutuplarla işbirliği yapabilir ve bu süreçte ülkede yaşayan azınlıkta bulunan başta Kürt aşiretleri ayrılık hareketine girişebilir ve bu da nüfusun yarısına yakınını oluşturan Türk (Güney Azerbaycan) toplulukları harekete geçirip adeta fay hattının kırılması gibi İran Coğrafyası’nda depreme sebebiyet verebilir.

-Mısır bölgedeki gelişmeleri değerlendirip, Türkiye ile iyi ilişkiler geliştirip Doğu Akdeniz konusunda Türkiye’nin politikalarına yakın politikalar izleyebilir; Filistin konusunda diğer Arap devletlerinden farklı olarak İsrail ile arabuluculuk yapıp, konuyu uluslararası arenaya taşıyabilir.

 

 

-Mısır, Kuzey Afrika bölgesinde daha aktif rol alıp bu bölgedeki halklar üzerinde daha aktif politikalar izleyebilir ve bu sebepler ile batıdan uzaklaşabilir.

 

-Irak ülke bütünlüğünü sağlamak için daha çok dış yardıma muhtaç olabilir ve bu Irak’ın dağılma sürecini daha da hızlandırabilir; büyük göç hareketleri yaşanıp yeni oluşumlara sebep olabilir.

 

-Suriye, halihazırdaki durumu lehine dönüştürmek için çabalayabilir ancak başta Rusya olmak üzere bölünmüş statükoyu korumak isteyebilir, bu durum da Irak’tan kopmak isteyen Kürt gruplar ile Suriye’deki uzantılarının birleşmesini sağlayabilir. Bu birleşme de başta İran’daki Kürt grupların ayrışma sürecini hızlandırabilir.  

 

-Lübnan, Suriye benzeri “Başarısız Devlet”ten Kaddafi sonrası Libya gibi “Çökmüş Devlet” statüsüne düşebilir. Hükümet ülkenin kontrolünü sağlayamamakta, bu durumda da İsrail rahat etmekte ve haklı pozisyona çıkmaktadır. Bu durumda da dış güçlerin müdahalesi kolaylaşabilir ve ülke toprak kaybedebilecek pozisyona gelebilir.

 

-Filistin, İsrail güdümünde daha küçük topraklara sahip bir devlet olabilir, böylece İsrail’in uluslararası kamuoyundaki konumu daha da güçlenebilir. Böylece İsrail’e karşı yapılacak her türlü eylemi yapanlar, bütün devletler tarafından terörist kabul edilebilir.

 

-Birleşik Arap Emirlikleri dağılma sürecine girebilir. Taht kavgaları başlayıp, dış destek kesildiği takdirde, durum şimdiki Irak veya Suriye’den daha kötü duruma gelebilir.

 

-Suudi Arabistan, hakkındaki bazı konular uluslararası mahkemelerin dava açması ile sonuçlanabilir. Müslüman topluluğun tepkisi ile karşılaşabilir ve yaptığı bazı ittifaklar sebebiyle de büyük güçlerin tepkisini çekebilir. Son yıllarda aldığı kararlardan vazgeçip, müslüman topluluk ile ilişkileri düzeltmek için başta Türkiye ile yakın ilişkiler kurabilir. 

 

-İsrail, bölgedeki gelişmelerden en çok istifade edecek devlet olabilir. Yaşanabilecek gelişmeler, İsrail üzerindeki baskıyı azaltırken, dünyanın desteğini alarak bazı girişimlerde bulunabilir. Doğu Akdeniz Gaz Projesinde bölge ülkeleri ile anlaşıp, çıkacak gazın satışını başka bölgelere çıkarabilir.

 

 


ORTADOĞU ÜZERİNE