Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Mayıs,

               Dünya’da yaşanan her kriz insanoğlunu kendisiyle yüzleştiriyor. Pandemi döneminin ardından yaşanan Rusya-Ukrayna Savaşı, tarım ve gıda konusunda tartışmaları hızlandırdı. İklim krizi ile dünyanın bu yüzyılda karşılaştığı en önemli riskin tarım konusunda olabileceği söyleniyor, tarım ve gıdanın artık stratejik bir sektör olduğu vurgulanıyor.

               Rusya Ukrayna Savaşı tüm dünyayı ama özellikle yakın coğrafyada bulunan ülkeleri yeni bir olguyla yüzleştirdi. Tarım ve gıda ürünlerinin yetiştirilmesi ithalatı ve tedarikinde aksama olduğunda ülkelerin zor durumda kalabileceğini gösterdi. Kısa süre önce küresel salgın da aynı tehlikenin sinyalleri vermişti. İklim krizi dünyanın tarım konusunda neler yaşayabileceğini zaten açıkça ortaya koymuştu. Binlerce yıl önce insan yaşamının temel gıda ihtiyaçlarını karşılamak için ortaya çıkan tarım halen insanoğlu için önemini koruyor. Dijital Çağ, Uzay Çağı, Robot Çağı gelişmesini sürdürürken, tarım asla önemini yitirmedi; üstelik pandemi ve savaş döneminde ne kadar önemli olduğunu bir defa daha hatırlattı. Geleceğinde tarımı korumayan ülkelerin zor durumda kalacakları ortada. 2 milyar insanın yeterli gıdaya ulaşamadığı ve her iki kişiden birinin kötü beslendiği ortamda Birleşmiş Milletlerin 2030 yılına kadar “dünyada açlık kalmayacak” hedefinin de gittikçe uzaklaştığı görülüyor. 

               Pandemi dönemi ve Rusya-Ukrayna savaşı/çatışması tedarik zincirlerinin bozulmasına sebep oldu ve bize gıdanın nasıl stratejik bir silaha dönüştüğünü gösterdi. Rusya-Ukrayna savaşı gıda fiyatlarının hali hazırda % 8-20 arasında artmasına sebep oldu, diğer taraftan Ukrayna’nın tarım arazilerinden % 20-30’unu bu sene ekemeyeceği anlaşılıyor. Bu da süregelen dönemde gıda tedarikinde sorun yaşanacağını gösteriyor. Bundan daha uzun süre gıda tedarikini olumsuz etkileyecek en önemli husus “iklim krizi”. Bu aslında bizim yarattığımız bir durum. Aşırı büyüme, aşırı tüketim, hükümetlerin politikaları, küresel ısınmayla birlikte tarımda krize giden yolu açıyor. İklim krizi halihazırda bizi bekleyen büyük bir risk ve doğrudan insan hayatını etkileyen bir süreç.

               “Rusya ve Ukrayna’yı da içine alan Karadeniz Bölgesi, toplam 120 milyon tonu aşan hububat ihracatıyla dünya piyasalarını etkileyecek bir bölge.”

Ülkeler, pandemiden önce tarıma çok yatırım yapılmaması konusunda hem fikir iken, pandemi süreci ve sonrasında “tarımda kendine yeterlilik” ya da “önce kendim” fikrini benimsedi. Rusya ve Ukrayna’yı da içine alan Karadeniz bölgesi, dünya tahıl üretiminde çok büyük bir öneme sahip. Dünyanın tahıl ambarı olarak nitelendirilebilecek bu iki ülkenin çatışması sonucu kesilen tedarik zinciri, zaten pandemi sürecinde hassaslaşan gıda edinimini olumsuz etkilemiş durumda. Dünya buğday ihracatı yılda 200 milyon ton, bu ihracatın yaklaşık %30’u Rusya ve Ukrayna tarafından gerçekleştiriliyor. Dünya ayçiçeği tohumu ihracatının yüzde 32'si, Mısır ihracatının yüzde 19'u, arpa ihracatının yüzde 31’i Rusya ve Ukrayna tarafından gerçekleştiriyor.

               Pandemi sürecinde, gıda politikaları konusunda çok şey konuşulup yazılmış olsa da ders almadığımız ortada. İnsanlığın en büyük dramlarından biri olan savaş, Rusya-Ukrayna arasında olmasına rağmen hiçbir ülke bu savaşın kendisini etkilemediğini söyleme şansına sahip değil. Dünyada 60 milyon ton ayçiçeği çekirdeği üretiliyor ve bunun yaklaşık yarısını Rusya ve Ukrayna üretiyor. Rusya'da üretimi 16 milyon ton seviyesinde ve Ukrayna ise 17.2 milyon ton üretim mevcut. Dolayısıyla bu bölgedeki bir savaş her şeyden önce tahıl ve yağlı tohumlara, en başta da yağ üretiminde ciddi sıkıntıya neden oluyor. Yağ ve tahılın tedarik zincirlerinin sekteye uğramış olması sonucunda, evlerimizin mutfak ihtiyaçlarını da karşılama konusunda pahalılaşmaya, zaman zaman ise ihtiyaçların karşılanamamasına sebep oluyor. Nitekim ekmek fiyatlarındaki artış bu konuda en somut örneklerden birisi.

               Ukrayna'da ihracatın neredeyse durma noktasına geldiğini görüyoruz. Tabii bu savaş, tedarik zincirini tamamen etkiliyor. Buradaki en büyük sorunlardan bir tanesi lojistik. Pandemi sürecinde zaten bunu görmüştük. Tedarik zinciri sıkıntılarından bir diğeri ise stoklar. Çünkü ülkeler ellerindeki stokları bitirme noktasına gelmiş haldeler.  Stokların doldurulamaması, fiyatların yukarıya çıkmasına sebep oluyor. Fiyat artışlarını, pandemi sürecinde ve iklim krizi sonuçlarında yaşamıştık, buna bir de savaş eklenince gıda fiyatlarındaki artış önlenemez duruma geliyor. Pandemi sürecinde ülkelerin kendi içlerine kapanması, üretimin düşmesi ve bunların doğal sonucu olarak ülkelerin tarım ve gıda ürünlerini stoklamalarına ve ihracatını kısıtlamaya yönelik tedbirlerini görüyoruz.

               “Benim ürünüm, benim etim, benim buğdayım” şeklinde politikalar üreten ülkelerin bu süreçlerde avantajlı duruma geçtiğini görüyoruz. Ülkelerin koruyucu politikalarını artırarak, ilk hedef olarak ürün miktarlarını artırmaya yöneldikleri görülüyor. Özellikle Çin’in soya, buğday vb tahıl ürünlerini stoklama yoluna gittiğini görüyoruz. Bu içe kapanık eğilim dünyada gıda fiyatlarının artmasına bir diğer etken olarak görülebilir.

               Tarım, ülkelerin gelecekleri için çok büyük bir değere sahip. Bunun sağlanabilmesi için de sürdürülebilir tarım alanlarına ihtiyaç var. İklim krizinin bunun önünde büyük bir engel olduğu aşikar. Sera gazı salınımı, tüketimlerimiz gibi etkenler bu sürdürülebilirliği olumsuz etkiliyor.

               Bu sorunları aşmak için ülkelerin birbirlerinden farklı olarak benimsedikleri “gıda politikalarına” göz atmak yerinde olacaktır.

GIDA EGEMENLİĞİ:

               Gıda egemenliği sistemi, gıda üreten, dağıtan ve tüketen insanların aynı zamanda gıda üretim mekanizmalarını ve politikalarını da kontrol ettiği gıda sistemidir. Gıda egemenliği, gıdanın gücünü geri almaktan bahsedildiğinde kastedilen şeydir.

               Gıda egemenliği, yerel gıda ekonomilerini, sürdürülebilir gıda mevcudiyetini ve kültürel olarak uygun gıdaları ve uygulamaları merkezine alır. Değişen iklimler ve bozulan gıda yolları, halkları ve geleneksel gıda kaynaklarına erişimlerini orantısız bir şekilde etkilerken, bazı hastalıkların daha yüksek oranda oluşmasına sebep oluyor. Bu nedenle, gıda egemenliği yerel halkı merkezine alır. Bu ihtiyaçlar son yıllarda Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere birçok uluslararası kuruluş tarafından ele alınmış ve birçok ülke gıda egemenliği politikalarını yasalaştırmıştır.

 

               "Gıda egemenliği" terimi ilk olarak 1996 yılında uluslararası bir çiftçi örgütü olan La Via Campesina'nın üyeleri tarafından ortaya atıldı.  La Via Campesina, gıda egemenliğini “Halkların ekolojik olarak sağlam ve sürdürülebilir yöntemlerle üretilen sağlıklı ve kültürel olarak uygun gıdaya sahip olma hakkı ve kendi gıda ve tarım sistemlerini tanımlama hakkı” olarak tanımlıyor.Gıdayı bir meta olarak değil, bir hak ve kamu malı olarak kabul eder. Sürdürülebilirliği esas olarak tanımlar ve agroekolojinin kullanımını teşvik eder.

              

Gıda egemenliği kavramı, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere birçok uluslararası kuruluş tarafından kabul edildi. 2007 yılında "Nyéléni Deklarasyonu" 80 ülke tarafından benimsenen bir tanım sağladı; 2011 yılında Avrupa'daki ülkeler tarafından daha da net hale getirildi. 2020 itibariyle, en az yedi ülke gıda egemenliğini anayasalarına ve yasalarına entegre etti.

 

Gıda Egemenliğinin Altı Dayanağı:

1. İnsanlar için Gıdaya Odaklanması: Gıda bir metadan daha fazlasıdır. İnsanların gıdaya olan ihtiyacım ve yeme hakkı politikaların merkezinde olmalıdır.

2. Bilgi ve becerileri geliştirmesi: Bilgiyi desteklemek ve gelecek nesillere aktarmak için araştırmayı kullanarak geleneksel bilgi üzerine inşa etmeyi, ayrıca yerel gıda sistemlerini baltalayan veya kirleten teknolojileri de reddetmeyi içerir.

3. Doğa ile çalışması: Ekosistemlerin katkısını optimize etmeyi ve özellikle iklim değişikliği karşısında ekosistem direncini ve adaptasyonunu iyileştiren çeşitli agroekolojik üretim ve hasat yöntemlerini kullanarak direnci iyileştirmeyi esas alır.

4. Gıda sağlayıcılarına değer vermesi: Çiftçiler ve gıda üretimi veya hasadı yapan herkes için sürdürülebilir geçim kaynaklarını desteklemeyi ve onların çalışmalarına saygı duymayı esas alır.

5. Gıda sistemlerinin yerelleştirilmesi: Gıda tedarikçileri ile tüketiciler arasındaki mesafeyi azaltmayı, gıda ve tohum için uzak şirketlere bağımlılıktan uzaklaşmayı esas alır.

6. Kontrolü yerele vermesi: Gıda sistemleri üzerindeki kontrolü yerel gıda sağlayıcılarının ellerine vermeyi ve doğal kaynakların özelleştirilmesini reddetmeyi esas alır.

7. Gıda kutsallığı: Gıdanın bir yaşam armağanı olduğunu, israf edilmemesini, metalaştırılmamasını esas alır.

 

GIDA GÜVENLİĞİ:

Gıda güvenliği, gıdanın mevcudiyetinin ve bireylerin ona erişme yeteneğinin ölçüsüdür. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Güvenliği Komitesi'ne göre, gıda güvenliği, tüm insanların, her zaman, aktif ve sağlıklı bir yaşam için gıda tercihlerini ve beslenme ihtiyaçlarını karşılayan yeterli, güvenli ve besleyici gıdaya fiziksel, sosyal ve ekonomik erişime sahip olmaları anlamına gelir. “Gıda güvenliği" terimi arz vurgusu yapılarak tanımlanmıştır; Gıda güvenliği, "gıda tüketiminin istikrarlı bir şekilde genişlemesini sürdürmek ve üretim ve fiyatlardaki dalgalanmaları dengelemek için temel gıda maddelerinin yeterli, besleyici, çeşitli, dengeli ve ılımlı dünya gıda arzının her zaman mevcudiyeti" olarak tanımlanmaktadır.

 

Gıda güvenliği ile gıda egemenliği arasındaki farklar nelerdir?

 

Gıda güvenliği;

1. İnsanların yeterli yiyeceğe erişme yeteneklerine odaklanır.

2.Gıdanın, ticareti yapılan bir meta olduğunu ve açlığın; yetersiz üretim ve erişim eksikliğinin bir sonucu olduğunu kabul eder.

3. Üretim ve tedarik yöntemlerine daha az odaklanır.

4. Dört dayanağı vardır: gıda bulunabilirliği, gıda erişimi, gıda kullanımı ve ilk üçünün istikrarı.

 

Gıda egemenliği;

1. Gıda üreticilerinin yerel gıda sistemlerini belirleme hakkına odaklanır.

2. Gıdayı bir hak olarak tanır ve açlığı; gıda yönetimi, eşitsiz dağıtım ve adaletsizlik sorunu olarak tanımlar.

3. Küçük ölçekli çiftçileri ve diğer gıda sağlayıcılarını gıda sisteminin merkezine koyar ve topluluklar ile doğa arasındaki ilişkileri vurgular.

 

Gıda güvenliğine karşı gıda egemenliği:

 

               Gıda egemenliği, gıda güvenliği konusundaki eksikliklere, gıda tedariki ve politikası konusundaki baskın küresel söylemlere karşı ortaya çıkan bir akım. Gıda egemenliği, kendi ülkesinden veya küresel ithalattan elde edilen gıdalarla herkes için sağlanabilecek yeterli beslenmeye erişimi esas alan bir kavram.

 

Gıda ve Kalkınma Politikası Enstitüsü olarak da bilinen Food First “açlığa neden olan adaletsizlikleri ortadan kaldırmak” misyonunu edinmiştir. Food First, dünyadaki açlığın, dünya çapında yeterli gıda üretilmediği için ortaya çıkan kaçınılmaz bir fenomen olmadığına inanmaktadır. Bunun yerine, zengin gelişmiş ülkelerde bulunan kurumsal tarım işletmeleri tarafından üretilen muazzam bir gıda fazlası olduğunu ve bu muazzam gıda fazlasının, dünya çapında marjinalleştirilmiş üçüncü dünya ülkelerini derinden etkileyen ve zarar veren daha geniş küresel eşitsizliklerin bir yansıması olduğunu savunur. Holz-Gimenez ve Patel, dünyadaki açlığın yeterli gıda üretilmediği veya bulunmadığı için var olduğu fikrine meydan okurken, "... FAO ya göre, 2007'deki rekor tahıl hasadıyla, dünyada herkesi beslemek için fazlasıyla yeterli gıda vardı- mevcut talebin en az 1,5 katı. Food First, dünyadaki açlığın gıda üretim kıtlığından kaynaklanmadığını savunuyor ve aslında suçu piyasadaki spekülasyonlar, daha yüksek girdi maliyetlerine sahip büyük ölçekli GDO çiftliklerine yapılan yatırımlar ve biyo-yakıt piyasası gibi sistemik nedenlere işaret ediyor. Food First, dünyadaki açlığı çözmek için "aşağıdan yukarıya" bir yaklaşımı destekleyerek, tüm ülkelerin ihracattan ziyade geçim için tarıma odaklanmaları durumunda kendi halklarını besleme yeteneklerini öne sürüyor.          

               Gıda egemenliği, gıda adaleti ile de karıştırılmıştır, oysa gıda egemenliği daha çok gıda üretim sistemleri üzerindeki problemlere atıfta bulunmaktadır.

 

Gıdanın üretiminin artırılması ve erişebilirliğini artırma çabası: Yeşil Devrim(Green Revolution)  Yeşil Devrim veya Üçüncü Tarım Devrimi (Neolitik Devrim ve İngiliz Tarım Devrimi'nden sonra), 1950 ile 1960'ların sonu arasında meydana gelen, dünyanın bazı bölgelerinde tarımsal üretimi artıran, en belirgin şekilde 1960'ların sonlarında başlayan araştırma girişimleridir. Tahılların yüksek verimli çeşitleri, (özellikle cüce buğday ve pirinç dahil) kimyasal gübreler, zirai kimyasallar ve kontrollü su temini (genellikle sulama içeren) ve mekanizasyon da dahil olmak üzere daha yeni yetiştirme yöntemleri ile ilişkiliydi. Bunların hepsi birlikte 'geleneksel' teknolojinin yerini alacak ve bir bütün olarak benimsenecek bir 'uygulamalar paketi' olarak görülüyordu.

               "Yeşil Devrim" terimi ilk olarak ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) yöneticisi William S. Gaud tarafından 8 Mart 1968'de yapılan bir konuşmada kullanılmıştır. Yeni teknolojilerin yayılımına dikkat çekerek: "Tarım alanındaki bu ve diğer gelişmeler, yeni bir devrimin yapımlarını içermektedir. Bu, Sovyetlerinki gibi şiddetli bir Kızıl Devrim olmadığı gibi, İran Şahı'nınki gibi bir Beyaz Devrim de değildir. Ben buna Yeşil Devrim diyorum." demiştir.

               Yeşil Devrimin temel unsurları şunlardı:

               1) En son teknolojik ve sermaye girdilerinin kullanılması,

               2) Modern bilimsel tarım yöntemlerinin benimsenmesi,

               3) Yüksek verimli tohum çeşitlerinin kullanılması,

               4) Kimyasal gübrelerin doğru kullanımı,

               5) Arazilerin sağlamlaştırılması,

               6) Çeşitli mekanik makinelerin kullanılması.

              

               Kilit liderlerden biri, 1970 yılında Nobel Barış Ödülü'nü alan "Yeşil Devrimin Babası" olarak anılan tarım bilimcisi Norman Borlaug'du. Bir milyardan fazla insanı açlıktan kurtardığı için ödüllendirildi. Temel yaklaşım, yüksek verimli tahıl tanelerinin geliştirilmesi, sulama altyapısının genişletilmesi, yönetim tekniklerinin modernizasyonu, hibridize tohumların, sentetik gübrelerin ve pestisitlerin çiftçilere dağıtılmasıydı. Seçici ıslah yoluyla yeni tahıl çeşitlerinin geliştirilmesi sınırlarına ulaştıkça, bazı tarım bilimcileri, doğada bulunmayan yeni suşların, bazen Gen Devrimi olarak adlandırılan bir fenomen olan genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO'lar) yaratılmasına yöneldiler.

               “Araştırmalar, Yeşil Devrim'in yoksulluğun yaygın bir şekilde azaltılmasına, milyonlarca insanın açlığını önlemesine, gelirleri artırmasına, sera gazı emisyonlarının azalmasına, tarım için arazi kullanımının azalmasına ve bebek ölümlerindeki düşüşlerine katkıda bulunduğunu göstermektedir.”

               Yeşil Devrim, zaten var olan, ancak sanayileşmiş ulusların dışında yaygın olarak uygulanmayan teknolojileri yaydı. Yeşil Devrim'de iki tür teknoloji kullanıldı ve sırasıyla ekim ve üreme alanlarını hedefliyordu. Yetiştiriciliğin teknolojileri, modern sulama projeleri, böcek ilaçları ve sentetik azotlu gübreyi içeren mükemmel yetiştirme koşulları sağlamayı amaçlamaktadır. Mahsul çeşitlerini iyileştirmeyi amaçlayan ıslah teknolojileri, o sırada mevcut olan geleneksel, bilime dayalı yöntemlerle geliştirilmiştir. Bu teknolojiler, modern genetiği seçimlerle birleştiren melezleri içeriyordu. Yeşil Devrim'in küresel gıda güvenliği üzerindeki etkilerini, gıda sistemlerinde yer alan karmaşıklıklar nedeniyle değerlendirmek zordur.

 

Gıda milliyetçiliği akımlarından “Slow Food”:

               Slow Food örgütünün ilkeleriyle bir şekilde uyumlu olan gıda egemenliğinin tarihi nispeten gençtir. Bununla birlikte, daha fazla ülke eşitsizlikleri ele alan gıda sistemlerini uygulamaya yönelik önemli adımlar attıkça hareket ivme kazanıyor.

               Mali, Sélingué'deki 2007 Gıda Egemenliği Forumu'nda, 80'den fazla ülkeden 500 delege "Nyéléni  Deklarasyonu"nu kabul etti ve kısmen şöyle diyor: “Gıda egemenliği, halkların ekolojik olarak sağlam ve sürdürülebilir yöntemlerle üretilen sağlıklı ve kültürel açıdan uygun gıdaya sahip olma hakkı ile kendi gıda ve tarım sistemlerini tanımlama hakkıdır.”  Gıda üretenleri, dağıtanları ve tüketenleri, piyasaların ve şirketlerin taleplerinden ziyade gıda sistemlerinin ve politikalarının merkezine koyar. Gelecek neslin çıkarlarını ve kapsayıcılığını savunur. Mevcut kurumsal ticaret ve gıda rejimine direnmek ve ortadan kaldırmak için bir strateji ve yerel üreticiler tarafından belirlenen gıda, tarım, pastoral ve balıkçılık sistemleri için talimatlar sunmaktadır. Gıda egemenliği, yerel ve ulusal ekonomilere ve pazarlara öncelik verir ve köylü ve aile çiftçi güdümlü tarımı, zanaatkar balıkçılığı, pastoralist liderliğindeki otlatmayı ve çevresel, sosyal ve ekonomik sürdürülebilirliğe dayalı gıda üretimini, dağıtımını ve tüketimini güçlendirir.

               Nisan 2008'de, Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası'nın sponsorluğunda hükümetler arası bir panel olan “Kalkınma için Tarım Bilimi ve Teknolojisinin Uluslararası Değerlendirmesi (IAASTD)” şu tanımı kabul etti: "Gıda egemenliği, halkların ve egemen devletlerin kendi tarım ve gıda politikalarını demokratik olarak belirleme hakkı olarak tanımlanmaktadır."

 

               Dünyamızdaki iklim krizi, savaş ve pandemi gibi tarım ve gıda üretimini olumsuz etkileyen faktörlere karşı, ülkelerin doğru tarım politikalarını üretmesi; gıda güvenliğini, gıda egemenliği dayanaklarından kendilerine uyarladıkları ile oluşturmaları, gıda milliyetçiliği yaklaşımını ortaya çıkararak, gelecekteki gıda tedarik krizlerinin önüne geçmesi stratejik anlamda büyük öneme haiz bir konudur.

 

 

https://www.un.org/sustainabledevelopment/hunger/

Dünyada yeni beka sorunu: Tarım ve gıda güvenliği (Mete Çubukçu ile Pasaport 8 Nisan 2022)

https://weseedchange.org/food-sovereignty/

Hannah Wittman, Annette Desmarais & Nettie Wiebe "Food Sovereignty - Reconnecting Food, Nature and Community" (2010)

https://www.nfu.ca/wp-content/uploads/2018/05/SixPillars_Nyeleni.pdf

Trade Reforms and Food Security: Conceptualizing the Linkages. FAO, UN. 2003

https://link.springer.com/article/10.1007/s10460-012-9355-0

https://en.wikipedia.org/wiki/Eric_Holt_Gim%C3%A9nez

Food and Agriculture Organization of the United Nations

Holt-Gimenez, Eric (2009). Gıda İsyanları! Kriz ve Adalet Açlığı. Cape Town: Pambazuka Baskı. s. 7

Holt-Gimenez, Eric. "The World Food Crisis: What's behind it and what can we do about it" (PDF). Policy Brief No. 16. Foodfirst.org.

Hurt, Küresel Güney'de Yeşil Devrim, s.161

Levetin, Estelle (1999). Bitkiler ve Toplum. Boston: WCB/McGraw-Hill. s. 239. ISBN 978-0697345523.

Slow Food, yerel yemekleri ve geleneksel yemekleri tanıtan bir organizasyondur. 1986 yılında İtalya'da Carlo Petrini tarafından kuruldu ve o zamandan beri dünya çapında yayıldı. Fast food'a alternatif olarak tanıtılan bu ürün, geleneksel ve bölgesel mutfağı korumaya çalışır ve yerel ekosistemin karakteristik bitkitohum ve hayvancılığı teşvik eder. Yerel küçük işletmeleri ve sürdürülebilir gıdaları teşvik eder. Ayrıca miktardan ziyade gıda kalitesine odaklanır.  Aşırı üretime ve gıda israfına karşıdır. Küreselleşmeyi, küçük ve yerel çiftçilerin ve gıda üreticilerinin aynı anda küresel gıda sisteminden hem korunması hem de dahil edilmesi gereken bir süreç olarak görmektedir.

https://nyeleni.org/IMG/pdf/DeclNyeleni-en.pdf

International Assessment of Agricultural Knowledge, Science and Technology for Development (IAASTD), Global Summary for Decision Makers Archived 17 July 2012 at archive.today Accessed online 23 September 2008


ÖNEMİ YENİDEN ANLAŞILAN STRATEJİK SEKTÖR: GIDA