Kategoriler:
Alt Kategoriler:

Dünya; ekonomiden politikaya, toplumsal yapıdan değer yargılarına kadar radikal değişim sürecine girmiş durumda. Yeni dünya sisteminin tüm kurum ve kuralları yeniden tanımlanacak ve eskisi ile hiçbir benzerliği olmayacak.

Önce basitçe açıklamaya çalışalım.

DEĞİŞİMİN GENEL ETKİSİ

Endüstri 4.0, toplum 5.0 ve Z kuşağı farklı bir yapı oluşturuyor. İşte, dünyanın girdiği yeni evreyi bu 3 faktör şekillendirecek. En önemlisi; kapitalizmin tanımı ve devlet kavramı değişecek. Şöyle ki;

Endüstri 4.0 demek yapay zeka ve robot dönemi demektir. Yapay zekayla donatılmış robot dönemi, işsizlik, yoksulluk anlamına geliyor. Robotlar her alanda deneme amaçlı da olsa kullanıma girdi zaten.

İki uç örnek: Japonya ve birkaç ülkede restoranlarda robotlar siparişinizi alıyor, yemeğinizi getiriyor. İnsan unsuru minimuma iniyor. Bir süredir robotlar doktor gözetiminde bazı ameliyatları yapmaya başladı. Yapay destekleri tıbbi robotlar teşhis bile koyabiliyor.

Doktor ve garson robotların ve aklınıza gelebilecek her alanda yapay zekayla donatıldığını kullanıldığını düşünün. Milyonlarca insanın yaptığı işi çok az sayıda robot yapabilecek. O milyonlarca insan işini kaybedecek.

Endüstri 1.0, 2.0, 3.0 dönemlerinde insanlar alternatif çalışma alanlarına sahipti. Kömür madenlerinden çıkıp tarlada, oradan çıkıp hizmet sektöründe veya başka alanlarda iş bulabiliyordu. Hiç olmadı hamallık yapabiliyordu.

O dönemlerde kapitalizmin en acımasız yöntemi uygulanıyordu. İnsanoğlunun emeği üç kuruşa sömürülüyordu ama, en azından evine bir ekmek götürebiliyordu. Yeni dünyada alternatifi olmayacak. Hamallık bile yapamayacak. Bir robot, 10 insanın kaldırabileceği yükün belki 10 katını sırtlayıp götürebiliyor.

Eski dönemin küresel tröstleri enerji (fosil yakıtlar), silah ve ilaç şirketleriydi. Yeni dönemin küresel tröstleri yapay zeka, robot, ilaç, gıda şirketleri olacak.

Yeni Dünya milyonlarca işsizin yoksulun yaşamaya çalıştığı bir dünya olacak. Bu durum küresel kaosun da kapısını açacak. Kapitalizm yine olacak. Ancak bu kez işsiz ve aç milyarlarca insanı polis gücüyle, baskıyla durdurmak mümkün olmayacak.

Ortaya çıkacak kaos karşısında ne devletler durabilecek, ne sermaye sahipleri. Bu noktada Z kuşağı ve toplum 5.0 devreye giriyor. Z kuşağının değer yargıları farklı. Geleneksel din, mezhep, etnik köken umurlarında olmayacak. Farklı ahlak, demokrasi anlayışları olacak.

Her biri bilgiyle donanmış bu nesil, sorgulamaya başladı. Daha duyarlı. Bu nesil yeni dünyanın yeni kurallarını koyacak, toplum 5.0'i oluşturacak.

Z kuşağı belki antisosyal, bencil olarak değerlendirilebilir; ancak geçmiş dönemlerin ihmal edilen demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, genel kabul gören ahlak anlayışı gibi kavramları benimseyecekleri kesin.

DEVLET-ÖZEL SEKTÖR UYUMU

Milyarlarca insanın devletler ve kapital sahipleri için tehdit oluşturması, kavramların yeniden tanımlanmasıyla sağlanacak. Sosyal devlet kavramı güçlenirken kapitalizm, kazandığının bir kısmını topluma geri verecek. Buna mecbur kalacak.

Kapitalizmin temel kuralı, “üretiminin paraya dönüşmesi için tüketim gerekir” gerçeğidir. Tüketim yoksa üretim de olmaz. Tüketim için para gerekiyor. Dikkat edin, özel sektörde "sosyal sorumluluk projeleri" akımı hızla yayılıyor. Bu kavram, yeni döneme hazırlıktır.

Bu arada devletler sosyal devlet kavramının sınırlarını genişletecek, insanların sağlıktan eğitime kadar her alanda destek sağlayacak. Toplumun "boş zamanlarını değerlendirme" gibi yeni sosyal devlet politikası benimsenecek. Yeni dünyada insanlarin çok boş zamanı olacak çünkü.

Ve insanlar, "bu boş zamanı ben istemedim. Bana iş imkanları sunamadığınız için çalışamıyorum. O zaman benim boş zamanlarımı iyi geçirmem için yardım edeceksiniz" deme hakkı doğacak.

İnsanın bu hakkı kabul edilmezse kaos doğacak. Kaos istenmeyecek. Kapitalizm el mahkum insanı düşünmek zorunda kalacak. Sonuç olarak; çok farklı bir dünyaya giriyor torunlarımız.

DEĞİŞİMİN MERKEZİ ABD

ABD’de birkaç yüzyıldır “müesses nizam” olarak tanımlanan ekonomik ve siyasi güç hakimdi. Bu güç küresel jandarmalığı, yargıçlığı, tüccarlığı, demokrasi ihracını, yani her şeyi kendi uhdesinde toplamıştı. “Benden habersiz dünyada yaprak kımıldamaz, ben ne dersem o olur” mantığı ile hareket ediyordu.

Ancak ABD müesses nizamının bu tavrı zaman içinde, zaten var olan küresel tepkiyi güçlendirdi. Avrupası’ndan Asyası’na, Ortadoğusu’ndan Afrikası’na kadar hemen her coğrafyada yaşanan her olumsuzluk, dökülen her bir damla kan ve gözyaşı bir şekilde ABD müesses nizamına fatura edildi.

Etki-tepki süreci 9/11’le başladı sayılabilir. Afganistan’la başlayan, Irak’la devam eden, Suriye, Yemen, Libya ile sürdürülmeye çalışılan, diğer ayağını Asya ve Avrupa’nın oluşturduğu bu süreç, bir anda tıkandı. Tıkanmanın tarihi, 8 Kasım 2016’dır. Bu tarihte Trump ABD Başkanı seçildi.

ABD müesses nizamı, kendi ülkesinde darbe yedi. Bu öyle bir darbe ki, bundan sonra ABD’nin belini doğrultması mümkün değil. Müesses nizamı ayakta tutan aslında silah veya para gücü değildi. ABD’yi, daha doğrusu “müesses nizamı” ayakta tutan, “ulaşılamaz, erişilemez” algısıydı. “ABD o kadar güçlü ki, kimse onlara bir şey yapamaz. ABD yıkılmaz” algısı başarılı şekilde yerleştirilmişti hafızalara.

NEDEN TRUMP?

Yeni dünyayı anlayabilmek için Trump’ın seçilme gerekçelerini iyi analiz etmek gerekiyor. Trump’ın seçilmesi, aslında müesses nizama olan tepkidir.

9/11 sonrası tablo korkunçtu: Tüm bu ülkelerde taş üstünde taş kalmadı. Şehirler yerle bir edildi. Ekonomileri çöktü. Milyonlarca insan öldü, milyonlarca insan göç etti. Yüzbinlerce kadın, kız tecavüze uğradı. Yüzbinlerce bebek öldü.

Süreçte silah ve ilaç şirketleri, uyuşturucu kartelleri milyarlarca dolar kazandı. Derken ABD, Avrupa, Rusya, Türkiye dahil hemen hemen dünyanın geneli ölümlerden, çatışmalardan yoruldu. Bir süre ara verme zamanı geldi. Peki bu ara nasıl değerlendirilecek?

Verilecek arada Batı dünyası biraz dinlenirken, kendi eliyle yakıp yıktığı, ölüm getirdiği  bu bölgeyi yine kendisi imar edecek, insanları yaşatacak.  ABD’nin ve Avrupa’nın başta inşaat olmak üzere uluslararası şirketleri hazır bekliyor.

ABD ve Batı tabii bunları bedavaya yapmayacak. Her ne kadar Irak, Suriye, Yemen gibi ülkelerin petrolü olsa da bu petrolün çıkarılması için de Batı’nın teknolojisine, sermayesine muhtaç. Yani Batı’nın finans sektörü de hazır bekliyor.

Özellikle Avrupa için yapım süreci kritik önem taşıyor. Ekonomik krizle sarsılan Avrupa için Ortadoğu’nun potansiyeli iştahları kabartıyor.

Ateşkes, barış ve istikrar sağlandığı zaman Batı, masum, insani maskesini takıp bu ülkelere girecek. Önce krediler açılacak yüzlerce milyar dolarlık. Ardından bu kredileri kullanacak olan ülkeler, yine Batılı ülkelerin inşaat, teknoloji, ilaç, eğitim ve akla gelebilecek tüm sektörleri ile anlaşmalar yapacaklar. Yani Batı, faizle verdiği kredileri yine kendi şirketlerinin cebine aktaracak. Söz konusu ülkelere kredilerin faiz borçları kalacak.

Donald Trump ABD ekonomi dünyasının adayı olarak ortaya çıktı. Trump, farklı bir kesimi ve sistemi temsil ediyordu. Bu kesim, küreselleşmenin dünyayı getirdiği noktadan memnun olmayanlardan oluşuyor. Trump bir anlamda bu kesimlerin sesi oldu ve yeni bir sistem oluşturmayı düşünüyordu. Terör tehlikesinin yarattığı korku, ekonomik krizin ortaya çıkardığı gelecek kaygısı ve devletin bu kaygı ve korkuları ortadan kaldırmak için hiçbir şey yapmadığına yönelik sistemsel eleştiri bir araya gelince ortaya farklı bir sosyolojik tepki çıktı, Trump bu tepkileri bir araya getiren ses olarak kabul edildi.

Trump’ın seçilmesinin, kendini ifade etmekte güçlük çeken dip dalganın küreselleşme ve popülizme olan tepkisi ile  yakından bağlantısı var. Amerikan toplumunun son 15 yılda yaşadığı üç büyük şok, yarattığı travmayla birlikte siyasal bir artçı şoku da beraberinde hazırladı.

Peki Trump’ın oluşturmayı düşündüğü yeni sistem nedir, neye tepkidir?

Bu sorunun cevabı çok karışık ama bir o kadar da çok basit. Küreselleşme, kapitalizm denilen acımasız sistem; silah, petrol, ilaç tröstlerinin karlarına kar katmak üzere kurdukları ve yaşatmak için her şeyi göze aldıkları bir sistem. Sistemi anlatmaya gerek yok, bu sistemde ulus devlet, insan hakları, yaşam hakkı, demokrasi gibi kavramların öneminin olmadığını bilmek yeterlidir. Hillary Clinton, küreselleşmenin temsilcisi olarak kabul edildi. Finans, silah, ilaç yani yerleşik müesses nizamın desteğini aldığı için seçilmesine kesin gözüyle bakılıyordu.

Ama seçilemedi. Bu sonuç, yani Trump-Clinton seçim rekabeti olarak yansıyan, aslında iki büyük sistemin savaşıdır.

Son birkaç 10 yıldır dünyada bir hareketlenme gözleniyor. Yoksul kesimler neden yoksul kaldıklarını, yeraltı-yer üstü kaynaklarından neden yeteri kadar faydalanmadıklarını, gelir adaletsizliğinin neden düzeltilmediğini rahat çok sorgular oldu.

Sivil toplum örgütü İntermon Oxfam’ın raporunda, dünyadaki zenginliğin neredeyse yarısının (yüzde 46) dünya nüfusunun yüzde 1’inin elinde olduğu gerçeği artık gizlenemiyor. Dünyanın en zengin yüzde 1’lik nüfusunun zenginliğinin, dünya nüfusunun en fakir yarısının toplam zenginliğinin 65 katına denk geldiğinin kaydedildiği raporda, dünyadaki fakir nüfusun yarısının gelirinin dünyanın 85 en zengininin varlığına eşit olduğu, 2009’dan itibaren ABD’deki yüzde 1’lik en zengin nüfus daha fazla zenginleşirken dünyadaki fakir nüfusun yüzde 90’ının daha da fakirleştiği gerçeği artık daha güçlü sorgulanıyor.

Bu sorgulama sadece fakir ülkelerde yapılmıyor. ABD halkı sorgulama sürecine katılmaya başladı. ABD’de ezilen, dışlanan zencilerin, hispeniklerin sayısal oranına baktığımız zaman bu sorgulamanın hangi boyutlara ulaşabileceği görülebiliyor.

Bununla birlikte eyaletler arası rekabetin arttığı, “zengin eyaletlerin fakir eyaletleri niye finanse ettiklerini sordukları” bir ülkeden bahsediyoruz. Ve Trump, başkan seçilmesi durumunda İngiltere, Almanya, Japonya, Güney Kore ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri bedelsiz korumaya devam etmeyeceğini, söz konusu korumanın karşılığını alacağını söyledi.

 

JANDARMALIK ABD’YE PAHALIYA PATLADI

ABD’nin iç dengelerine Washington’un “dünyanın süper gücü, jandarması” konumunu sürdürmek üzere izlediği politikaların ekonomik, psikolojik ve insan hakları boyutlu maliyetini de ekleyin.

ABD’nin 11 Eylül saldırıları sonrasında Irak ve Afganistan’da düzenlediği operasyonların halka maliyetinin 5 trilyon doları bulduğu açıklanmıştı. ABD’deki Brown Üniversitesi’nin hazırladığı rapora göre, iki ülkede devam eden askeri operasyonlar ile savaşta ölenlerin ailelerine ve yaralananlara yapılan yardım, savaşta zarar gören yerlerin onarımı gibi giderler de düşünüldüğünde, Irak ve Afganistan’da harcanan para ABD yönetiminin tahminlerinin çok ötesindeydi.

Raporun yazarlarından Neta Crawford, “Bu para algılanamayacak kadar büyük bir miktar” demiş, Irak ve Afganistan işgallerinde binlerce kişinin öldüğüne dikkat çekerek “Elbette insani yıkım rakamlarla ölçülemez” şeklinde konuşmuştu. Trump ise sadece Irak savaşının ABD’yi maliyetinin 8 trilyon dolar olduğunu açıklamıştı. Oysa ABD Irak savaşı için en fazla 80 milyar dolarlık bir maliyet öngörmüştü. Birinci Körfez savaşında olduğu gibi maliyetleri koalisyona ya da Arap ülkelerine yıkamayan ABD’nin bu macerası ABD ekonomisine ve vergi mükelleflerine pahalıya maloldu.

2008 yılında Joseph Stiglitz ve Harvard Linda Bilmes tarafından yapılan araştırmalarda, ABD’nin savaş maliyeti 3 trilyon dolar olarak gösterilmişti. Brown Üniversitesi’nin Savaş Projesi Maliyet tarafından yapılan yeni bir çalışmaya göreyse, bu maliyet Trump’ın seçildiği 2016 yılı itibariyle 4.7 trilyon doları buldu. Uzmanlara göre, ABD’nin bu iki savaştaki askeri harcamaları, eğitim, sağlık, işçilik, bilim ve çevre korumaya ayırdığı harcamaların toplamından çok çok daha yüksekti.

ABD’de hazırlanan raporlarda Washington’un Ortadoğu’da diktatör rejimleri devirmek için girdiği her savaşın, küresel güvenliğe daha da zarar verdiği görüşü cesurca ve sıklıkla dile getirilmeye başlanırken, “ABD işgaline uğrayan hiçbir ülkeye demokrasi gelmediği gibi başta Irak, Libya ve Afganistan çok daha kötü bir duruma dönüştü. Ülkedeki hükümetler istikrarı kaybederken, iç savaşlarda milyonlarca insan hayatını kaybetti” tespitinde bulunuluyordu.

Bu değerlendirmeler ABD’de ezici çoğunluk tarafından da kabul görüyordu. Daha önemlisi, ABD’nin savaş makinesinin gerekli olup olmadığı, ABD vergi mükelleflerine getirdiği yük ve “savaş makinesini doyururken kimleri zengin ediyoruz?” gibi sorular yoksul ve azınlıklarca sorulmaya başlanmıştı.

Öte yandan; Trump’ın seçildiği yıl ABD Savunma Güvenliği İşbirliği Ajansından yapılan açıklamaya göre, 2016 mali yılında ABD yönetiminin yurt dışına 33,6 milyar dolar değerinde silah sattığını bildirdi. Böylece geçen yıl 46,6 milyar dolarla rekor kıran ABD’nin bu yıl silah satışında 13 milyar dolarlık gerileme yaşandı.

Ajanstan yapılan açıklamada bu rakamın 2,9 milyar dolarını silah ihracatının finansmanı, 5 milyar dolarını ortak kapasite inşası finansmanı ve 25,7 milyar dolarını müttefik devletlere yapılan satışlar oluşturdu.

Bu kapsamda Avustralya’ya satılan havadan havaya füze sistemlerinden 1,2 milyar, Suudi Arabistan’a satılan tank ve diğer ürünlerden 1,15 milyar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne satılan mühimmattan 785 milyon dolar gelir elde edildiği bildirildi.

Ajansın Başkan Yardımcısı Joseph Rixey, Kuveyt, Katar ve Bahreyn gibi ülkelere yapılması beklenen büyük ölçekli satışların 2016 yılı içinde tamamlanamaması sebebiyle ortaya çıkan rakamın normal olduğu değerlendirmesinde bulundu.

ABD ile İsrail arasında 10 yıllık imzalanan ve 2018’de sona erecek olan anlaşmayla İsrail’den ABD’li silah şirketlerinin kasasına 30 milyar dolar girdi. 2019-2028 döneminde ise 38 milyar dolarlık silah anlaşması imzalandı.

ABD’nin anakarası dışındaki operasyonlarının, bir başka ifadeyle yıkımlarının 5 trilyon dolarlık maliyetine karşılık silah şirketlerinin kazandığı para çok küçük kalıyor. Bu karşılaştırma artık ABD kamouyu tarafından sorgulanıyor ve küreselleşme yanlıları, neoconlar bu yıkımlardan sorumlu tutuluyordu.

Trump bu atmosferde aday oldu ve kazandı. Ortadoğu’nun yeniden imarı için 8-10 sene gerekiyor. ABD yönetim sisteminde “iki dönem Demokratlar-iki dönem cumhuriyetçiler” geleneğine bakarsak, Demokratlar iki dönemini doldurmuştu. Siyasetin doğası gereği Trump’lı Cumhuriyetçilerin iki dönem için iktidarı devralması gerekiyordu. Bu da 8 sene yapardı.

ÖNCE YIK, SONRA YAP

8 Kasım 2016, küreselleşme yanlılarının kaybettiği, küreselleşme karşıtlarının kazandığı, Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyada yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilmişti.

Dünyanın sayısız zenginlerinden olan Trump, yasa gereği 1 dolar dışında maaş almayacağını açıkladı. Emlak kralı olarak bilinen Trump, yeni dış politikasını “sermaye destekli yatırım ağırlıklı” olarak şekillendirmişti.

Küresel güçlerin Ortadoğu’da yakıp yıktığı Irak, Suriye, Libya, Yemen gibi ülkelerle Afrika’daki fakir ülkelerin yeniden imarı için harcanacak para, silah tröstlerinin kesesine girenin birkaç yüz katı olacaktı.

İnşaat ve finans sektörü başta olmak üzere aklınıza gelebilecek her sektör, Ortadoğu’nun yeniden imarı için sırada bekliyordu. Alt yapı-üst yapı, enerji, sağlık, teknoloji, eğitim gibi yatırımların maliyeti birkaç trilyon doları bulacaktı. Ortadoğu’yu yeniden imar edecek şirketlerin hangi ülkeye ait olduğunu söylemeye gerek yok. ABD başta olmak üzere Avrupa, Rusya, Çin gibi ülkelerin şirketleri. Bir başka ifadeyle, yeni sisteme entegre olan ülkeler, Ortadoğu pastasından pay alacaktı.

“Bu ülkelerin parası yok, ülkelerini nasıl yeniden imar edecekler?” sorusunun cevabı basit. Yukarıda saydığımız ülkelerin finans şirketleri, milyar dolarlık fonları ve sıcak paraları ne güne duruyor? Örneğin ABD’li finans şirketi bu ülkelere enerji anlaşmaları karşılığı borç verir, o ülke aldığı bu borç para ile ABD’nin inşaat şirketi ile anlaşma yapar. Para bir cepten diğer cebe aktarılmış olur. Ortadoğu ülkesi faiz ödemek zorunda kalır. Formül basit gibi görünse de, işleyen sistem budur.

Tabii bunun için silahların susması gerekiyordu.

SİLAH SUSACAK, PARA KONUŞACAK

Trump’ın açılımının ekonomik boyut kadar önemli bir başka boyut daha vardı. Bölge ülkeleri arasında uzlaşma/barış sağlanması ki, trilyon dolarlık yatırımlar için zemin oluşsun.

Ortadoğu’da ve dünyada savaşların ana sebebi, din savaşlarıdır. İslam coğrafyasında Şii-Sünni mezhep savaşı, küresel çapta İslamiyet, Hıristiyanlık, Yahudilik savaşı.

Her üçünü temsil eden üç ülke var bölgede. Türkiye, İran, İsrail. Türkiye Sünni İslam’ı, İran Şii İslam’ı, İsrail Yahudiliği temsil eder. Yahudilik etki gücü açısından Hıristiyanlıkla da iyi anlaşır.

Ortadoğu’da Türkiye, İran ve İsrail arasında bir şekilde uzlaşma/ anlaşma sağlanırsa ne olur? Çatışma durur. Böyle bir uzlaşmaya her üç ülkenin de ihtiyacı var.

Türkiye; Ortadoğu’daki hamleleri, bir tarafta ABD, diğer tarafta Rusya, öbür tarafta terör sorunları ile çok yoruldu. İzlediği politikaların sonuçları her cephede farklı sonuçlara/tepkilere yol açınca yorgunluk arttı.

İran; ABD ve Batı dünyası tarafından yıllardır nükleer santral, Şii yayılmacılığı gibi gerekçelerle baskı altında tutuluyor. Suriye’de Esat’a destek olmanın maliyeti giderek artıyor. Ekonomik ambargolar nedeniyle büyük sıkıntı çeken İran, dış tehditlere açık hale geliyor.

İsrail; Mossad’ın eski başkanı Tamir Pardo’nun, “İsrail’e dışarıdan herhangi bir tehdit yok. Tek gerçek tehdit içeride yaşanan bölünme. Bu bölünme bizi iç savaşa götürebilir” uyarısı ile; Genelkurmay eski Başkanı Korgeneral Moşe Yalon’un, Filistin topraklarında uygulanan sokağa çıkma yasağının ve seyahat özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların, İsrail’in güvenliğini de tehdit ettiğini söylemesi, bu uygulamalar nedeniyle Filistinliler arasında İsrail’e yönelik nefretin arttığına ve radikal örgütlerin daha fazla güçlendiğine dikkat çekmesi İsrail’in de rahat olmadığını gösteriyor.

Kurulduğu günden beridir çatışma içinde yaşayan İsrail de yoruldu. Öte yandan en büyük koruma kalkanı olan ABD’ye olan güven de sarsılmaya başladı. ABD içinde de “İsrail’in yük oluşturmaya başladığı, daha ne kadar taşımak zorunda oldukları” şeklinde karşı görüşler dillendiriliyor. Her ne kadar küresel sermayenin sahibi Yahudiler olsa da, İsrail ile Yahudiler arasında da bir kopuş ayrışma gözleniyor.

Sonuç itibariyle bir süreliğine nefes almak, her üç ülke ve ABD için iyi olacak.

Moskova’nın, “seçimlerden önce Trump’ın ekibiyle iletişim kurmuştuk, bu iletişim devam ediyor” demesi, Trump’ın da, seçimlerden sonra Putin’den “harika” bir mektup aldığını açıklaması, “IŞİD’le mücadele Esat’ı devirmekten daha önemlidir” demesi önemlidir. Trump, kampanya boyunca, Obama Yönetimi’nin düşman olarak gördüğü Rusya’yla işbirliği yapmanın önemine değindi. Yani Ortadoğu’da ABD ile Rusya arasında sorunlar buzdolabına kaldırılacak. Tabii Ortadoğu’da uzlaşma/barışın sağlanabilmesi, mezhep, etnik, dini ayrımcılık temelli yapıların tasfiyesini gerektiriyor.

Trump politikasını uygulamaya başladı ve ABD müesses nizamı karşı cepheyi açtı. Bir anlamda Trump geleneksel ABD politikalarını geçersiz kılmıştı. Geleneksel politika yapıcılarda bir rahatsızlık baş göstermiş, “Trump ABD’nin Gorbaçovu mu?” sorusu sorulmaya başlanmıştı.

Sovyetler Birliği’nin yıkım mimarı Gorbaçov’dur. “Kendi ülkesini yıkan hain” olarak görülebilecek Gorbaçov, 25 Aralık 1991’de istifa ederek aslında Rus devletinin tamamen tarih sahnesinden silinmesini önledi denebilir. Aralık ayında bir araya gelen Belarus, Ukrayna ve Rusya başkanları Sovyetler Birliğini fesh ettiklerini ve bunun yerine Bağımsız Devletler Topluluğu’nun kurulduğunu karara bağladılar.

Bugün Sovyetler’in üzerinde yükselen Rusya, ABD ile neredeyse kafa kafaya mücadele edebilecek noktaya geldi. Kaç yılda başardı bunu? Çeyrek yüzyılda. Tüm temelleri yıkılmış, ekonomik sistemi çökmüş, toplum yapısı karışık bir devletin 25 yılda bu noktaya gelmesi büyük başarıdır.

Trump’ın 4 yılı söyledikleri ile yaptıkları arasındaki farklarla geçti. Çin, Rusya, K. Kore, İran gibi “düşman” ülkelere öyle tehditler savurdu ki, “3. Dünya Savaşı başladı” dedirtti insanlara. Ancak hemen arkasından olumlu mesajlar verdi.

Derken 3 Kasım 2020’ye gelindi. Trump’ın seçilmesi beklenirken iki faktör beklentileri tersine çevirdi; Covid-19 salgını ve siyahi George Floyd’un polis şiddeti sonucu ölmesi.

ABD’de 2017'den 2019'a kadar ABD'deki bütün etnik gruplarında polis şiddetinden ölenlerde yüzde 1,7'lik bir artış gözleniyor.

Ölen kurbanların ait oldukları etnik gruplara bakıldığında 2017-2019 arasında sadece siyahi Amerikalılar’da ölümlerin arttığı dikkat çekiyor.

Bu sürede Afrika kökenli vatandaşların ölümlerinde yüzde 5,3'lük bir artış yaşanırken, Beyaz Amerikalılar'da yüzde 19'luk, Hispaniklerde ise yüzde 11'lik bir düşüş oldu.

Siyahi Amerikalılar ABD'nin toplam nüfusunun sadece yüzde 12'sini oluşturuyor. Beyaz Amerikalılar yaklaşık yüzde 60, Hispanikler ise yüzde 18'ini.

Bu durumda Siyahi Amerikalıların polis şiddetinden ölme ihtimalinin diğer etnik gruplara göre çok daha yüksek olduğu ortaya çıkıyor.

2017'den 2020 30 Mart tarihine kadar, her 1 milyon siyahi Amerikalıdan yaklaşık 18'i polis şiddetinden hayatını kaybetti. Beyaz Amerikalılar'da ise 1 milyonda 6 kişi öldü, Hispanikler'de ise 8 kişi bu şartlarda yaşamını yitirdi.

Bu durumda son yıllarda polis şiddetinde ölen siyahi Amerikalı sayısı Beyaz Amerikalılara göre 3 kat daha fazla. Siyahilerin sistematik olarak polis karşısında ölme ihtimali diğer etnik gruplardan daha yüksek.

Covid-19 salgını sırasında Trump’ın virüsü hafife alması, zamanında ve yeterli tedbir almaması konularında yoğun bir eleştiri ile karşı karşıya kaldı. Salgında ölenlerin sayısı hızla arttıkça fatura Trump’a kesildi.

Ve 8 Kasım 2020’de yapılan seçimlerde Demokratlar’ın adayı Joe Biden ABD’nin yeni başkanı oldu. Ancak yaşı itibariyle ABD yönetimini gayriresmi olarak Biden’in yardımcısı olarak seçtiği Kamala Harris’in üstleneceği söyleniyor. Harris'in bildiğimiz klasik ABD müesses nizamının bir temsilcisi olmadığı, solcu, ilerici, sosyal konulara ağırlık verdiği belirtiliyor.

Denildiğine göre; Harris Trump'ın açtığı yoldan yürüyecek. Trump'la birlikte ABD'de ve dünyada geri dönülmez ve durdurulamaz bir süreç başladı. Kamala Harris de bunun farkında. Bildiğimiz müesses nizamın devam etmesi, ABD'nin çözülme sürecini, dağılmasını hızlandıracak. Trump bu süreci silahla durduramayacağını biliyor, ABD'nin Çin'e yönelik ekonomik eşitsizliğini dengelemeye çalışıyordu. Harris de bunun farkında. Öyle görünüyor ki; bir süreç Trump'la başladı, Kamala Harris'le daha kontrollü olarak devam edecek.

ABD’nin liderliği iki stratejik silah üzerine kuruludur. Nükleer ve konvansiyonel askeri gücü, ABD Doları’nın finans gücü.

ABD’nin askeri üstünlüğü kalmadı. Konvansiyonel güce Rusya’dan Çin’e, İngiltere’den Hindistan’a kadar hemen her ülke sahip. Nükleer güç de bu ülkelerin elinde. Yani ABD askeri gücüne güvenemeyecek.

Diğer yandan; ABD Doları’nın küresel ekonomik değişim aracı olarak etkinliğini kırmaya yönelik alternatifler devam ediyor. Ülkelerin kendi para birimleri ile ticaret, dijital para birimleri gibi arayışlar sonuç verirse, ABD’nin ikinci silahı da elinden alınmış olacak.

Sonuç itibariyle; Sovyetler Birliği-ABD ile çift kutuplu dünya, Sovyetler’in yıkılması ile tek kutuplu dünya, Rusya’nın yeniden sahneye çıkması, Çin, Hindistan, Brexit’le bağımsız kalan İngiltere, Almanya/Fransa ikilisi, İran, Türkiye gibi ülkelerle çok kutuplu dünya.

Ülkeler arası ilişkiler, ittifaklar bugüne kadar iyi-kötü oturmuş bir denge, sistem etrafında şekillenmişti. Trump’lı ABD’nin durumu, Brexit’in İngiltere’ye daha geniş hareket alanı sağlama beklentisi ve ABD ile olan rekabeti, Almanya/Fransa ikilisinin gerek kendi aralarında gerekse İngiltere ile olan rekabeti, Türkiye’nin tartışmalı proaktif politikası, İran-İsrail arasındaki belirsizlik, Suriye bağlamında ABD-Rusya rekabeti/anlaşması, D. Akdeniz, Kafkaslar, Balkanlar, Çin/Hindistan, Hindistan/Pakistan krizi, Arktik, Güney Çin Denizi gibi tartışmalı bölgeler ve sorunlar geleneksel dengelerin ve sistemin çözüldüğünü gösteriyor.

Her ülke kendisini bağımsız hareket etme hakkına sahip olarak görüyor, yeni ittifaklar, dengeler öncesi mevcut kazanımlarını, mevzilerini güçlendirmeye çalışıyor. O güne kadar küresel kaos ve çalkantılar sürecek gibi görünüyor.

Yeni sürecin Türkiye’ye ve Rusya, İngiltere, Çin, Avrupa (Almanya/Fransa) gibi diğer küresel aktörlere yansıması ayrı bir yazı konusu olacaktır.

 

 


 

 

 


NASIL BİR DÜNYAYA GİRİYORUZ?