MÜCADELE ANLAYIŞI

 

Mücadele bünyesinde savaş ve barışı da bulunduran zorlu ve yaşamsal bir süreç olarak politik bütüne aittir. Politikanın yörüngesinde yürütülen bu mücadelenin doğasında tarafların refah, beka, çıkar ve değerlerinin korunması, kollanması ve geliştirilmesi vardır. Mücadeleyi bu yönde başarıya ulaştırmanın “felsefe taşı”, bilimsel esaslar çerçevesinde millî güç unsurlarının geliştirilmesinde aranmalıdır. Herhangi bir maddeyi altına dönüştürmek mümkün olmasa da devlet ve milletlerin ölümsüzlüğü düşlemelerinin gerçekleşmesini yüksek bir olasılık hâline getirmek de ancak bunun ısrarlı takibiyle mümkündür. Bu bağlamda mücadele; benzersiz ve çok yönlü amaçların, millî güç unsurlarına konu oluşturan farklı kuvvetler, coğrafi etmenler, zamana bağlı çeşitli hareketler ve kavranıp çözümlenmesi zor kültürel ilişkilerin çok bilinmeyenli denklemidir. Devlet ve milletlerin yüz yıl yaşamasının da bin yıl yaşamasının da hatta ve hatta bunu sonsuzluğa dek umut etmenin yolu da büyük stratejilerindeki çözüme esas anlayıştan geçer.

Bu anlamda, mücadelede stratejik bakış açısı ve anlayış, harple barışı sürmekte olan aynı çatışmanın bir parçası olarak görmektedir. O, hem barışı hem de savaşı rüşeyminde eş zamanlı olarak şekillendirir. Ancak ne biri birinin içinde ne de biri birinin dışındadır. Her ikisi de birbirinin içinde, her ikisi de mücadelenin özündedir. Galebe çalan hangi yansa barış veya savaştır. Barışta savaş, savaşta barış vardır. Ne ebedî barış ne de ezelî bir savaş vardır. Kesintisiz ve amansız bir biçimde devam eden mücadeledir. Savaş barışa, barış da savaşa zemin hazırlar. İki zıt âlemin ne iki hâli, ne iki mertebesi, ne de iki özelliğidir. Çelişen iki uçun toplamında var olan mücadeledir. Her iki tarafın özelliklerini de hakikatlerini de kendisinde toplar. İnsanlığın var oluşundan beri onun olmazsa olmaz bir parçasıdır mücadele, harp ve barış. Barış savaşın kılıfı, iki savaş arasındaki aldatmaca dönemidir. Büyük stratejisi olan küresel ve büyük güçlerin veyahut bu yönde iddia sahibi devletlerin, sözde barış döneminde savaşa hazırlanırken yürüttükleri mücadele gerçek manada, “stratejik savaştır.” Zhuge Liang, stratejik savaşta zaferlerin fırsatlardan yararlanılarak elde edilmesini öğütler. “Sürekli savaşlarda sürekli zafer kazanmak” ulus ve devletleri önce duraklamaya, sonrasında da çöküşe götüren yolun başlangıcıdır. Kazanılan yerde kayıplar da vardır. Bir zaman ve bir yerden sonra kayıplar kazançları yemeye, değerleri çürütmeye başlar. Bu sürecin yönetimi hem büyük stratejinin hem de liderliğin stratejik bir meseledir.

Büyük stratejinin rehberliğinde her bir millî güç unsurunun kendi stratejisine uygun olarak yönlendirilmesi ve koordinasyonu, bu çetrefilli sürecin yönetiminde ilk adımdır. Sonraki başarılı adımların atılması; kararlı bir politika, güçlü bir örgütlenme ve iyi yetişmiş kadrolarla mümkündür. Bu üçlüden yoksun bir girişimin başarılı olması ve de stratejik düzeyde etkili olması düşünülemez. Bahse konu üçlünün etkili ve verimli olabilmesinin temel şartı, mücadelenin doğasına ve karakterine uygun olarak değişim sürecini yürütebilme yeteneğidir. Bu yeteneğin geliştirilmesi ve korunması öncelikle çok yönlü kültürel bir konudur. Colin S. Gray’in, “Tüm stratejik davranış kültüreldir… Dolayısıyla, stratejik davranış bizim strateji kültürü olarak bildiğimiz tavır ve fikirler tarafından biçimlendirilmektedir… Strateji kültürü vazgeçilmez bir şekilde muharebe meydanındadır.” yaklaşımı son derece isabetlidir. Mücadelede üstünlük veya yetersizliğin başladığı yer tam da burasıdır; ulusal kültür ve onun bir türevi olan strateji kültürü. Uygulamaya konulan politikalar, değişime uygun teşkilatlanma ve de yetişmiş nitelikli kadroların iş başına getirilmesi, milletlerin kültüründen kaynaklanan stratejik bir sürecin çıktısından başka bir şey değildir. Mücadelenin tüm fonksiyonel alanlarında farklı düzeylerde etkisi olan bahse konu süreç, orduların sevk ve idaresinin de amentüsüdür.

 

MÜCADELEDE DEĞİŞİM SÜRECİNİ ANLAMAK

 

Mücadelenin; genel, evrensel, sonsuz ve sabit doğasıyla, değişken karakterini anlamadan değişim süreci üzerinde fikir yürütmek beyhude bir gayretten öteye geçemez. Harbin doğası ile karakteri, bu konuyla yakinen ilgilenen entelektüellerin bile sıklıkla karıştırdıkları bir konudur. Harbin karakterinden bahsedilirken doğasıyla ilgili, doğası söz konusu olduğunda ise karakter özelliklerinin dile getirilmesi galatımeşhurdur. Mücadelede karşılaşılması muhtemel bütün stratejik sorunların en önemlisi ve önceliklisi bu konuyu anlamaktır. Çünkü stratejik planlamanın temelinin atıldığı yer burasıdır. Bu konuyla ilgili harp tarihindeki nizami, gayrinizami veya onun farklı mücadele yöntemleri incelendiğinde, ‘harbin doğası ve karakterini’ anlamanın ne kadar önemli, vazgeçilmez ve başarı/başarısızlık için mihenk taşı değerinde olduğu, apaçık bir şekilde görülmektedir.

İnsanın doğasından kaynaklanan özelliklerin kümülatif değeri harbin doğasını oluşturmaktadır. İnsan doğası ile ilgili görüşler ve bunlara yönelik eleştiriler çok yönlüdür. Amaç, bunları irdelemek değildir. Vurgulanmak istenen, insanda varoluştan gelen özelliklerle sonradan kültür vasıtasıyla yüklenenlerin oluşturduğu yapının, hem savaşın doğasını hem de milletlerin kendilerine özgü mücadele yöntemlerini büyük ölçüde etkilediği ve şekillendirdiği gerçeğidir.

Savaşın doğası ve karakteri üzerinde düşünenlerin veya alternatif görüşler oluşturmaya çalışanların, öncelikle strateji dünyasının önde gelen üç klasiğini incelemeleri mutlak bir zarurettir. Bunlar hiç şüphesiz ki Thukydides’in ‘Peloponnessos Savaşları’, Sun Tzu’nun ‘Savaş Sanatı’, Clausewitz’in ‘Savaş Üzerine’ adlı başyapıtlardır. Ancak, savaşın doğasını ve bünyesindeki karşılıklı etkiler ayrı bir başlık halinde başarılı bir şekilde inceleyen ve bugün de büyük ölçüde kabul gören Clausewitz’dir. Modern stratejinin babası sayılan Prusyalının, bu konudaki teorilerinin fikri tohumlarının yeşerdiği toprağın Sun Tzu ve Thukydides’den beslendiğini görmek ve anlamak gerekir. Birkaç önemli nokta vurgulanarak, konu açıklanabilir:

► “Üç karşılıklı etkide”: Mücadele eden güçlerin aşırı derecede kuvvet kullandığı, nihai amacın düşmanı silahtan arındırmak olduğu ve bu iki konunun doğal neticesinde kuvvetlerin aşırı gayretine dikkat çekerek analiz eder.[7] Bu durum, harbin doğasını anlamada son derece önemli ve vazgeçilmezdir. Seviye, kapsam ve yöntemi ne olursa olsun bütün mücadele bu karşılıklı etkinin ve içindeki kışkırtıcılığın tesiri altındadır. İki kişinin kavgasından ittifaklar kapsamında yürütülen devasa boyutlu savaşlara kadar bütün mücadelelerin doğasında bu özelliği görmek ve anlamak mümkündür. Hobbescul yaklaşımda, savaşın nedeni insan doğasından kaynaklanan ruh ve duygu kudretinin kimi özellikleridir ki barışa yönelten duygulara üstün gelir.

            ► “Harbin üç temel eğilimi” nde ise, savaşın ileri düzeylerde anlaşılmasının ne kadar zor ve karmaşık olduğunun farkına vararak, bu durumu üç temel eğilime indirgeyerek açıklamaya çalışır. “Harp, her somut durumda tabiatını biraz değiştirdiği için sadece gerçek bir bukalemun değildir; aynı zamanda genel görünüşe göre de belirgin eğilimleri bulunan üç yanlı şaşırtıcı bir olaydır: Bir yanda tabiatının özünü teşkil eden şiddet, doğal ve kör bir içgüdü sayılması gereken kin ve nefret; öte yanda harbi, bağımsız bir ruhsal faaliyet hâline getiren ihtimal hesapları ve tesadüfler; son olarak da harbi tamamen akla bağlayan politik araç niteliği.” Bu üç eğilim son derece önemlidir ve her biri genel olarak toplumdaki üç görüşten biriyle uyum sağlar. “Bu üç yandan birincisi daha çok ulusu, ikincisi daha çok komutanı ve ordusunu, üçüncüsü ise daha çok hükûmeti ilgilendirir. Harpte kışkırtılıp alevlendirilecek olan ihtirasların halkta zaten mevcut olması gerekir. Tesadüf olasılıklarda cesaret ve yeteneğin oynayacağı rolün büyüklüğü, küçüklüğü komutanın ve ordunun ayırıcı özelliklerine bağlıdır; fakat politik amaçlar sadece hükûmeti ilgilendirir.”

            Harbin doğasını, bu anlamda doğru anlamak ve açığa çıkarmak stratejik planlamanın ve başarının temelidir. Mao Tse-Tung’un ifadesiyle, “Savaşın asıl durumlarını, doğasını ve diğer şeylerle olan ilişkisini anlamazsanız savaşın kurallarını ya da bir savaşın nasıl yönetilmesi gerektiğini ve nasıl başarıya ulaşılacağını bilemezsiniz.”  Mao’nun bu tespitleri, tabii ki savaş ve stratejinin son kelimeleri gibi düşünülemez, fakat savaşın bütün dönemleri ve formları için de inkâr edilemez bir gerçeklik taşımaktadır. 

            ► “Korku, onur ve çıkar” üçayağı üzerinde, Thukydides’in tespit ve değerlendirmeleri ise, mücadelenin doğasını anlamada bireysel boyuttan topluma, devletten ittifaklara kadar yeni pencereler ve ufuklar açacak entelektüel bir hazinedir. Thukydides’in, Atinalılar ile Spartalılar arasındaki Peloponnesos Savaşları’nı neden-sonuç ilişkileri bağlamında ve insan doğasının yörüngesinde anlatımı, bugünkü çatışma ve işbirliğinin mantığını açıklamada da oldukça tutarlı ve yeterlidir. Hobbes’un başyapıtı kabul edilen “Leviathan” da insan doğası ve ideal devletin oluşturulması yönündeki görüşlerinin kaynağında Peloponnesos Savaşları vardır.  Thukydides’in bu konuda yapmış olduğu değerlendirmeyi, Hobbes; rekabet, güvensizlik, şan ve şeref ekseninde incelemiş olsa da  öncesinden pek farkı yoktur ve de nüanslar bulunan tekrardan başka bir şey değildir.

Tüm bu ifadeler, farklı yorum ve kıymetlendirmelere muhtaç olmakla birlikte, bugünkü harplerin doğası ve karakterini anlamada önemli bir projeksiyon tutmaya ve ciltler dolusu esere ilham vermeye devam etmektedir. Burada üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken ana eksen; harbin seviyesi, yöntemi ve nesli ne olursa olsun, mücadele eden güçlerin doğasından kaynaklanan, özellikle de korkudan neşet eden bir aşırı kuvvet kullanma eğilimi mevcuttur. Yine benzer saikalarla, mücadele büyük ölçüde çıkara dayalı olarak yürütülür, diğer nedenler sadece sudan bahanelerdir. Mücadele, onu yürüten insanların ruh ve duygu kuvvetinin özelliklerinden ayrı düşünülemez ve değerlendirilemez. İnsan ruhunu, bir savaşçının en temel silahı olarak gören anlayışı, bu bağlamda anlamak gerekir. Harp ve barış ayrımı gözetmeksizin, insanların kin ve nefrete dayalı her türlü aşırılıklarında doğalarından kaynaklanan özellikler ve içinde bulundukları toplumun kültürel yapısı son derece belirleyicidir. Son olarak; mücadelede ulus-ordu-hükûmet üçgeninde sağlıklı ve uyumlu bir denge kurulmadıkça başarıya ulaşılamayacağı, verimliliğin sağlanamayacağı ve kuvvetlerin aşırı gayreti neticesinde kısırdöngüye mahkûm olunacağı, rahatlıkla ifade edilmesi gereken bir belittir.

 

MÜCADELENİN SÜREKLİ DEĞİŞEN KARAKTERİ

 

Tarihin kaydettiği savaşların her birisinin birbirinden hem muhteva hem de mahiyeti itibarıyla az çok farklılıkları bulunduğu bilinen bir husustur. Hiçbir harp bir öncekine tıpatıp benzemez, karakterlerinde mutlaka nüanslar olmuştur, bundan sonra da olmaya devam edecektir. Bu mücadele açısından ontolojik bir tezdir. Var olan her şey hem karakterinde hem de doğasında temellenmiştir. Ama buradaki en etkileyici faaliyet nihayetinde epistemolojiktir, çünkü ontolojik tez bilimin başarılarından destek almalıdır. Ancak bunun insan zihnindeki yeri oldukça zayıftır. Dolayısıyla bunun öngörüyü ve iradeyi etkileme gücü de sınırlı kalmaktadır. Harp tarihinde çağlar boyu süregelen bu yetersizlik ve başarısızlık, medeniyet farkı gözetmeksizin, felaketlerin temel nedenlerinden birisi, belki de en önemlisi olmaya devam etmektedir. İnsanların, özellikle de stratejik karar makamında olan liderlerin, aklın ve bilimin ışığında rasyonel davranarak benzer düşüncelerle umulan tutumu göstermeleri elbette ki beklenemez. Bu, hem kültürel hem de devletlerin teşkilatlanmasından kaynaklanan politik bir sorundur. Köklü kültür ve onun bir fonksiyonu olan kurumların temel amacı, mücadelenin ihtiyaç duyduğu bahse konu eksikliği gidermek ve yeterli önleyici tedbirleri zamanında almak olmalıdır. Bu stratejik adımı atamayan hükûmet ve/veya ilgili teşkilatlar/karargâhlar, ya bir önceki harbin karakterine göre ya da bir sonraki harbin karakterini doğru okuyamamaktan kaynaklı yetersiz güç geliştirmişler, sevk etmişler ve de yenilerek ağır bedeller ödemişlerdir.

Güçten murat edilen sadece askerî olan değil, millî güç unsurlarının tamamı ve sinerji oluşturacak olan orkestrasyonudur. Bu açık önerme zafer veya hezimet kapılarının anahtarıdır. Teorinin temelleri buradan yükselir. Sağlam ve güçlü temellere dayanmayan ve harbin karakterindeki sürekli değişime ayak uyduramayan teşkilatlarla siyasi hedeflere ulaşmak mümkün değildir. Harbin karakteri ile uyumlu güç geliştirme basit bir olay gibi görülmemelidir. Bu meselede öncelikle sorunları kavrayış ve çözüm yollarının analizi vardır ki meşakkatli ve netameli bir sürecin maharetle idaresini gerektirir. Yakın ve uzak tarihte, bu anlamda atılan yanlış adımların sonradan alınan önlemlerle düzeltilemediği ve büyük kayıplarla neticelendiği hususundaki örnekler ne yazık ki oldukça külliyetlidir.

Savaş tarzlarında köklü değişikliklerin meydana geldiği tarihi dönemeçlerde, teknolojideki baş döndürücü gelişmeler her zaman dikkat çekici ve de etkili olmuştur. Bu değişim ve dönüşüm, başta stratejiler olmak üzere doktrinleri, örgütlenmeleri, eğitim ve öğretimi, velhasıl tüm savaş anlayışını derinden etkilemiştir. “Askerî alanda/ilişkilerde devrim”, olarak görülmesi gereken bu zamanlarda, savaşın karakterin de değiştiği konusunda, geniş bir mutabakat bulunmaktadır. Her dönemde karakterdeki farklılıklar kendine özgüdür. Birinci Dünya Savaşı’nda makinalı tüfekler, demir yolları, tel engelleri, mayınlar ve toplar değişimin ana unsurları idi. İkinci Dünya Savaşı’nda ise, havacılık ve zırhlı birliklerdeki gelişmelerle birlikte, nükleer silahlar ve gerilla harbinin genişleyen evreni mücadeleyi klasik mecrasından çıkarmıştır. Bugün de, havacılık, uzay, siber uzay ve bilgi işlem unsurlarının yanı sıra İHA ve SİHA’lar, süpersonik/hipersonik füze teknolojisindeki gelişmeler, hassas güdümlü mühimmat, nanoteknoloji, robotik ve biyoteknoloji gibi alanlardaki çalışmaların savaşın karakterini değiştirmekte olduğu görülmektedir. Bu süreç devam etmektedir. Karakter özelliklerinden hangisinin daha belirleyici olacağı konusundaki tartışmalar bugün de gündemini korumaktadır.

Mücadeleyi temel niteliklerindeki farklılıklara göre tasnif ederek, askerî ilişkilerde devrim konusunun, nesiller bağlamında değerlendiren bakış açısının yerinde ve gerçekçi olduğu düşünülmektedir. Askerî alanda/ilişkilerde devrim genel olarak mücadele tarzında köklü değişikliklerin meydana geldiği tarihi dönemeçleri ifade etmek, daha özel olarak da içinde bulunduğumuz dönemde halen süregelmekte olan ciddi değişimlerle ilgili durum ve tartışmaları ifade etmek için kullanılmaktadır. Mücadele tarzında köklü değişiklikleri büyük oranda meydana getiren temel nedende; daha etkili, daha güçlü, daha değerli silah ve sistemlerin geliştirilmesinde kullanılan teknoloji vardır. Teknolojideki gelişmeler stratejilerden doktrinlere, teşkilatlanmadan eğitim ve öğretime kadar mücadeleyle ilgili ne varsa her boyutta ve seviyede etkili olmuştur, bundan sonra da olmaya devam edecektir.

Mücadeleyi, temel niteliklerindeki farklılıklara göre tasnif ederek, nesiller bağlamında değerlendiren bakış açısıyla karakterindeki değişimi görmek ve anlamak pekâlâ mümkündür. Max Boot’un son beş yüz yıldaki askerî teknolojideki dört devrimi esas alarak yapmış olduğu ayrım ise temelde büyük benzerlikleri kapsamaktadır.

            ● Harbin Birinci Nesli: Birinci Dünya Savaşı öncesi ‘Barut Çağı’ savaş türünün temel özelliklerini ortaya koyar. Kas gücünden kimyasal güce geçiş modern yaşamı etkileyen olguların başında gelmektedir. Barutun modern keşiflerden biri olarak 800’lü yıllarda ilk önce Çin’de bulunması ve sonrasında 1100’lerde ateşli silahlarda kullanılması çok önemli bir başlangıçtır. Ateşli silahların 1300’lü yıllarda Avrupa’ya, 1400’lü yıllarda ise Osmanlı İmparatorluğu’na geçişi ve sonradan 1500’lü yıllarda tekrar Çin’e geri dönüşü uzun ve etkileyici buluşlar dizisinin miladı olarak kabul etmek mümkündür. Ateşli silahları Çinlilerin bulmasına karşılık, Avrupalıların mükemmelleştirerek tekrar Çin’e dönüşü incelenmesi gereken ilginç bir teknoloji transformasyonudur. 1500’lerden itibaren mücadelenin büyük bir değişim ve dönüşüm dönemine girdiği görülmektedir, çoğu askerî tarihçinin tanımlaması ile de bunu “modern savaş” olarak kabul etmek yerinde bir yaklaşım tarzı olacaktır.

Birinci nesil savaşın bariz niteliği; hiza ve istikamet temelli, tek namlulu yivsiz silahların teknolojide etkin olduğu, piyade ağırlıklı nizami bir savaş türü olup düşmanın yakın gücünün doğrudan yıkılmasına odaklıdır.  Bu bağlamda, Avrupa/Batı ordularının ateşli silahları etkin olarak kullanması 1700’lerden sonradır. Avrupa/Batı savaş tarzının bahse konu alandaki köklü değişim ve gelişimini hem eğitim hem örgütlenme hem de ikmal tekniklerinde görmek mümkündür. Önemli olan çağının gelişmiş silah ve sistemlerini elde etmek değildir. Maharet, gerekli örgütsel değişimi gerçekleştirerek, orduların eğitim ve disiplininin teminidir. Avrupalılar ve onların özellikle Amerika’daki torunları, ateşli silah teknolojisinde ele geçirmiş oldukları öncülüğü bir daha başkasına kaptırmadıkları gibi, yarıştaki mesafeyi daha da açarak üstünlüklerini sonraki savaş nesillerinde de devam ettirmeyi başarmışlardır.

Mücadelede sahaya sürülen her yeni silah ve sistemler geleneksel taktiklerin mutlaka değiştirilmesi yönünde etkili olmuşlardır. Ağızdan dolma tek atımlık yivli tüfeklerle menzil ve isabet oranındaki artış, piyadeyi yayılmaya, yüzükoyun yatmaya, sonrasında da siper kazmaya zorlamıştır. Yayılan piyadenin etkinliği süvari karşısında artarken, süvarinin ateşli silahların açık hedefi haline gelmesiyle, onu önce attan indirmeye sonra da rolünü değiştirmeye sebep olmuştur. 19’ncu yüzyılın son çeyreğinde, makinalı tüfeğin keşfiyle birlikte dumansız barutun istikrarlı ve güvenli bir şekilde gelişmesi, hem atış sürati hem de ateşin yakıcılığının önemli ölçüde artmasını sağlamıştır. Ateşli silahlardaki bu gelişmeler, onlardan korunma yollarının aranmasının da başlangıcını teşkil eder.

Harbin İkinci Nesli: Tarihsel temsil odağı itibarıyla Birinci Dünya Savaşı’dır. Ancak mücadelenin temel karakteristiği daha çok dört yıl süren Amerikan İç Savaşı (1861-64) sırasında ortaya çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda olacakların 50 yıl önceden burada yaşandığını ifade etmek gerçekçi bir yaklaşım tarzıdır. Harbin ikinci neslinin belirgin ayırt edici niteliği ise, Sanayi Devrimi’nin hem birinci (1760-1830) hem de ikinci aşaması (XX. yüzyıl başı) sonrasında buhar makinesi, telgraf ve makinalı tüfeğin savaşın karakterini değiştirerek kitle ordularını mümkün kılmasıdır. Bunları takiben üç önemli aşama daha vardır. İçten patlamalı motor, havacılık ve telsiz sayesinde zırhlı ve mekanize birliklerin büyük manevra imkânlarının muharebe sahasında yer almasıdır. Özellikle ateş gücü üstünlüğü ile piyadenin harekâtını oldukça sınırlayan anlayışın panzehri olarak tanklar ve uçaklar savaşta hareketliliğin geri gelmesinde önemli rol üslenmişlerdir. Bu dönemdeki en temel sorun, ateş gücü ile hareketlilik arasında denge sağlama arayışıdır. Başta teknolojik gelişmeler olmak üzere strateji ve taktik düşüncedeki değişim ile örgütlenme kapasitesini geliştirme çabaları, denge sağlama ve durum üstünlüğünü ele geçirmeye yönelik arayışlar olarak görülmektedir.

Özellikle 19. yüzyılda başlayan sanayileşme süreci ile teknolojik gelişmelerin harbin ikinci nesli üzerindeki değişimi ve dönüşümü, önceki dönemlerle mukayese edilemeyecek kadar devasa boyutlarda kapsayıcı ve derinliklidir. Hem Amerikan İç Savaşı’nda hem Birinci Dünya Harbi’nde hem de bahse konu iki harp arasında cereyan eden diğer mücadelelerde seri ateşli silahların etkisini anlamamaktan kaynaklı taktik ve teknik uygulamalar neticesinde çok ağır zayiatlar verilmiştir. Teknolojideki gelişmelerin bir sonucu olarak gittikçe büyüyen orduların personel ve lojistik imkân ve kabiliyetlerinin de buna paralel gelişmesi neticesinde savaşlar gittikçe uzamaya da başlamıştır. Birinci nesil harplerde genellikle bir veya birkaç günde sonuç alınabilen mücadeleler, bu nesilde haftalarca, aylarca hatta yıllarca süren uzun süreli yıpratmaya dönüşmüştür. Savaşın nesil değişiminden kaynaklanan bahse konu ve benzer zorlukların üstesinden gelmenin en etkili yolu stratejik düşünce yapısında zorunlu değişim ve dönüşüme gitmekte aranmalıdır. Gerek insanlar, gerekse de kurumlar noktainazarından bakıldığında, kültürden neşet eden düşünce ve davranış boyutundan sıyrılarak, mücadelenin değişen karakteri bağlamında tepki vermek o kadar da kolay değildir. 

Bu döneme inhisar eden harplerde, özellikle stratejik ve operatif seviyedeki komutanların yaratıcı çözümleri getirememesinden veya geç kalınmasından dolayı maliyeti oldukça yüksek örnekleri çokça görmek mümkündür. Amerikan İç Savaşı ve sonrasında meydana gelen harplerdeki gelişmeler, aslında Birinci Dünya Savaşı’nın karakterini büyük ölçüde belirleyebilecek özellikte olmasına rağmen, bir önceki nesilden öğrenilen ve tecrübe edilenler doğrultusunda taktik ve stratejiler geliştirilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın er geç başlayacağı ve bunun kaçınılmaz olduğu yönünde kuvvetli bir kanaatin oluşmasına karşılık; mücadelenin uzun süreceği, dünya çapında ve o güne kadar görülmemiş boyutlarda yıkıma yol açacağı, süvari ve süngü hücumunun yararsız ve yetersiz kalacağı, ateş desteği özellikle de topçu/havan ve makineli tüfeğin belirleyici bir rol üsleneceği,  denizlerde savaşın genişleyeceği gibi son derece hayati meseleler gerçekçi varsayımlarla değerlendirilememiştir. Zaman içerisinde, harbin değişen karakterini doğru okuyarak, yeni düşünce yapısına uygun güç geliştirenler üstünlüğü ele geçirebilmişlerdir. 1915’de, İtilaf Güçlerinin Çanakkale Boğazı’na başarısız deniz taarruzu ve hezimetle sonuçlanan Gelibolu Çıkarması; 1916’da, İngilizlerin Irak Cephesinde Kutülamare’de savaşın en sarsıcı yenilgisini yaşamaları; yine aynı yıl,  İngilizlerin bu sefer Almanlara karşı Jutland’da daha fazla savaş gemisi ve personel kaybetmiş olmasına rağmen, deniz muharebesinde stratejik zafer elde etmeleri; 1917’de, İtilaf devletlerinin düzenlemiş oldukları Nivelle Taarruzu ile Passchendaele Muharebesi sonucunda her iki tarafın da çok ağır zayiat vermesi; aynı yılın son aylarında, Cambrai Muharebesinde İngilizlerin toplu tank hücumunu ilk defa uygulamaları ve de Almanların karşı taarruzu gibi nice örnekleri bu bağlamda incelemek mümkündür.  Sonuç olarak; teknolojik gelişmeler bağlamında strateji teorisini güncelleyemeyenler, nitelikli ve rekabetçi askerî güç geliştiremezler ve de mücadelelerini muvaffakiyetle sürdüremezler, önermesini ispatına gerek duymadan tekrarlayabiliriz.

Harbin Üçüncü Nesli: Karakter özellikleri bağlamında temsil odağı özellikle İkinci Dünya Savaşı’dır. Manevra ve ateş gücünün süratle birleşerek hava kuvvetlerinin desteğiyle sel gibi akan taarruzlar, bu neslin en önemli ayırt edici özelliğidir. Askerî literatürde, ‘blitzkrieg/yıldırım harbi’ olarak nitelendirilmiştir. Almanların temel savaş doktrini olarak ün kazanmıştır. Hızlı ve beklenmedik taarruzlarla, düşmanın düzenli ve sürdürülebilir bir savunma hattı tesisine imkân vermeden muharebe gücünü yok etmeyi esas almıştır. Hava kuvvetleriyle desteklenen zırhlı ve mekanize birliklerin güçlenen imkân ve kabiliyetleri, birliklerin daha geniş alanlara yayılmasını sağlayarak muharebe alanına derinlik kazandırmıştır. Alman ordularının yıldırım harbi doktrinine uygun olarak İkinci Dünya Savaşı’nda Polonya ve Fransa’da Guderian, Kuzey Afrika’da Rommel’le özdeşleşen başarılı taarruzları; silahlı kuvvetlerin bütün unsurları arasındaki etkili uyum ve işbirliği ile her seviyedeki komutanların inisiyatif almadaki maharet ve ferasetlerinin bir eseridir.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ortaya çıkan ve sonucu tartışmasız bir şekilde belirleyerek mücadelenin karakterinde sonsuza dek söz sahibi olacak bir yeni silah sistemi vardır ki o da atom bombasıdır. Tahrip gücü öylesine yüksekti ki ona sahip olanlar, nükleer karşı koymanın söz konusu olduğu durumlarda bile, muhtemel hareket tarzlarını kılı kırk yararak sıraladıklarında, misillemeye prim vermeyi hiçbir zaman göze alamadılar. Nükleer güç olma ideali hangi gerekçelere dayanırsa dayansın, soğuk savaşın sıcak savaşa dönüşmemesinde nükleer silahların rolünün belirleyici olduğu konusunda geniş bir mutabakat bulunmaktadır. Bahse konu etkinin, sonraki harp nesillerinde de boş rolü oynaması mücadelenin değişimi ve dönüşümü açısından son derece önemlidir. 

Harbin Dördüncü Nesli: Temel özelliği Soğuk Savaş döneminden beri yaklaşık yetmiş yıldır, öncelikle başvurulan bir mücadele yöntemi olması ve bugün de hâlâ revaç bulmasıdır. Bu nesil savaşın belirgin karakteristiği; Soğuk Savaş ve sonrasında klasik ve konvansiyonel mücadele anlayışının nükleer silahların gölgesinde büyük ölçüde rafa kaldırılmasıdır. Bu yönüyle ne siyaset ve savaş, ne sivil ve asker, ne savaş alanı ve güvenlik alanı, ne de savaş ve barış arasındaki sınır çizgisi nettir. Söz konusu durumlar arasında kesin sınırlar değil, geçişken alanlar vardır. Artık neyin savaş neyin siyaset, kimin sivil kimin asker, nerenin savaş nerenin güvenlik alanı, hangi durumun savaş hangi durumun barış olduğu hakkında katı görüşler vazedilemez. Bu dönemde, klasik gerilla harbi büyük ölçüde mecrasını terk ederek adeta baş edilemez taşkın sellere dönüşmüştür. Şimdiye kadar nesiller bağlamında büyük/konvansiyonel harbe tabi küçük bir harp iken, Soğuk Savaş döneminden sonra karakterinde anlamlı bir değişim ve dönüşüme giderek büyük harbin yerini almıştır.

Artık konvansiyonel harpler gayrinizami harp ve onun etkili bir enstrümanı olan gerilla harplerinin tesir ve kontrolündedir. Gerilla harpleri de, güçsüzlerin güçlüye karşı mücadelesinde başvurulan temel bir yöntem olmaktan çıkarak, farklı bir alana evirilmiştir. Özellikle, Birinci Körfez Harekâtı’ndan (1991) beridir, gerilla harpleri ve onun farklı metotları güçlülerin de öncelikle müracaat ettikleri bir araç haline gelmiştir. Ana fikir, doğrudan düşmanın karar verici makamlarının düşüncelerini değiştirmeye yönelik araçları devreye sokarak, savaşma azim ve iradesinin siyaseten yok edilmesine odaklıdır. Aynı zamanda, bu neslin mücadelesinde rol üstlenen hem devletler hem de devlet dışı aktörler terörizmi gerilla harbinin bir yöntemi olarak kullanmaya başlamışlardır. Bu nesil savaşların evirilme öncesi ve sonrasında baş gösteren ve gittikçe belirginleşen mücadele yöntemi artık hibrid karakter özellikleri daha baskın olan yeni bir türdür.

Dördüncü nesil savaşlar, gerçekte hibrid harplerin belirgin olarak ortaya çıktığı, stratejik caydırıcılığın yine nükleer silahlarla sağlandığı bir dönemdir. Bu manada, 2003’te ABD öncülüğünde koalisyon güçlerinin Irak’a yönelik olarak başlatmış oldukları savaş gerçekte iki karakterli bir savaştır. 20 Mart’ta başlayan harekât, 9 Nisan 2003 tarihinde Bağdat’ın düşmesi ile büyük ölçüde tamamlanmış, 1 Mayıs 2003’te ABD Başkanı George W. Bush’un resmi açıklaması ile fiilen sonuçlanan I nci devresi büyük ölçüde konvansiyonel nitelikli ve tipik üçüncü nesil bir savaştır. Bu tarihten itibaren başlayan ve bugün bile bitip bitmediği bilinmeyen bir II nci dönemi vardır ki o da kendiliğinden doğan direniş safhasıdır ve de karakteristiği bağlamında dördüncü nesil bir savaştır. Savaşın ikinci evresinde doğan direniş, ülke geneline ve stratejik değerlere göre küçük ölçekte kalmıştır. Bu küçük ölçekli dördüncü nesil savaş bile etkileri ve sonuçları itibarıyla başta ABD olmak üzere İngiltere ve diğer koalisyon güçlerine çok pahalıya mal olmuştur. Her yönüyle ilginç olan bahse konu savaş, bu çalışmada incelenmeyecektir. Bu konuda, özellikle vurgulanmak istenen husus, II nci Irak Savaşı’nın iki nesilli ve çift karakterli bir hibrid savaş olduğudur. Bunu dördüncü nesil bir hibrid savaş olarak tanımlamanın daha doğru bir yaklaşım olacağı düşünülmektedir.      

            Bugün Irak Savaşı’nın evirildiği yerde, 15 Mart 2011’den beridir, Suriye’de devam etmekte olan yeni bir nesil savaşın şekillendiği görülmektedir. Bu savaş, ne konvansiyonel ne gayrinizami ne düşük yoğunluklu ne de asimetriktir. Mücadelede devletler, devlet dışı aktörler, farklı ülkelerin özel kuvvetleri, gerillaları, terörist yapılanmaları ve de uluslararası suç organizasyonları vardır. Aktörlerin sahadaki güçleri karada, denizde, havada, uzayda ve siber uzayda dolaylı/dolaysız yöntemlerle mücadele halindedirler. Bu savaşta dolaylı da olsa dinler, direkt olarak da İslam mezhepleri ve onlarla ilintili tarikat ve cemaatler vardır. Bu mücadele, hem üçüncü hem de dördüncü nesil savaşların özelliklerini bünyesinde bulunduran, beşinci neslin hibrid savaşıdır.

            ● Harbin Beşinci Nesli: 21’nci yüzyıl, kendine özgü mücadele yöntemlerini şekillendirmeye başladı bile. Bu çağın ilk çeyreğinde, “hibrid savaş” olarak tanımlayabileceğimiz, savaşın yeni bir türü kapımızdadır. Bir önceki neslin siyam ikizi olarak da tanımlanabilir. Farklılık karakterlerindeki nüanslardadır. Dördüncü neslin son savaşını II nci Irak Savaşı, beşinci neslin ilk savaşını da Suriye’deki hibrid savaş olarak değerlendirmek isabetli bir yaklaşım tarzı olacaktır. Bu hibrid savaş, dördüncü neslin karakter özelliklerini büyük ölçüde korurken, yeni nesil savaşın hususiyetlerini de rüşeyminde şekillendirerek, yeni bir savaş türü olarak arenada yerini almaya başlamıştır. Bundan önce, Hizbullah’ın 2006’da İsrail’e karşı uygulamış olduğu yöntemler, Rusya’nın 2008 Gürcistan ve 2014 Ukrayna müdahaleleri tabii ki konvansiyonel değildir, fakat başlı başına gayrinizami de değildir.

Savaşların özellikle teknoloji, yöntem ve güç bağlamında evirilmesinde yeni bir anlayışın kabulüdür. Muharebe ve harekât ortamının kaybolduğu,  her yerin eylem alanına dönüştüğü, hedef seçiminde hiçbir ahlaki ve hukuki ilkenin gözetilmediği bir kaos alanında, umulmadık her türlü gelişmenin vuku bulması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Küreselleşmenin doğasından kaynaklanan karmaşık tehditler ve bilginin hızla ve geniş kitlelere yayılması nedeniyle krizler, hiç olmadığı kadar çabuk ve öngörülmez bir biçimde gelişecek ve kolayca kontrolden çıkabilecektir. Artan tehdit çeşitliliği, öldürücü ve yıkıcı teknolojilere daha kolay erişim ve geliştirme imkânları meskûn mahallerdeki mücadeleyi yaygınlaştırmaktadır. Mücadelenin bu değişimi, bilinmezlikleri ve görünmezlikleri olabildiğince arttırmıştır ki son örneklerini Suriye, Libya ve Dağlık Karabağ’da görmek mümkündür.

Özellikle Suriye’deki savaş, geleneksel mücadeledeki rakip/hasım ve taraftarları büyük ölçüde değiştirmiş ve çeşitlendirmiştir. Harekât alanı ve ortamında bugünkü gelişmelerin ışığında Suriye ve Irak’ı kapsamakla birlikte, bölgesel olarak genişleme tohumlarını da bünyesinde taşımaktadır. Kullanılan kuvvetler; düzenli ordu birliklerinden gerillalara, özel kuvvetlerden terör örgütlerine, özel askerî şirketlerden organize suç teşekküllerine kadar çok geniş bir yelpazeye yayılmış durumdadır. Mücadele eden taraflar, bu savaşta klasik ve modern harp silah ve vasıtalarından kimyasal silahlara, el yapımı patlayıcılardan sosyal medya araçlarına, siber savaştan bilgi ve psikolojik harbin usul ve esaslarına kadar çok çeşitli vasıtaları kullanmaktadırlar. Suriye’deki çok boyutlu, çok aktörlü ve farklı yöntemleri bir arada kullanan kirli, kuralsız, cephesiz ve de hukuksuz savaş; mücadele ortamını da tam manasıyla anarşistleştirmiştir. Benzer değerlendirmeleri büyük ölçüde Libya ve Karabağ’da devam eden mücadelelere şamil kılmak da oldukça mümkündür.        

           Bu nesil savaşlarda, gelecekte bilgi teknolojisi temelli nanoteknoloji ve biyoteknoloji yoğun sistemlerin daha yaygın kullanılmasıyla, harbin karakterindeki değişim ve dönüşüm ilginç bir hal alabilecektir. Uzay ve siber uzaya hâkimiyet mücadelenin odak noktası haline gelmiştir. Bu hâkimiyet mücadelesi bundan sonra daha da kızışacaktır. Diğer dört nesil savaşta olduğu gibi bu nesilde de teknolojinin güç etkinliği üzerindeki merkezi ve hayati önemi daha da güçlenerek devam edecektir. Ancak, bu rolün arzu edildiği gibi veya planlandığı gibi oynanması, insan sermayesinin de aynı önemde desteklenmesi ve geliştirilmesi ile mümkün olabilecektir. Hangi neslin hangi savaşı olursa olsun, savaşta hesaplanamayan başlıca unsur insan iradesidir. Tarih buna ilişkin sayısız örnekler sunar, bunlar incelendiğinde, insan azminin ve maharetinin teknolojik açıdan daha üstün bir düşmana göre daha üstün geldiği görülür. Ancak, teknolojinin oyun değiştiren gücü de görmezden gelinemez. Maharet, bu iki güç arasındaki dengenin kurulmasında ve bir sonraki harbin karakterine uygun güç bileşeninin bir strateji doğrultusunda hazır edilmesindedir.

 

MÜCADELENİN ÖNGÖRÜLEBİLİR GELECEĞİ

 

            Savaş ve barışı rüşeyminde şekillendiren mücadele anlayışı, nesiller bağlamında incelendiğinde; sürekli değişen karakterini politikaya bağlayarak, ‘bukalemun’ metaforunu kullanan Clausewitz ile ‘suyun şekline’ benzetmesiyle bilinen Sun Tzu’nun, aynı konuyu ne kadar isabetli klasik yaklaşımlarla istiare ettikleri görülmektedir. Sun Tzu’dan beri yaklaşık 2500 yıldır harbin karakterini politikaya bağlayan anlayış değişmediği gibi, tam tersine Clausewitz’le birlikte onun mutlak şeklini alarak, üzerinde düşünülmeye ve farklı bakış acıları ile yorumlanmaya devam eden ilginç bir konu başlığı olarak hükmünü sürdürmektedir. Bugün olduğu gibi gelecekte de mücadele, hangi problem sahaları bahane edilerek yürütülürse yürütülsün, politikanın yörüngesinde kalmaya devam ederek onun ayırt edici özelliklerini bünyesinde taşımayı sürdürecektir.

            Realizmin temel varsayımlarının dayandığı, devlet-güvenlik-askerî güç ilişkisindeki gerçekçi yaklaşımda, bütün savaşlar politiktir. Politik olmayan savaş arayışlarının entelektüel alt yapısında maalesef yeterli derinlik yoktur. Thukydides’ten beri devletlerarası güç ilişkilerinin benzerliğini koruyan mantığında çıkarlar hâlâ varlığını devam ettirmektedir. Bu sadece maddi çıkarlar değil, aynı zamanda değerleri de kapsayan yapı taşlarıdır.[34] Martin Van Creveld’in ifadesiyle; Machiavelli’den Kissinger’e kadar, savaşın sürdürülme amacını en iyi özetleyen terim ‘çıkar’dır. Çıkar politika mabedindeki on emirdir, her seviyedeki karar vericilerin sermayesidir. Bunu koruma, kollama veya tahakkuk ettirme söz konusu olduğunda her türlü yolun mübah olduğu görülmektedir. Mutasavver mücadelenin her türlüsünün, bahse konu ana damardan beslenerek, yarınlarda da farklı farklı niteliklerde ortaya çıkması oldukça muhtemeldir.

            Öngörülebilir gelecekte, mücadelenin karakterinde beşinci nesil harbin nitelikleri baskın çıkmaya devam ederken, bazı hususiyetlerin belirgin etkinliğinin asimetrik olacağı düşünülmektedir:

            ■ Mücadelenin karakterinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri rolü bariz bir şekilde emsalsiz olan nükleer silahlar; anlık zaman diliminde eşi benzeri olmayan zarar verme kapasiteleriyle, bundan sonra da hem caydırıcılık hem de sonucun belirlenmesinde hiç şüphesiz ki rakipsiz olmaya devam edeceklerdir.

            ■ Teknolojinin merkezi ve hayati etkinliği artarak devam ederken, özellikle bilgi teknolojisi temelli nanoteknoloji ve biyoteknoloji yoğun sistemlerin daha yaygın olarak mücadele sahasında yerini alması hususu, bugünden itibaren bile tesirleri hissedilmeye başlanan oldukça iddialı bir alandır.

            ■ Başta kuantum bilimi olmak üzere ileri üretim teknikleri, yüksek teknoloji ürünü sensörler, otonom sistemler ve yapay zekâ savaşın geleceğini ve karakterini radikal bir biçimde dönüştürmeye başlamıştır ve de rakipler arasında süregiden bu yarış oldukça hızlanacaktır.

            ■ İleri teknoloji ürünü S/İHA’lar öncelikli olmak üzere, mücadele alanının kara, deniz ve denizaltı sahasında da benzer insansız ve akıllı otonom sistemlerin şimdiye kadar pek görülmeyen nitelik ve nicelikte (sürüler halinde) kullanılması kuvvetle muhtemeldir.

            ■ Hipersonik silahlar ve sistemlerin, asimetrik özelliklerinden kaynaklanan muazzam üstünlükleriyle, mutasavver mücadelenin stratejik kuvvet çarpanı olacağı öngörülmektedir. Olağanüstü hızları, uçuş yörüngesinin tahmin edilmezliğindeki zorlukları, hedefe yaklaşırken manevra yapma nitelikleri ve de nükleer harp başlığı taşıma kapasiteleriyle rakip ve hasımlara karşı dengelenmesi oldukça zor avantajlar sağlayacakları hususu oldukça önemlidir.

            ■ Mutasavver mücadelenin temel güç bileşeninde nizami kuvvetlerle özel kuvvetlerin melezleşerek yeni bir güç yapısıyla ortaya çıkması tercihten öte stratejik bir zorunluluk olarak görülmektedir. Güç geliştirme teorisinde, ‘geleneksel nizami harpte gayrinizami harp’ anlayışını terk ederek, ‘gayrinizami harpte nizami harp’ düşünce yolunun açılması ve bu alanda fikri bir arayışın sürdürülmesi önerilmektedir. Bu önerme, konvansiyonel savaşta gayrinizami harp anlayışı yerine, konvansiyonel olmayan savaşta gayrinizami harp olarak da kurulabilir.

 

GÜÇ GELİŞTİRME STRATEJİSİNİN TEMELLERİ

            Devletler farklı farklı sıkletlerde olsalar da, güç geliştirme ihtiyacı ve stratejisi mücadelenin karakterinden neşet eden evrensel ve de yaşamsal bir meseledir. Ekoller arası farklılıklar ise kültüreldir. Türk, Çin, Rus, Japon, İngiliz, Fransız, Alman ve Amerikan usulü savaş gibi. Mücadelenin karakterini merkeze alarak ve değerlendirerek, öngörülebilir gelecek için güç geliştirme, nihayetinde de sevk ve idare etme; ekoller arası farklı nitelik ve prensipleri bulunan zorlu bir süreçtir. Mücadelenin karakterini belirleyen en kuvvetli unsur tabii ki teknolojidir. Başkaca şeylerin de elbette ki etkisi vardır. Ancak teknolojiyle başka herhangi bir şeyi boy ölçüştüren bir muhakemenin varsayımları boşluğa düşmeye ve de başarısız olmaya mahkûmdur. Teknoloji alanındaki gelişmelerin seyrinde geride kalanların, başka alanlarda dev adımlar atsalar bile, bahse konu açıklığa varyant sağlama imkânları maalesef oldukça sınırlı ve de palyatiftir. Gelecekteki mücadelenin hem muhtevası hem örgütlenmesi hem de yöntemleri konusunda hakiki kerteriz noktası teknolojidir. Referansı farklı olanların doğru yönde ilerlemeleri mümkün değildir.

            Sanayi devrimi özellikle de ikincisi sonrasında, orduların örgütlenmesinde birbirlerine oldukça benzer yapıların ortaya çıkmasında, teknolojinin getirmiş olduğu bir zorunluluğun etkisi olmakla birlikte, kültürel rollerden kaynaklanan taklitçiliğin de payının olduğunu unutmamak gerekir. Teknolojinin ürünü olan silah ve sistemlerin muharebe sahasında operasyonel hale gelmesiyle birlikte, ekoller arası örgütlenme ve kullanma konusundaki belirgin farklılıklar artık nüansa dönüşmüştür. Kara kuvvetlerinde mangadan orduya kadar örgütlenmedeki değişimi; hem Birinci Dünya Harbi’nde hem İkinci Dünya Harbi’nde hem de Soğuk Savaş sonucunda dünyadaki birçok kuvvette gözlemlemek mümkündür. Bugün de mezkûr değişim kara kuvvetleriyle birlikte hava-deniz ve bunların derinliklerini de kapsayacak şekilde devam etmektedir.

            Teknoloji, mücadelenin itici ve oldukça da belirleyici unsuru olarak ekoller arası örgütlenmede benzeşimi maksimum düzeye çıkarmış olsa da, diğer güç faktörlerinin devreye girmesinin kaçınılmaz olduğu sürecin başlamasıyla, dengenin değişmesi de mukadder olabilecektir. Bahse konu diğer güç faktörleri: Moral değerler, eğitim ve öğretim ile sevk ve idaredir. Hangi medeniyet, kültür, zaman ve nesilde olursa olsun, orduların teknolojik gücünün üzerine oturduğu sağlam ve dengeli sacayak, işte bu değerlerdir. Birini diğerine tercih etme gibi bir anlayışın güç geliştirme stratejisinde yeri yoktur. Farklı yeğleme durumları tabii ki olabilir ancak bunun kefaretini ödemenin çok ama çok ağır bedelinin olduğunu tarih sayfalarında tutanak altına alınmış binbir trajedide görmek pekâlâ mümkündür. Sacayağındaki muvazene bozulduğunda, teknolojiden beklenen ‘durum üstünlüğü’nü temin etmeye yönelik olumlu etkiden söz edilemeyeceği gibi, diğer güç unsurlarının vasıflarının da zaman içerisinde erim erim eriyerek yok olmaları işten bile değildir.

            Hangi nesil harp olursa olsun, güç geliştirmenin temel bileşenlerinden teknoloji, moral değerler, eğitim ve öğretim ile sevk ve idareyi askerlik ve mücadele ruhunda ete kemiğe büründürerek muharebe gücünün mayası ve çimentosu haline getiren hiç kuşkusuz ki disiplindir. Disiplinin yörüngesinde ve çekim merkezinde olmayan hiçbir güç bileşeninin gücün gelişiminde ve korunmasında olumlu katkısı olmayacağı ispatına gerek duyulmayan temel bir önermedir.

Dün olduğu gibi bugün de, güç geliştirmenin amentüsü olarak mezkûr önermenin stratejik teorinin temellerinde yer aldığı bilinen bir husustur. Hiç şüphesiz ki yarınlarda uzayı da içine alması oldukça muhtemel gözüken ve bir önceki konu başlığında bilhassa vurgulanan, mutasavver mücadelede beklenen karakter değişimiyle uyumlu, güç geliştirme yeteneklerinin özel bir ilgiyle kazanılması ve korunması son derece önemlidir. Bu nedenledir ki güç geliştirme algoritmalarında büyük/hâkim güçlerin etkisini olabildiğince azaltarak gelecek perspektifinin realist ve millî bir yaklaşım tarzıyla oluşturulması son derece önemlidir. Bununla beraber teknolojiyi ortak paydaya alarak güç geliştirme stratejisinde akılcı ve gerçekçi bir yaklaşım tarzıyla önceliklendirmeye gidilmesi de vazgeçilmez bir zorunluluktur. Büyük/hâkim güçlerin tercih, strateji, konsept ve doktrinlerini taklit ederek güç geliştirdiğini sananların genellikle buldukları en makul yol; emrivaki yapılmak suretiyle ithal edilen silah ve sistemlerle kıt kaynakların heba edilmesi ve/veya geleneksel askerî envanterin bitmek tükenmek bilmeyen modernizasyon dalgalarıyla sermayenin çarçur edilmesi şeklinde olmuştur. Bu kısırdöngüden kurtularak rekabetçi askerî avantaj sağlamanın en kestirme ve basit yolu, mücadelenin öngörülebilir gelecekte talep etmesi oldukça muhtemel silah ve sistemlerin zamanında hazır edilmesi ve sürdürülebilirliğinin sağlanmasından geçmektedir.

ESKİ PARADİGMALARIN SONU VE YENİ BİR BAŞLANGIÇ

            Clausewitz’in, “her çağın kendine özgü harp teorisi olmalı” yaklaşımı sonsuz ve evrensel olduğu kadar zaferin de özgün fikri kaynağıdır. Çağlar boyunca harbin doğası sabit kalırken, karakteri değişerek ve dönüşerek sürekliliğini her dönemde korumuştur. Bundan sonra da yürütülecek her türlü mücadelede yeni teoriye olan ihtiyaç, sistematik olarak varlığını sürdürecektir.  Mücadelenin yürütülmesi ile ilgili temel kuralların sistemli bir biçimde düzenlenmesi, anlamlandırılması ile mantıki ve rasyonel kararlara yönlendirilecek ortak bir duyuşun yansıtıldığı entelektüel zemini, stratejik teori sağlar. Onun gerçekliğe tekabül etmesi ve mücadelenin değişen karakterine uygun kurallar koyması, güç geliştirme stratejisinin temelidir. Bu başlangıç yapılmadan atılacak adımların hiçbir manası ve değeri yoktur. Toplum, kurum, devlet ve milletlerin stratejik teorinin önemini anlamadan ve yukarıda incelenmeye çalışılan konu başlıklarını önemsemeden öngörülebilir gelecekteki mücadeleye hazır olmaları ve de kazanmaları pek de mümkün gözükmemektedir.

            Rakip/hasım ve/veya düşmanların stratejilerine taarruz ederek avantajlarını geçersiz kılmanın ve durum üstünlüğünü sağlamanın en akıllıca yolu burasıdır. Teknolojik gelişmeleri önceleyerek, yenilenme ve dönüşebilmeyi gerçekleştirebilenlerin mücadelenin kaderine hükmedebilecekleri çok açıktır. Yeniçağın kendine özgü mücadele teorisini, teknolojik gelişmeler ışığında öngörülebilir geleceği de kapsayacak şekilde, gerçekçi varsayımları esas alarak şekillendirmek esastır. Güç geliştirme stratejisini mezkûr yörüngeye oturtarak, mücadelenin talep ettiği ve/veya edeceği silah ve sistemlerin envantere kazandırılması ve adaptasyonlarının sağlanması son derece önemlidir. Bu bağlamda; 1700’lerden beridir, Avrupa/Batı ordularında özellikle ateşli silahların etkin olarak kullanılması nedeniyle mücadele alanındaki köklü değişim ve dönüşüm, hem eğitim hem teşkilatlanma hem de lojistik ve diğer sahalarda mütemadiyen devam etmektedir. Teknoloji odaklı mezkûr değişim, etkisini ve vazgeçilmezliğini her geçen gün arttırmaktadır. Bu makalede ortaya konulmaya çalışılan bakış açısıyla; mutasavver harp sahası tahayyül edildiğinde, gidişatı belirlemede yegâne itici gücünün, ‘askerî ilişkilerde yeni devrim’i anlamakla başladığı basitçe görülmektedir.


 

 

Kaynaklar

Fritz Allhoff, Patrik Lin ve Daniel Moore, Nanoteknoloji Nedir ve Neden Önemlidir, Çev. Özge Özgür, Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Ankara, 2017, s. 250.

Mücadele Anlayışı ve Askeri İlişkilerde Yeni Devrim