Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Mart,

Bu satırları kaleme aldığım sırada Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov yeni bir açıklama yapıyor ve şu çarpıcı ifadeyi kullanıyor: "Üçüncü Dünya Savaşı, nükleer silahların kullanılacağı yıkıcı bir savaş olacak.” Bu açıklama dünya kamuoyunun tüylerini ürpertirken, bizler de haklı olarak şu soruyu soruyoruz; Dünya 77 yıl sonra yeni bir dünya savaşını konvansiyonel ve nükleer ölçüde kaldırılabilir mi? Aslına bakılırsa, bu zor sorunun cevabını vermek, yaşanması muhtemel olan bu felaketi tecrübe etmeye bağlıdır. Devletlerin, uluslararası kurum ve kuruluşların, istihbarat servislerinin ve hatta büyük şirketlerin dünyadaki müesses nizamın devamı ve yaşanması muhtemel bu acı tecrübenin önüne geçilmesi için müşterek bir çaba göstermeleri gerektiği de, yaşadığımız rasyonel sürecin risk algoritmasının zorunluluğudur. Kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu süreçte üzerine düşen diplomatik görevi fazlasıyla yapmaktadır ve yapmaya da devam edecektir.

        24 Şubat 2022 Perşembe günü sabahı ulusa sesleniş konuşmasının ardından Rus ordusu birçok cepheden Ukrayna’ya doğru saldırıya geçerek, stratejik noktaları bombalamaya başladı.  Rus ordusunun konvansiyonel kara ve hava hareketlerine bakılırsa, Kremlin yönetiminin Ukrayna’da bir rejim ve yönetim değişikliğini amaçlıyor. Savaşın ilerleyen günlerine gelirken anlaşılıyor ki, Ukrayna NATO’dan aldığı mühimmat ve lojistik destekle Rus ordusuna karşı bir savunma savaşı stratejisini konfigüre ederek, olabildiğince zaman kazanmaya çalışıyor ve büyük ihtimalle ABD, İngiltere vb. NATO ülkelerinin savaşa dahil olması için de Rus ordusunun ülkesinde ciddi hasarlar verdiğinin dünya kamuoyunca iyice algılanmasını hedefliyor. Dolayısıyla bu sayede Rus ordusunu taktiksel bir tuzağa çekmek istediği de söylenebilir. Ayrıca AB ve ABD zaten ağır ekonomik yaptırımlar ve Ukrayna’ya lojistik ve mühimmat desteği vererek Rusya’ya karşı bir hibrit savaş stratejisi uyguluyor. Peki nedir bu hibrit savaş?

21. YÜZYILIN FENOMEN HARP METODOLOJİSİ: HİBRİT SAVAŞ

     Dünya jeopolitik dengelerinin 2. Dünya Savaşı’ndan sonra da bir türlü sağlanamaması, bir metafor olarak, üçüncü bir dünya savaşının sürekli gündemde olmasına neden olmuştur. Esasen, 1945’te savaşın sona ermesiyle yeni bir barış devrine girildiği sanılsa da dünyada yeni bir savaş tarzı doğurmuştu; ‘Hibrit Savaş’.

     Hibrit savaş 21. yüzyılın fenomen harp metodolojisidir.  Bu kavram ilk kez 2007 yılında Frank Hoffman tarafından kullanılmış ve askeri literatüre sokulmuştur. Frank Hoffman 2006 yılında Lübnan’daki Hizbullah-İsrail savaşı esnasında Hizbullah’ın kullandığı strateji ve taktikleri tanımlamak amacıyla hibrit savaş terimini kullanmıştır. Somut ve kısa şekilde tanımlarsak; hibrit savaş, siyasi savaşı kullanan ve konvansiyonel savaşı, gerilla savaşını, nükleer savaş tehditlerini, düzensiz savaşı ve siber savaşı yalan haberler, diplomasi, hukuk ve dış seçim müdahalesi gibi diğer etkili yöntemlerle sentezleyen bir askeri stratejidir. Saldıran taraf, kinetik operasyonları yıkıcı çabalarla birleştirerek, atıf veya intikamdan kaçınmayı amaçlar. Hibrit savaş, son derece uyarlanabilir ve dirençli bir yanıt gerektiren savaş alanının esnek ve karmaşık dinamiklerini tanımlamak için kullanılabilir. Rusya Federasyonu bugün süren Ukrayna Savaşı öncesinde sistemli olarak öncelikle Kiev’deki devlet kurumlarına siber saldırılar düzenlemiştir. Sonrasında 2014 yılında Ukrayna’dan Kırım’ı koparabilmeyi başarmıştır ve bu noktada da düzenli birliklerin yanısıra Wagner olarak adlandırılan özel askeri şirketini aktif biçimde kullanmıştır. Wagner şirketinin Donbas bölgesindeki faaliyetleri Rusya’nın bu bölgedeki taktiksel başarısı açısından belirleyici olmuştur. Ayrıca Ukrayna’da başlayan konvansiyonel savaş öncesi başarılı bir ön hazırlık süreci Wagner’in koordinasyonunda yürütülmüştür.

     Şu gerçeği net olarak anlamak gerekiyor: Rusya Federasyonu açısından 17.130.000 kilometrekarelik topraklarını koruması, sadece düzenli operatif savaş stratejileriyle ve konvansiyonel hareketlerle mümkün değildir. Bu nedenle hibrit savaşın ana unsuru olarak, Wagner şirketinin paramiliter unsurları ve siber ekipler Kremlin’in hibrit savaş savunma ve saldırı doktrini çerçevesinde ön plana çıkmaktadır.

       Türkiye gerek Rusya ve Ukrayna ile olan ticari ve siyasi ilişkileri gerekse bir NATO üyesi olarak Batı ile ilişkilerinden dolayı bölgedeki krizde kilit aktör konumunda. Bölgedeki gerginlik Türkiye’nin ekonomisini, bölgesel güvenliğini ve Batı ile ilişkilerini ciddi oranda etkiliyor. Türkiye aktif diplomasi izleyerek bir yandan Rusya’nın saldırganlığına karşı uluslararası camiayı göreve çağırırken diğer taraftan taraflarla özel ilişkilerini kullanarak çatışmaya dönüşen krizi yatıştırmaya çalışıyor. Ukrayna -Rusya Savaşının Türkiye açısından en önemli etkisi jeoekonomik niteliktedir. Zira, Rusya’ya doğalgaz konusunda bağımlı olan Avrupa gerçeğini asla göz ardı edemeyiz.  Örneğin; Almanya, Rus gazını ülkeye Baltık denizi üzerinden bağlayan Kuzey Akım 2 boru hattı anlaşmasını Rusya Federasyonu, Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetlerini tanıyıp, askerlerini sınır ötesine intikal ettirdikten sonra iptal edebilmiştir. Kuşkusuz, Rusya’nın savaşçı ve agresif tavrı ilerleyen süreçte AB üyesi ülkelerin alternatif enerji kaynaklarına rağbet etmesine neden olabilir. Dolayısıyla Azerbaycan gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyan boru hatlarının Avrupa’nın enerji transferi içerisindeki oranının artırılması gerekebilir. Bu bağlamda TANAP benzeri projeler Türkiye’nin jeopolitik ve jeoekonomik önemini yükseltebilir ve ekonomik gelirlerine ciddi oranda artış sağlayabilir.

PENTAGON’UN İKİ STRATEJİK AMACI

      Rusya Federasyonu Devlet başkanı V. Putin savaş öncesi iki şart ileri sürmüştü. İlk olarak, NATO’nun Rusya’ya doğru genişleme politikasından vaz geçeceğine dair yazılı taahhütte bulunması; ikinci olarak, Minsk mutabakatlarının uygulanması; yani Ukrayna'da nüfusun %30’unu oluşturan Rus topluluğun haklarının korunması, Donetsk ve Luhanks Halk Cumhuriyet'lerine özel statü tanınması ve Kırım’ın Rusya’ya ilhakının tanınması. Rusya’nın söz konusu taleplerinin ne derece haklı olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Ancak hatırlamakta fayda var: 1962’de SSCB’nin Küba’ya füze yerleştirmesini, Pentagon yönetimi bir 3. Dünya savaşı için bahane olarak görmüştür. Peki bugün ABD’nin bu savaştaki stratejik amaçları ne olabilir? Kanaatimce Pentagon’un iki stratejik amacı bulunmaktadır. Bunlar:

1-Tüm NATO müttefiklerini ortak düşman olarak gördüğü Rusya Federasyonu’na karşı birleştirmek. Pentagon’un bu taktiği izlerken özel önem verdiği iki ülke Türkiye ve Almanya’dır. Bu amaçla, Pentagon’un bu iki ülkenin kamuoyunu Rusya’ya karşı sert bir diplomatik angajmana veya konvansiyonel bir çatışmaya yönlendirmeye çalışması mümkündür.

2-İkinci olarak, Pentagon yönetimi, henüz Rusya-Çin ittifakı maksimum düzeyde ilerlememişken, Rusya Federasyonu’na sert ve tesirli bir darbe vurmak istemektedir. Zira Rusya Federasyonu dünyadaki en büyük yüzölçümüne sahip ülkedir ve sınırsız doğal kaynaklara sahiptir. Dolayısıyla, Pentagon’un potansiyel düşmanı olarak Yugoslavya tarzı bir parçalanma yaşaması hedeflenmektedir.

     Nihayetinde Rusya ve ABD’nin muhtemel stratejileri bu şekilde olabileceğini öngörüyorum. Buna karşılık sürecin diğer aktörleri olan ülkelerin de izleyecekleri tutum son derece önemlidir. Bu bağlamda, ilerleyen günlerde Polonya ve Almanya’nın kendilerinden beklenilenin aksine, karadan konvansiyonel bir harekata girişmelerini mümkün görmüyorum.

TÜRKİYE’NİN STRATEJİK ARGÜMANLARI

     2014’te Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) kontrolünde imzalanan Minsk Protokolü çözüm için elverişli çerçeveyi sunmaktadır. Bugün savaşan tüm taraflar, bu protokole bağlı kalmak zorundadır. Karşılıklı uygulanarak ekonomik yaptırımlar, Ukrayna halkına daha fazla ekonomik darbe vuracağı gibi, Rusya’ya da Almanya ve Fransa dahil AB ülkelerine de büyük maliyetler getirecektir. Bu felaketten bir an önce dönülmelidir. Ancak şu satırları kaleme aldığım sırada bile, Rus ordusunun oldukça önemli bir stratejik bölge olan Odessa’yı işgal etmesi mümkündür. Dolayısıyla, muhtemel bir Odessa Savaşı’nda bu kez zorunlu olarak ABD ve İngiliz donanmalarının denizden bir amfibik harekata girişmeleri mümkündür. Bu ihtimal gerçekleşirse, bizim Türkiye olarak savaş dışı kalmamız da zorlaşabilir. Malum, Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye olarak bizim taraf olmadığımız bir savaşta üçüncü ülkelerin Karadeniz’e bir donanma sokmasını hukuken imkansız kılmaktadır. Bu nedenle, Odessa merkezli bir 3. Dünya Savaşı çıkarsa, Türkiye olarak bu savaşa katılmak için, NATO'dan ciddi bir basınç görebiliriz. Buna mukabil, Türkiye olarak bu savaşa girmeye zorlanırsak, karşılık olarak AB ve ABD genelinde NATO’ya karşı elimizde koz olarak tutabileceğimiz argümanlar da bulunmaktadır. Bunlar;

-Dış borçlarımızın tamamen veya kısmen yarısının silinmesi.

-ABD’nin Suriye’de kontrol ettiği alanın ve hatta Fırat’ın doğusunun kontrolümüze verilmesi.

-KKTC’nin tüm NATO ülkelerince tanınması.

      NATO’ya karşı öne sürebileceğimiz elimizdeki bu stratejik kozlar dışında, gerekirse Rusya Federasyonu, Türkiye’nin savaş dışı kalmasını öne sürdüğünde de, benzer şekilde Kremlin’e karşıda koz öne sürebileceğimiz stratejik argümanlar da bulunmaktadır. Bunlar;

-Rusya’nın Suriye’de kontrol ettiği alanın ve hatta Fırat’ın doğusunun kontrolümüze verilmesi.

-Doğal gaz alımında fiyat indirimi uygulanması.

-Ermenistan’ın saldırgan tutumuna yönelik Türkiye ve Azerbaycan’a güvence verilmesi, Karabağ’ın tamamen Azerbaycan’a ilhakı ve saldırmazlık konusunda Ermenistan’ın taahhütte bulunarak protokol imzalanması.

-KKTC’nin tanınması.

     Yukarıda ifade ettiğim görüşler doğrultusunda iki süper ve nükleer güce karşı izleyebileceğimiz jeostratejik yol haritasını kısaca ifade etmeye çalıştım. Sonuç olarak, bugün bu savaşın muhtemel evrimini ve nasıl sonuçlanacağını kestirebilmek güncel ve dinamik bir analiz sürecini devam ettirecektir. Ancak somut çıkarım şudur: Artık geleneksel konvansiyonel savaş yöntemleri tek başına sonuç almada yeterli değildir. Hibrit Savaş realitesine uygun şekilde ilgili güvenlik kurum ve kuruluşlarımızı yeniden konfigüre etmek zorundayız. Bu zorunluluk şu an içinden geçtiğimiz riskli ve tuzaklarla dolu süreçte dinamik ve başarılı yürütülmesi elzem olan, diplomasi ve güvenlik politikalarımızın sürekliliği için şarttır. Kuşkusuz bu sürecin bir diğer kazananı ise şimdilik NATO olarak görünmektedir. Zira,  ABD ve İngiltere (Anglo-Amerikan bloğu)  Rusya-Ukrayna Savaşı sayesinde nerdeyse tüm NATO ülkeleri üzerinde ciddi bir jeopolitik konsolidasyon sağlamayı başarmış durumdadırlar. Somut olarak da görülmektedir ki, bu konsolidasyon başarısı ABD ve İngiltere’nin diğer Avrupa ülkeleri içerisindeki hegemonyasını pekiştirebilecek niteliktedir.

 


MOSKOVA-KİEV EKSENİNDE KÜRESEL DÜNYA SAVAŞI   Türkiye Ne Yapmalı ve Nasıl Yapmalı?