Akdeniz coğrafyasında gelişmekte olan jeoekonomik-jeostratejik olayları ve bunların siyasi düzleme yansımalarını mümkün olan en geniş stratejik çerçevede ele almaz isek eksik değerlendirmeler, isabetsiz politik yaklaşımlar, verimsiz dış politika angajmanları içerisine gireceğimiz açıktır. Meydana gelebilecek sorunlar dış politika çerçevesini aşarak, uzun döneme yayılabilecek olumsuz ekonomik gelişmeler eşliğinde iç politik izdüşümlere de neden olacaktır. Bu hiçbir ülke yönetiminin tercih edeceği bir durum değildir. Ne var ki, bir çok devlet yönetimi tarihte benzeri “yanlış yaklaşımlar-hesaplamalar-zanlar” ile temellendirilen politikalar içerisine girdiği için, yıkılmış devletler-mahvolmuş toplumlar mezarlığında yerini almıştır.

 

Tarih biliminin alanına giren kısımlarını bir kenera bırakarak; devlet yönetimlerinin içine girebileceği yanlış yaklaşımlar-hesaplamalar-zanlar üzerinde “rasyonel karar verme süreçleri” temelinde analizimi geliştirmeyi hedefliyorum. O zaman şöyle bir soru ile başlayabilirim: Bir devlet yönetimi (başkanı) başka bir devletin yönetimi (başkanı veya bürokratı) tarafından verilen -yetkili kurumların antlaşması dışında- sözlerin yerine getirilebileceğine ne kadar güvenebilir? Devletler süreç içerisinde güçlenen durumlarını gözönüne alarak, kendi aralarında yaptıkları gizli antlaşmaları tek taraflı tadil edip karşı tarafa bu tadilatı dayatabilir mi? Devlette sürekliliğin esas olduğu yaklaşımı her devlet için geçerli midir? Her devlet yönetiminin o ülkenin çıkarlarını maksimize etmesi gerektiği apaçıkken, bu “çıkar maksimizasyonu” hesabını ne ölçekte yapabilir, yönetimin kendi bireysel çıkarı ile ülke çıkarının örtüştüğüne nasıl güvenilebilir? Bu durum başka devletler tarafından manipule edilebilir mi? Görüldüğü gibi sorularımın sayısı gitgide artmakta olsa da, dayandıkları tek bir temel vardır o da; devlet yönetim mekanizmasındaki basamaklarda “rasyonel karar verme süreçlerine” ne ölçüde riayet edildiği, buna riayet edebilecek üst düzey bilgi ehliyetine sahip kadroların yeterli sayıda olup olmadığıdır.

Ortadoğu Bölgesi, Arap Coğrafyası ile beraber ele alındığında bu bölgedeki son 70 yılın yönetimlerine bakışımızda inceleme yöntemimiz oldukça keskin bir vazife görecektir: Krallık, Emirlik, Parti devlet yönetimi ve/veya etkin-olmayan meclis, zümre egemenliği, vs gibi modern demokratik kurumsal yapılanma dışında sınıflandırılabilecek yönetimler gözönüne alınsın. Bu yönetimlerin “çıkar maksimizasyonu”, ülkelerinin ve toplumlarının “çıkar maksimizasyonu”na eş olabilir mi? Olamayacağı kolayca ispat edilebilir: Bu tip bir yönetim modern demokratik kurumsal yapının üzerine bina edilmediği için bir şekilde elde ettiği ve elinde tuttuğu egemenliği arkadan gelecek-halefi yönetime nasıl devredeceği tanımlı değildir, dolayısı ile ister parti, ister hanedan, ister zümre, ister kişi olsun halefi bir yönetim adayı da zaten tanımlı değildir, yani var değildir. Bu anayasal-yönetimsel tanımsızlık, söz konusu ülke için en büyük belirsizlik ve müstakbel, periyodik kaosun sebebidir öyle ki, her egemenlik devri-teslimi süreci, sistem “tanımsız” olduğu için yeni bir karmaşa yaratacaktır,egemenlik gaspına dönüşecektir ve “belirsizlik” bir insan ömrü mühletinde sürekli hale gelecektir, nesiller birbirine eklemlenirken bu “belirsizliğin” içinde ülkelerinin geleceğini inşa edebilecekleri uzlaşma zemini bulamayacaklardır. Bu o ülkeyi bekleyen en “masum” tehlikedir. Daha fenası ise, bu söz konusu “tanımsız” ve “belirsiz” yönetim devri sürecinin başka ülkelerin manipülasyonuna da açık halde bulunmasıdır. Bölgede yüzlerce kez örneği yaşandığı için bunun ispatını okuyucuya bırakıyorum. O zaman yukarıdaki sorumun yanıtı açıktır: Söz konusu yönetimin kendi çıkar maksimizasyonu, yönetim sürecini mümkün olduğu kadar uzatmak, yönetimi devretmemek üzerine kurulu olacağı için ülke içerisinden kendisine alternatif yönetim adaylarının çıkmaması gerekmektedir. O zaman, ülke insanlarının “çıkar maksimizasyonu” ile böyle bir yönetimin “çıkar maksimizasyonu” birbiri ile uzun-dönemde kesinlikle örtüşmeyecektir, aksine birbirinden ıraksayacaktır.

O zaman şu ikinci soruya, başka ülkelerin manipülasyonuna nasıl açık halde bulunduğuna yöneliyorum: Rasyonel olarak şekillendirilen çıkarları maksimize edecek politikalar yürütmek yerine, kendi yönetimsel çıkarlarını yükseltmeyi hedefleyen söz konusu yönetimlerin bu çıkar kümesi rasyonellik haricinde nasıl bir temelde meydana getirilmektedir? Bu sorunun yanıtı söz konusu yönetimin “istek kümesinde” saklıdır. Yani, bu tip yönetimlerin belirli egemenliği ele almaları ile ilişik “istek kümeleri” vardır ve bu “isteklerini” gerçekleştirmelerinin o yönetimlerin “çıkarlarını” yükselteceği konusunda başka ülkeler tarafından kolaylıkla ikna edilebilirler.

Okuyucularımın bu noktada “istek” ve “rasyonellik” ayrımını çok dikkatli yapacağına eminim. Basit bir ayrım noktası vermekle yetineceğim: Her “istek” “rasyonel” değildir, böyle olduğu için de her “istek” gerçekleştirilemez. Gerçekleştirilebileceği zannedilebilir, bu zanna inanılabilir, vs vs. Devlet yönetimleri böyle bir “zan” içerisine girdiklerinde evvela toplumlarının sahip oldukları ekonomik kaynakları heba ederler, peşinden bu ekonomik kaynağı tekrar yerine koyabilecek sosyal kaynakları özellikle ehil-insan kaynağını heba ederler. Böylece o ülkenin siyasi-ekonomik geleceği büyük ölçüde ipotek altına girmiş olur. Modern demokratik kurumsal yapıya sahip olunduğu zaman, bu zandan-ilüzyondan geriye dönüş imkanı her an var olduğu için, alternatif parti egemenliği devralıp bu politikalardan vazgeçebilir, zararın neresinden dönülürse kardır şeklinde yeni politikalara yönebilir.

Bu teorik sayılabilecek bölümde elde ettiğimiz sonuçları son on yıldaki bölgesel gelişmelere ışık tutmak maksadı ile kullanacağım. 2013 yılında Mısır’da meydana gelen siyasi olaylar neticesinde, Mısır yönetimi bir askeri darbe ile değişmiş, egemenlik el değiştirmiştir. Böylelikle Arap Coğrafyası’nın manevi lideri pozisyonunda olan Mısır geleneksel rolünden farklı bir çizgiye yönelmiştir. Bu rol değişimi, ülkemizin Arap Coğrafyası toplumlarının “manevi ihtiyaçlarının” karşılanması yönünde yeni bir dış politika bileşeni oluşturması ile eş zamanlıdır. Bu durum, Mısır ve ülkemizi Arap toplumlarının manevi talepleri nezdinde iki baş rakip haline getirmiştir. Gelişmiş ülkelerin bölgesel stratejileri açısından bakıldığında, bölgedeki toplam “güç ağırlığı” değişmemiştir, onların politikalarına ek bir tehdit unsuru oluşmamıştır. Dolayısı ile ülkemiz ve Mısır arasındaki bu yeni başlayan stratejik oyun kazanç açısından “sıfır-toplamlı” dinamik bir oyun olarak sınıflandırılabilir. Son aylardaki gelişmeler, sıfır-toplamlı bu oyunda artı kazançta olanın kim, eksi kazançta olanın kim olduğu konusunda ciddiyetle kafa yormamızı gerektirmektedir. Şöyle ki, Mısır Akdeniz’deki jeostratejik-jeoekonomik politikaların Doğu Akdeniz’i ilgilendiren düzleminde i.) Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), İsrail, Suriye ile öte yandan Batı Akdeniz’i ilgilendiren düzleminde ise ii.) İtalya, Fransa, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan ile birlikte politika üretmektedir.

Arap Coğrafyası yönetim şekilleri açısından sınıflandırıldığında karşımıza son on yıldaki siyasi olayları özetleyebilecek bir perspektif çıkmaktadır: Arap Coğrafyası’nın Cumhuriyet ile yönetilen ülkelerinde, Krallık ve/veya Emirlik ile yönetilen diğer ülkelerinin finansmanı ile iç karışıklık-dış müdahale süreci ile egemenliğin el değiştirmiştir ve/veya parçalanmaştır. Bunu müteakip söz konusu Krallık ve Emirliklerin bölgedeki yeni rolü ortaya çıkmış ve bu ülkelerin dış politikada gelişmiş Batılı ülkeler ile ittifak ederek, iç politikada Batılılaşmacı sosyal politikalara yöneldiği gözlenmektedir. O halde yukarıda Mısır’ın içinde bulunduğu politik kampın stratejik kökeni de bir yönü ile aydınlatılmış olmaktadır.

Diğer bir yönü ile bakmamızda fayda vardır. O da, ABD Başkanları’nın 1990’lardan itibaren İsrail-Filistin sorununu çözmek için geliştirdikleri politikalardır. Bunların içerisinde i.) Başkan Bill Clinton’ın geniş kapsamlı yüksek maliyetli ve eforlu planı, ii.) Başkan G.W. Bush’un planı önemli yer tutmaktadır. İkinci plan temel anlamda, birinci planın yüksek eforuna karşın hiçbir sonuç elde edilememesine tepki olarak oluşturulmuştur. Burada, Filistin tarafının çözümsüzlükten çıkabilecek politikalar geliştirememesinin büyük rolü olduğu söylenebilir. İkinci planın bazı yönlerinin tadil edilmesi sonucunda iii.) Başkan Trump’ın planı “Yüzyılın Antlaşması” ortaya çıkmıştır.

17 Ağustos 2020 tarihinde İsrail, yukarıdaki sınıflamada birlikte yer alan BAE ve Suudi Arabistan ile bu son planın icracısı olarak harekete geçmişlerdir. O halde, burada önümüzdeki dönemde beklenen durum diğer Arap ülkelerinin de bu plana destek sunmasıdır. Yıllardır Arap Coğrafyası’nın manevi önderliğini üstlenmiş olan Mısır’ın rolü burada ortaya çıkmaktadır: Diğer Arap ülkelerini bu antlaşmaya yakınsatmak. Batılılaşmacı dış politika çizgisine yönelen Körfez ülkeleri peşisıra bu antlaşmayı örtük de olsa onaylanacaktır. Bugüne kadar aksi tavır takınan Katar’ın ABD hükümeti baskısı altında bu antlaşmaya onay vereceğini de tahmin etmek zor değildir. Diğer Arap ülkelerindeki yeni yönetimlerin de uyumlu davranacağı gözlenmektedir. Arap ülkelerinin yönetimlerinin bu şeklilde bir yol izleyeceği belli olmuşken şu soru akla gelebilir: O halde Arap halkları, kendi yönetimlerinin vereceği bu desteğe ne diyeceklerdir?

İşte bu sorunun cevabı da, ülkemizin yeni bir dış politika bileşeni olarak benimsediği Arap Coğrafyası’ndaki toplumların manevi taleplerini karşılama stratejisinde saklıdır. O zaman şu soru sorulabilir: Arap toplumlarının maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılanmasında ülkemizin alacağı rol, Arap toplumları tarafından tam manası ile benimsenecek midir? Yani, Arap toplumlarının manevi taleplerinin ülkemiz dış politika bileşeni olarak karşılanabileceği, ve böylece Arap toplumlarının çıkarlarının maksimize edilebilceği, böylece bu toplumlarının refahının yükseleceği varsayımı “rasyonel” midir, yoksa bu fikri kuranların bir “isteği” midir? Bu sorunun yanıtı Akdeniz’de ülkemizin geleceğini yönetecektir. Bu soruyu okuyucularıma bırakıyorum.

Bu ikisinden hangisinin gerçek olduğunu tespit etmenin devlet yönetimimiz ve ülkemizin geleceği açısından hayati önemi haiz olduğunu hatırlatmama gerek yok sanırım.

4 Ağustos 2020 Lübnan limanı patlamasını müteakip, Fransa hükümetinin bu ülkedeki geçmiş bağlarına dayanarak kurtarıcı rolü üstlenmesi ve ekonomik yardım karşılığında Lübnan hükümeti ve parlamentosunda değişim talep etmesi, yeni bir hükümet kurdurmak istemesi, Lübnan’ın içinde bulunduğu zor koşullar altında bu şartlı yardımı kabul edeceğini düşünmek hiç de akla aykırı olmaz. Fransa, Lübnan Cumhurbaşkanı’na Ekim 2020 sonuna kadar süre tanımıştır. Bu tarih hiç de ilginç değildir ve Fransa’nın bu politikada onayı ABD Başkanı Sn. Trump’tan aldığı ve 3 Kasım 2020 seçimlerinden hemen önce bu işi bitirmek arzusunda olduğunu göstermektedir. Fransa öncülüğünde AB’nin Lübnan’ın “geleceğine” olan ilgisinin nedeni oldukça açıktır: Lübnan’da oluşacak yeni hükümet ile GKRY arasında Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) antlaşması imzalayarak, uluslararası düzlemde henüz tanınmayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Doğu Akdeniz’deki olması gerek ticari haklarını ele geçirmek, kısacası deniz altındaki doğalgazı kendilerinin çıkarmasıdır. Bu durum, ülkemizin Mavi Vatan yaklaşımını cepheden sakatlamak riski taşımaktadır.

Bu “alışın” bir de az ya da çok “verişi” olmalıdır ki politik alışveriş meydana gelsin. ABD Lübnan hükümetinin kurulmasını neden Kasım ayından önce tamamlamak istemektedir? Karşılığında Fransa nasıl bir politik “ödün” verecektir? Bu sorunun yanıtı da oldukça açıktır. Geçen hafta Fransa Cumhurbaşkanı Sn. Macron Lübnan ve Irak’ı ziyaret etmiştir ve Lübnan politikasını Güney Suriye ve Irak bağlantılı olarak yürütmektedir, öyle ki Sn. Trump’ın Güney Suriye’de kurma yolunda ilerlediği bir “devletçiğin” yaşama kanallarını “ticaret olanakları” açısından açık tutabilsin. Bu konuda Lübnan’dan Akdeniz’e açılabilmesi hayati önem arz etmektedir zira ülkemiz Kuzey Suriye’deki koridoru engellemiş idi, lakin Güney’de çok devletli bir koridor meydana gelmektedir. Böylece hem bu “devletçik” hayata geçecektir hem de Hizbullah ile İran fiziksel bağı kesilecektir. Bu yüzden Lübnan kilit roldedir.

10 Eylül 2020 tarihinde Akdeniz 7’lisi - yedi adet Akdeniz AB ülkesi (Portekiz, İspanya, İtalya, Fransa, Yunanistan, Malta, GKRY)- toplantısı yapılmıştır, bu toplantı sonuç bildirgesinde ülkemizin GKRY ve Yunanistan ile Akdeniz konusunda hukuki diyaloga geçmesi gerektiği, aksi takdirde yaptırım seçeneği dile getirilmiştir. Buna ek olarak 23 Eylül’de de Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanı Sn. Sarraj Paris’te Sn. Macron ile görüşecektir. Bilindiği üzere Almanya’nın gözetiminde ilerleyen süreçte de Mart 2021 tarihinde Libya’da seçimler yapılacak, hükümet yenilenecektir. Macron-Sarraj görüşmesinin hemen ertesi günü 24 Eylül’de AB liderleri ülkemizin Doğu Akdeniz’deki stratejik yaklaşımını engellemek amaçlı “yaptırım” kararlarını görüşeceklerdir. Bu durum Fransa merkezli AB politikasının işareti olduğu için Libya ve Lübnan sorunlarını da aynı düğümle birbirine bağlamaktadır, bu bağ: Bu iki ülkede de Fransa-AB yanlısı ve İsrail-BAE “Yüzyılın Antlaşmasına” onay verecek hükümetlerin iş başına gelmesi şeklindedir. Ancak ülkemize yansıması çok daha tehlikeli bir durum ortaya çıkarmaktadır. Yukarıda söylediğim gibi Lübnan ile GKRY MEB antlaşması yaparken, Batı Akdeniz’de ülkemiz ile Libya’nın mevcut UMH ile Kasım 2019 tarihinde yaptığı MEB antlaşmasını Libya’nın müstakbel hükümetince aleyhimize tadil ettirilmesi olasılığı doğmuştur. Bu iki durum ülkemizin Akdeniz’de büyük ölçüde dışlanması riski barındırmaktadır.

Burada ABD’nin Doğu Akdeniz’deki ve Libya’daki ülkemiz hareketine karşı mutedil tavrı dikkat çekicidir ve şöyle bir ihtimali akla getirmektedir: Suriye’de ABD ile olan antlaşmamız, ABD yukarıda bahsettiğim şekilde bir “devletçik” ile istediğini aldıktan sonra yani Suriye hükümeti-Rusya ile ABD destekli Kürt gruplar antlaşıp Güneyde özerkliğe kavuşursa ülkemize “Kuzey Suriye’den çıkın, orada bulunmanız uluslararası hukuka aykırı baskısı” yapılacaktır.

Bütün bu karmaşıkmış gibi görünen “halkalar” Kasım 2020 tarihine kadar büyük ölçüde tamamlanacaktır. Libya’dan Kuzey Irak’a uzanan bu deniz-kara jeoekonomik düzlemindeki stratejik paylaşımın neticesi hiç arzu etmediğimiz şekilde vukuu bulabilir.

Söz konusu risklerin görünür hale gelmesi nedeni ile, yazımın başında belirttiğim devlet yönetimi varsayımına geri dönerek, dış politika bileşeni olarak kullandığımız bu varsayımın “rasyonelliği” tekrar ele alınmalıdır, “rasyonel” değil, aslında “istek” olduğu anlaşılırsa terk edilmelidir. Bu durum doğrudan jeopolitik ve jeoekonomik süreçlerin seyridir. Buna ayrıca, ülkemiz ekonomisine dolaylı yansımalarının nasıl olacağının eklenerek gerekli analizlerin yapılması gerekmektedir.

LİBYA’DAN KUZEY IRAK’A UZANAN GENİŞ KUŞAKTA DAR ALANA SIKIŞMAK TEHLİKESİ