Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Temmuz,

Türkiye ile Libya hükümeti arasında 27 Kasım 2019'da imzalanan anlaşmanın Türkiye açısından iki temel amacı vardı. Birincisi Doğu Akdeniz'deki jeopolitik kuşatılmışlığı yarmak ve enerji alanlarının güvence altına alınması, ikincisi ise Libya hükümeti için de darbeci general Halife  Hafter güçlerinin Nisan 2019'da Trablus'a yönelik başlattığı harekatın  durdurulması idi. Bu anlamda ilk hedef ise Libya'da sahadaki çatışma  dengesinin  Libya  hükümeti  lehine  şekillenmesiydi. Nitekim altı ay içinde Türkiye Doğu Akdeniz'de Antalya kıyılarından Libya'ya kadar uzanan bölgede varlık ortaya koymuş ve Libya hükümetinin Türkiye'den aldığı destekle Libya'daki kontrol alanları hızla genişlemiştir. Batıda Trablus'tan Tunus sınırına kadar olan bölgenin, akabinde de Vatiyye askeri üssü ve Terhune'nin hükümet güçlerinin kontrolüne geçmesi bu anlamda dikkat çeken gelişmeler olmuştur. Böylece Trablus'un güvenliği sağlanmış, Türkiye'nin Libya hükümetine yönelik askeri işbirliği imkanları artmış ve Hafter güçlerinin doğu-batı eksenindeki hareketliliği de engellenmiş oldu. Bunlar önemli adımlar olmakla birlikte sahada 5 Nisan 2019 öncesine dönülmesi için Sirte'nin de kontrol altına alınması gerekiyor. Dolayısıyla Sirte'ye doğru başlayan hamle ile Hafter'e destek veren Rusya, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi uluslararası aktörler telaşa kapılmış ve harekete geçip yeni stratejiler belirlemişlerdir.

            Libya’daki kriz halihazırda önemli bir dönüm noktasındadır. Sirte ve Cufra özelinde olan bir dönüm noktası, Libya’daki krizin gidişatını ve belki de kaderini büyük ölçüde etkileyecek niteliktedir. Sirte’nin UMH kontrolüne  geçmesi, Libya’nın doğusundaki Bingazi ve Tobruk’a ilerleme açısından ülkenin güneyindeki  stratejik petrol üretim bölgelerinin kontrol altına  alınması  açısından önemli bir  adım  olacaktır. 

UMH için Sirte’den ayrı düşünülemeyecek nitelikte stratejik önemi olan Cufra Hava Üssü’nün, UMH’nin orta ve uzun vadeli amaçlarının gerçekleştirilebilmesi için Sirte’yle birlikte kontrol altına alınması oldukça önemlidir.  Hafter de Sirte ve Cufra’nın stratejik öneminin   farkında ve bu iki  bölgeden geri  çekilmemek  için  elinden  geldiği  kadar  direnme  yolunu seçecektir. Burada asıl sorun, Hafter’in direnç  noktasının  hangi düzeyde olacağıdır. Bu noktada Hafter’in sahip olduğu  milisler ve askeri kapasitesinden ziyade destekçilerinin tutum ve pozisyonları  devreye  giriyor. Zira meşruiyeti bulunmayan ve siyasal ve askeri kredibilitesi de her geçen gün eriyen Hafter, buna rağmen belirli düzeyde destek görüyor. Sahadaki başarısızlıklarının ardından artık Hafter’in kırmızı çizgi belirleme lüksü kalmadı. Onun yerine söz  konusu kırmızı çizgiler  doğrudan veya dolaylı bir  şekilde  destekçileri  tarafından çiziliyor. Rusya, her ne kadar Libya’da resmi  olarak askeri  varlık  göstermediğini  iddia  etse de  Wagner üzerinden  kurduğu  angajmanın  yanı  sıra  UMH’nin Sirte ve Cufra’yı kontrol altına almasını  engellemek için son dönemde Hafter güçlerine savaş uçakları transfer ediyor. Fransa,  Hafter’e yıllardır yapmış olduğu yatırımların karşılığını alamayacağını görünce, en azından bir kısmını kurtarabilmek için harekete geçti ve bir yandan ateşkes çağrısını yinelerken diğer yandan Hafter’in gerilemesinde en etkili faktör olan Türkiye’ nin UMH’ye desteğini, Türkiye’ye yönelik suçlayıcı bir dil kullanarak ve Türkiye’yi  izole  etmeye  çalışarak kesintiye uğratmaya çalışıyor.

         BAE ve Suudi Arabistan ise süreçte ön plana çıkmamaya çalışarak daha ziyade Mısır ve Arap Birliği üzerinden Libya’daki kayıplarını minimize etmeye çalışmaktadır. Bu noktada Mısır’ın BAE ve Suudi Arabistan ile olan ekonomik ve siyasi bağımlılığının da etkisiyle son gelişmelere karşı daha doğrudan bir tavır ortaya koyduğu söylenebilir. UMH güçlerinin Libya’nın batısının tamamını kontrol altına almasının ardından Sirte ile Cufra’yı almaya yönelik “Zafer Yolları Harekâtını” başlattığı 6 Haziran’da harekete geçen Sisi yönetimi,  aynı gün Hafter ve Akile Salih ile birlikte Kahire’de toplanarak ateşkes çağrısında bulunmuş ve siyasal süreci başlatmayı teklif etmiştir. “Kahire Bildirgesi” adıyla yapılan bu  teklif, bütün Hafter  yanlıları  tarafından  desteklenmiştir. UMH’nin Sirte ve Cufra’nın özgürleştirilmesinden önce ateşkes olmayacağını açıklaması ve bu bölgelerde operasyon hazırlığına  devam  etmesi  üzerine  bir  hamle  daha yapan Sisi, 20 Haziran’da  Sirte  ve Cufra’yı Mısır’ın “kırmızı çizgisi” olarak  ilan  etmiş ve bu bölgelerin el değiştirmesi halinde Libya’ya yönelik askeri  müdahalede bulunabileceği sinyalini vermiştir. Hafter ve destekçilerinin  temel amacı UMH’nin gerçekleştirdiği  askeri ilerlemeyi durdurmak ve Sirte ile Cufra ellerindeyken süreci  askeri  boyuttan  siyasal  boyuta  taşımaktır. Bu gerçekleştirilirse, Hafter alacağı destekle  askeri  gücünü konsolide edebilecek ve destekçileri de Libya krizinin çözümünde kendilerine  biçtikleri etkili rolü  oynamaya devam edebilecektir.


       Bütün Libya üzerinde etkili olma yönündeki planların sonraki dönemlere bırakıldığı söylenebilir. Aksi bir durumda ise bunun tam tersi bir sonuç ortaya çıkacaktır. Sirte ve Cufra’nın UMH  kontrolüne girmesi, Hafter’in askeri  açıdan sahada; siyasi açıdansa bölgede  güç  kaybetmesini  hızlandıracaktır. Destek veren aktörlerin ise Libya krizinin çözüm sürecindeki etkileri azalacak ve süreçten izole olma ihtimalleri artacaktır. Öte yandan, mevcut durum UMH ve Türkiye açısından sürdürülebilir ve kabul edilebilir bir durum değildir. Zira mevcut durum, bu aktörlerin Libya stratejilerini gerçekleştirmelerini imkânsız hale getirme riski taşımaktadır. Dolayısıyla, iki kentin Hafter güçlerinde kalması, Hafter ve destekçilerinin Libya’daki siyasal sürece her zaman etkili bir şekilde müdahil olmalarını sağlayacak ciddi bir baskı unsuru niteliğindedir. Bu nedenle Hafter ve destekçileri mevcut durumu muhafazaya, UMH ve Türkiye ise sahada yakalanan ivmeyi devam ettirmeye çalışıyor. Burada diğer değişkenlerin yanı sıra tarafların çizmiş oldukları kırmızı çizgilerde ne kadar kararlı oldukları  ve karşı tarafı ne denli  caydırabileceği  önem  arz ediyor. UMH  “Zafer Yolları Harekâtı”  çerçevesinde operasyon hazırlıklarını devam  ettirerek ve bütün Libya’nın kırmızı çizgileri olduğunu ilan ederek, Türkiye ise gerek üst düzeyde sürdürdüğü siyasal  söylemlerle  gerek  Trablus’a  yaptığı üst düzey  ziyaretlerle gerekse de Doğu Akdeniz ve Libya kıyılarında gerçekleştirdiği askeri tatbikatlarla kararlılıklarını en üst düzeyden vurgulamıştır.

        Hafter ve destekçileri açısından düşünüldüğünde, Mısır ve Rusya’nın süreçteki kararlılıkları ve caydırıcılıklarının mevcut durum üzerinde diğer destekçilere göre daha etkili olma ihtimali bulunuyor. Bununla beraber, Mısır açısından bakıldığında, Libya’ya askeri müdahale sinyali veren Mısır’ın  ekonomik ve siyasal sorunlarının yanı sıra askeri hazırlık derecesi, Sina yarımadasındaki güvenlik sorunları ve Etiyopya  ile yaşadığı sorun, söylemini destekleyebilmesi açısından ciddi handikaplar oluşturuyor. Dolayısıyla olası bir Mısır müdahalesinin ortaya çıkaracağı maliyetin, Sisi yönetimi açısından katlanılmaya değer olup olmadığı tartışmalı olacaktır.

         Rusya açısından bakıldığında, Putin yönetiminin oldukça düşük maliyetle Libya’da önemli kazanımlar elde ettiği ve bu kazanımları kaybetmek yerine muhafaza etmek ve mümkünse arttırmak istediği açıktır. Ancak Libya krizinde Rus nüfuzunun belirgin bir şekilde artması, sadece UMH veya Türkiye açısından değil, başta ABD olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin de arzu etmeyeceği bir gelişme olacaktır. Bu nedenle ABD daha önce nispeten düşük angajman sergilediği Libya krizine ihtiyatlı da olsa daha yüksek angajman geliştirmeye başlamış ve özellikle Amerikan güvenlik bürokrasisi ve NATO’da Libya’daki Rus etkisi üzerinde daha fazla durulmaya başlanmış durumdadır. ABD’nin sahadaki gelişmeler üzerinde belirleyici bir rol oynamaktan ziyade UMH ve Türkiye’ye destekleyici tutumunu belirginleştirmesi ve Rus etkisini bunun üzerinden sınırlandırmaya çalışması daha olasıdır. Rusya’nın böyle bir adıma nasıl karşılık vereceği henüz net olmamakla beraber, ABD’nin UMH’yi önceleyen ve destekleyen tutumunun Libya’daki istikrarın sağlanmasına olumlu katkı sağlayacağı söylenebilir.

         Fransa açısından bakıldığında, Fransa’nın Libya krizindeki inisiyatifini kaybettiği ve bunu kolay kolay geri kazanamayacağı söylenebilir. Fransız Devlet Başkanı Macron’un krizin çözümüne yönelik önerileri, Libya’nın komşularıyla  yürüttüğü diplomasi ve Türkiye’nin etkisini sınırlandırmak amacıyla yaptığı açıklamaları uluslararası  kamuoyunda ve sahada karşılık bulmamıştır. Askeri açıdan Fransız donanmasının Türk gemilerini taciz etmeye yönelik girişimleri de başarısız olmuştur.  Mısır, BAE ve Suudi Arabistan öncülüğünde Arap Birliği’nde alınan kararların ve yapılan çağrıların tıpkı Avrupa Birliği (AB) tarafından yapılan çağrılarda olduğu gibi sahadaki gelişmeler üzerindeki etkisi sınırlı kalmıştır.

         Sorunun tarafları açısından Libya krizinde gelinen nokta, bir nevi kararlılık ve caydırıcılık testi mahiyetindeyse de konunun süreçte sadece bir dönüm noktası oluşturduğu unutulmamalıdır. Bu dönüm noktasında sürecin nasıl gelişeceğine bağlı olarak Libya’daki ve bölgedeki güç dağılımının yeniden şekillenmesi kaçınılmazdır. Bununla beraber, mevcut durumun uzamasının Hafter ve destekçilerinin lehine, UMH ve Türkiye’nin ise aleyhine gelişmeler ortaya çıkarma ihtimali bulunuyor. Zira zaman geçtikçe Rusya’nın Libya’ya daha fazla müdahil olması veya Mısır’ın askeri bir maceraya girişme ihtimali, krizin  gidişatının daha  farklı ve komplike  olmasına yol açacaktır. Bu nedenle  UMH’nin Türkiye  desteğiyle  gerçekleştireceği  ihtiyatlı  bir planlamayla ve riskleri dikkate alarak Sirte ve  Cufra’yı  kontrol  altına  alması  her  geçen  gün daha fazla önem kazanıyor. Bu noktada  UMH  ve Türkiye’nin  en  önemli  avantajları, moral üstünlükleri, meşruiyetleri ile süreçte giderek güçlenen kararlılıkları olacaktır...

 

 

Kaynak:Global Savunma Dergisi


LİBYA’DA YENİ SÜREÇ : SİRTE VE CUFRA DENKLEMİ