Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Ağustos,

21 Temmuz 1969’da, ABD’li astronotlar Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Michael Collins’i taşıyan “Apollo 11” mekiği Ay yüzeyine iniş yapmış ve Neil Armstrong, bu sefer sırasında Ay’a ayak basan ilk insan olmuştur. Bu sırada,ifade ettiği , Bir insan için küçük, insanlık için dev bir adım.(That's one small step for a man, one giant leap for mankindsözünün üzerinden geçen 50 yıllık süre uzay çalışmalarını çok farklı noktalara taşımıştır.

   Neil Arstrong

İnsanlığın uzay konusunda merakının ne zaman başladığı tam bilinmemekle birlikte, birçok toplumun güneş, ay ve yıldızlara tapınmaları, bu isimleri tanrılara vermeleri, başlarına gelenleri çoğunlukla bu tanrıların gazabı olarak yorumlamaları, bilinmezliğin getirdiği merak ve korku sonucudur.

 

Bu bilinmezliğe tanrılar vasıtası ile çare aranmaya uzun süre devam edilmiştir. Bu bilinmezlik hayal gücü ile birleştirilerek sanatın hemen her türüne yansıtılarak farklı bir alana taşınmıştır. Henüz bilimsellik ve teknolojiden yararlanma söz konusu değildir. Bilgi birikim hızı çok yavaştır. Bilgi birikimini hızlandıracak kıvılcımı Jules Verne’nin 1865 yılında yazdığı “Ay’a Yolculuk” adlı eseri attığı söylenebilir. İnsanın Ay üzerinde ilk yürüyüşünden yaklaşık yüz yıl önce, yayımlanan bu roman, insanlı Ay yolculuğuna dair bilimsel düş gücü ve hiciv yönünden hayli zengin bir kehanet gibidir. Baltimore Silah Kulübü’nün seçkin üyeleri, Amerikan İç Savaşı’nın sona ermesiyle boşluğa düşünce, kulübün başkanı bir uzay silahı icat ederek, Ay’a bir yolculuk gerçekleştirme önerisini ortaya atar. Yeni bir roman türünün, bilimsel romanın yaratıcısı olarak görülen Jules Verne, çağdaş bilimkurgunun da temellerini atmıştır. Bugün bizler için hiçbir şaşırtıcı yanı kalmamış birçok bilimsel gelişme, henüz ufukta yokken onun yapıtlarında ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Verne, fantastik serüvenlerinde uzay yolculuğunun yanı sıra bilim ilerledikçe hayatımıza katılan denizaltıları, televizyonu ve oksijen tüpünü de öngörmüştür.

2001: Bir Uzay Destanı veya Türkçe gösterim adıyla 2001: Uzay Yolu Macerası (İngilizce: 2001: A Space Odyssey), 1968 yılında Stanley Kubrick tarafından yönetilen bilimkurgu filmi ile uzaya bakış farklı bir istikamete evrilmeye başlamıştır. Filmin bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke'ın kısa bir öyküsünden esinlenen senaryosu, Kubrick ve Clarke tarafından kaleme alınmıştır. Film insanın evrimi, teknoloji, yapay zeka tematik unsurlarını işlemiş ve bilimsel gerçekliği, öncü görsel efektleri, provokatif belirsizliği ve bazı yorumculara göre içerdiği gerçeküstü betimleme, geleneksel anlatım teknikleri yerine sessizlik ve asgari düzeydeki karşılıklı konuşmaları ile ün yapmıştır.

 

Uzay konusu Osmanlıların merakında da yer bulmuştur.1918 yılında bakteriyolog ve aynı zamanda veteriner olan Osman Nuri Eralp tarafından kaleme alınan “Başka Dünyalarda Canlı Mahlukat Var mıdır?”  adlı eser, Osmanlı'nın ilk bilim-kurgu ve uzay romanı olarak bilinmektedir. Bilge Kösebalaban ve Merve Köken işbirliği ile günümüz Türkçesine çevrilen bu eserde dikkati çeken konular aşağıda yer verildiği şekli ile anlatılmaktadır:

Uzay konusu Osmanlıların merakında da yer bulmuştur.1918 yılında bakteriyolog ve aynı zamanda veteriner olan Osman Nuri Eralp tarafından kaleme alınan “Başka Dünyalarda Canlı Mahlukat Var mıdır?” adlı eser, Osmanlı'nın ilk bilim-kurgu ve uzay romanı olarak bilinmektedir. Bilge Kösebalaban ve Merve Köken işbirliği ile günümüz Türkçesine çevrilen bu eserde dikkati çeken konular aşağıda yer verildiği şekli ile anlatılmaktadır:

Bilge Kösebalaban; "Yazar biyolog ve veteriner, aynı zamanda astroloji bilgisi çok geniş. Bu açıdan bakıldığında canlılar dünyasına vakıf. Astronomi bilgisiyle, canlı bilimini bir araya getirince başka gezegenlerde nasıl bir yaşam, nasıl canlılar olabileceğine ilişkin fikirleri var. Hem de üst düzey edebi bir dille yapıyor bunu. Beni en çok çarpan Mars'la ilgili bölüm oldu. Uçan canlılardan, uçan araçlardan bahsediyor.”

https://www.sabah.com.tr/pazar/2019/05/19/osmanlinin-ilk-uzay-romanini-kesfettiler

Merve Köken, "Metni çevirdikçe çok heyecanlandım. Hem bilimsel içeriği ile, hem fantastik kurgusuyla hem de edebi lezzetiyle müthiş bir çalışma çıktı karşımıza. O dönemin insanlarını düşünün. Yazar hem bakteriyolog hem veteriner hem de edebi dile bu kadar vakıf. Şimdi herkes bir alana yönleniyor. Sadece sınav kazanmak için koşturuluyor çocuklar. Osmanlıcanın müthiş şiirsel bir tarafı var, bir ritmi ve müziği var... Kitapta beni en çok Venüs anlatımı etkiledi. 'İnanılmaz bir gün doğumu ve batımı var' diyor... Güneş'e olan uzaklıklarına ve uydularına göre kurgular yapıyor gezegenlerdeki hayatlarla ilgili. Şöyle diyor mesela Venüs'le ilgili: 'Güneş'in batışı pek hazin, batış anında ufuk yerinden başkalaşım gösteriyor. Sanki ufuk kanlara bulanıyor. Kızıl bir renk ile boyanmış böyle kanlı, kan rengi manzarada batış anları... Güneş'in cüssesi bir değirmen taşı kadar büyük. Venüs'ün uydusu yok, Ay'ı yok. Geceleri karanlık, hep mezar karanlığı. Venüs de mehtapsız bir dünya. Bizim Dünya, yeryüzü, Venüs'ün elçisi, yetkilisidir. Venüs'ten bakılınca, Dünya parlak bir yıldız gibi parıldamaktadır.”

 (https://www.sabah.com.tr/pazar/2019/05/19/osmanlinin-ilk-uzay-romanini-kesfettiler)

Sanat eserlerine konu olan uzay yolculuğunun hayata geçişi 19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlamış ve günümüzde, teknoloji, hız ve mesafe boyutu ile dünya yörüngesinin çok ötelerine ulaşmaya başlamıştır. İkinci dünya savaşı ile birlikte roketlerin kullanılmaya başlanılması ve roket sistemlerinde özellikle menzil konusunda sağlanan gelişmeler uzaya yolculuğunu hızlandırmıştır. Uzay çalışmalarının hız kazanmasında, savaş sonrası dünyanın iki süper gücü halinde gelen ABD ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) arasında başlayan küresel egemenlik mücadelesi ana etken olmuştur.

Sovyet kozmonot Yuri Gagarin’in 12 Nisan 1961’de “Vostok 1” uzay mekiğiyle Dünya yörüngesini turlayarak uzaya çıkan ilk insan olarak tarihe geçmesi ile başlayan dünya yörüngesinde tur atma, uydu yerleştirme, Ay’a gidiş, uzay’a istasyon yerleştirme, Mars’a insansız araç gönderilmesi, insanlı uzay yolculukları, uzayın askeri maksatlarla kullanılması vb. çalışmalarla uzay yeni bir harekat alanı haline gelmiştir.

https://haber.aero/havacilik/uzay-cagi-nasil-basladi/

 

Uzay’da Güç Üstünlüğü Mücadelesi

ABD, Rusya ve Çin arasında, dünya üzerinde devam etmekte olan küresel güç mücadelesinin, Rusya’nın “Atmosfer Uzay Gücü”nü, Çin’in “Stratejik Destek Gücü”, ABD’nin 6’ncı yeni kuvvet olarak “Uzay Gücü”nü oluşturmaları ile uzaya taşındığı görülmektedir. Diğer taraftan bir güvenlik örgütü olan NATO da uzayda güç mücadelesine 2019 yılında katılmıştır. Ayrıca, Türkiye, Hindistan, Fransa, İran, Birleşik Arap Emirlikleri dahil birçok ülke bu güç mücadelesinde yer alma çalışmalarını sürdürmektedir.

Temmuz 2018’de yapılan Brüksel Zirvesi’nde Müttefikler, uzayın son derece dinamik ve hızla gelişen bir alan olduğunu, İttifak’ın tutarlı bir caydırıcılık politikası ve savunma konumu için uzayın son derece önemli olduğunu ve geniş kapsamlı bir “NATO Uzay Politikası” geliştirilmesi gereğini kabul etmişler ve NATO Savunma Bakanları bu politikayı onay vermişlerdir. Aralık 2019’da İttifak liderleri hava, kara, deniz ve siber uzayın yan ısıra uzayı da yeni bir operasyon alanı olarak kabul etmişlerdir.

Uzay İttifak için yeni bir alan değildir. NATO çok uzun yıllardan beri SATCOM projesini yürütmektedir. Artık işlevselliğini yitirmiş olan ve üzerlerinde NATO logosu bulunan bu uydular hâlâ Dünya’nın yörüngesinde dönmektedirler. Ancak,2019 yılına kadar NATO’nun uzayla ilgili gerçek bir görev yönergesi, politikası veya kavramı olmamıştır. Son zamanlarda NATO’nun bu yaklaşımında görülen değişikliğin arkasında çeşitli nedenlerin varlığı olduğu söylenebilir.

Uzay’da aktör sayısı giderek artmaktadır. Diğer taraftan bazı uzay yeteneklerine ulaşmak/sahip olmak kolaylaşırken ve maliyetleri düşerken, uzay çöpleri, kazalar ve kötü amaçlı eylemler ile uzayın kırılganlığının giderek arttığı görülmektedir.

NATO, uzun zamandır barışı koruma ve kriz yönetimi misyonları ve operasyonlarını nispeten zararsız bir ortamda ve kendi uygun gördüğü şekilde yürütebiliyordu. Ancak son birkaç yıldır kurallara dayalı uluslararası düzen ve İttifak’ın ve Müttefiklerin güvenliğinin uzay dâhil, çeşitli alanlardaki kötü niyetli aktörler tarafından giderek zorlanmakta, tehdit edilmekte veya engellenmekte olduğu belirlenmektedir.

NATO, toplu savunma, krizlere mukabele, afet yardımı ve terörle mücadele gibi bütün misyonları, faaliyetleri ve operasyonları için uzaya bağımlıdır zira bunların hepsi uzaydan gelen ve uzay vasıtasıyla edinilen bilgilere dayanmaktadır.

Büyük olasılıkla, uzaydan yararlanan belli başlı Müttefiklerin uzayın giderek daha fazla bir ortak güvenlik sorunu haline geldiğini ve dolayısıyla NATO’nun caydırıcılık ve savunma gündeminde yer alması gerektiğini kabullenmelerinde bu nedenlerin de rolü olmuştur.

(https://www.nato.int/docu/review/tr/articles/2020/03/18/uzay-nato-nun-son-siniri/index.html)

Uzay’da Tehditler

Uzay, savaşın getirdiği bilinmezler konusunda NATO ülkelerine operasyonlarında bugüne kadar görülmemiş bir üstünlük sağlamıştır. Faal durumdaki uyduların %50’si Müttefiklerin kontrolü altındadır. Hedef belirlemeyi daha da geliştiren GPS’in kullanıldığı 1991 Birinci Körfez Savaşı (bazen ilk uzay savaşı olarak da adlandırılır) ve Kosova harekâtında uzay büyük avantajlar sağlamıştır.

Ancak uzaya giderek bağımlı hale gelmek zayıf noktaların artmasına neden olmaktadır. ‘Uzaysız bir gün’ düşüncesi endişe verici olarak görülmekte ve bu bağımlılık aynı zamanda stratejik açıdan avantaj sağlamak isteyen ülkeler açısından uzayı yüksek öncelikli bir hedef haline getirmektedir. ABD Savunma İstihbarat Ajansı’nın "Challenges to Security in Space" (January 2019) – başlıklı yayınında “bazı yabancı hükümetlerin diğerlerinin uzayı kullanma yeteneklerini tehdit edecek yetenekler geliştirmekte olduklarının” altı çizilmekte, “Özellikle Çin ve Rusya’nın ABD’ye meydan okuyan adımlar atmakta oldukları” bilgisine yer verilmektedir.

Askerȋ fütüristler August Cole ve P.W.Singer 2016 yılında yayınlanan “Ghost Fleet: a novel of the Next World War” (Hayalet Filo: Bir Sonraki Dünya Savaşının Romanı) isimli tekno-gerilim türü eserlerinde Pasifik Okyanusu’nun kontrolünü ele almak için Çin ve ABD arasında yaşanacak bir savaşın giriş sahnesinin “düşmanın görüşünü kör etmek” amacıyla uzayda geçeceğini tahmin etmektedirler.

Uzay tabanlı bir bölüm, bir yer kontrol terminali, veri linkleri ve gerçek kullanıcıdan oluşan uzay sistemi çok büyük bir hedef oluşturduğu için kendisine yöneltilecek tehditler çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Tehditler basit, kinetik olmayan ve geri dönüşü olabilen tehditler şeklinde olabilir -iletişim sinyallerini ve lazer sensörlerini karıştırma ve yanıltma gibi- Veya yerde, havada veya uzayda konuşlanmış uydusavar silahlar gibi geri dönüşü olmayan etkilere sahip karmaşık tehditler olabilir. Siber tehditler uyduların, yer kontrol sisteminin, veri linklerinin ve bizzat kullanıcının yazılımları gibi bölümlerin her birini etkileyebilir.

NATO açısından özellikle Çin ve Rusya gibi yetenek ve amaç açısından denk veya denke yakın olan devlet aktörleri ilgi konusudur. Her iki devlet de iddialı uzay programlarına sahiptir. Büyük güçler için nükleer silahlar gibi uzay yolculukları da bir statü sembolüdür. Çin’in Aralık 2016 tarihli Uzay Çalışmaları Beyaz Kitabında ülkenin vizyonu şöyle ifade edilir: “Uçsuz bucaksız evreni araştırmak, uzay sanayisini geliştirmek ve Çin’i bir uzay gücü haline getirmek bizim durmaksızın peşinde koştuğumuz hayalimizdir.” Rusya için ise uzay Sovyetler Birliğinden kalan müthiş uzay programının mirasıdır.

Her iki ülkenin de GPS’e rakip sistemleri mevcuttur – GLONASS (Rusya) ve BEYDOU (Çin). Son zamanlarda Çin ayın karanlık tarafına bir rover indirdi; ayda insanlı bir üs kurulması planlanıyor. Bunlar uzayda barışçıl rekabetin iyi niyetli örnekleridir.

Çok daha endişe verici olan ise bu ülkelerin uzayla ilgili askerî programlarıdır. Bu ülkelerin askerî doktrinleri uzayı modern savaşın önemli bir unsuru olarak tanımlarlar ve uydulara karşı çeşitli saldırı sistemlerinin geliştirilmesi ve kullanılmasını müttefiklerin savunma ve güvenliğini zayıflatmanın bir yolu olarak görürler. Örneğin, Rusya NATO tatbikatları sırasında GPS sinyallerini karıştırmaktadır. İran ve Kuzey Kore’nin kendi ürettikleri uzay fırlatma yeteneklerine sahip olduğu bilinmektedir. Terör örgütleri de saldırılarını planlamakta “Google haritaları” ve GPS’den yararlanmaktadırlar.

(https://www.nato.int/docu/review/tr/articles/2020/03/18/uzay-nato-nun-son-siniri/index.html)

Uzayın Sağlayacağı Askeri İşlevler ve Caydırıcılık

Erken uyarı, karar verme aşamasında uydulardan alınan görüntülerin kullanılması, komuta-kontrol ve iletişimi kolaylaştırması, füzeleri izleme ve tedbir alma, hava durumu tahmini uzayın sağladığı önemli askeri işlevler arasında yer almaktadır. Uzay, diğer alanlara (uzay konusunda veri linkleri açısından kritik önemi olan siber hariç) onların uzaya dayandığından daha az dayanır; bu açıdan benzersizdir. Aynı zamanda uzay kendi başına bir çatışmayı kazanamaz. Fakat uzay olmadan bir çatışmayı kazanmak da giderek çok daha zor olacaktır.

Daha ilk günlerden itibaren uzayın kaderi nükleer caydırıcılıkla değişik şekillerde iç içe geçmiştir. Uzay programları ve nükleer programlar gerek gördükleri ilgi gerekse bütçe açısından daima rekabet içinde olmuşlardır. İnsanlı askerî uzay uçuşlarına kıyasla kara ve denizaltı tabanlı füze sistemlerine daha fazla öncelik verilmiştir. Aya nükleer silah yerleştirme teorileri füzeler aydan yere ulaşıncaya kadar nükleer savaşın çoktan bitmiş olacağı anlaşıldığı için bir kenara atılmıştır.

Bir düşmanın hasmın uzay yeteneklerine karşı girişeceği büyük bir sürpriz saldırı, nükleer caydırıcılığın inanılırlığını önemli ölçüde sarsabilir (örneğin, İttifak’ın fırlatılan Kıtalararası Balistik Füzeleri tespit etme becerisini zayıflatma yoluyla). Bu da gerçekten büyük bir evrensel çatışmanın öncüsü olabilir.

Bu tür saldırılar nasıl caydırılabilir? Caydırıcılık teorisi iki yol ileri sürer: inkâr yoluyla caydırma (düşmanı elde etmeyi umduğu kazançtan mahrum ederek) ve cezalandırma yoluyla caydırma (düşmana hareketinin kendisine çok pahalıya mal olacağını garanti ederek).Caydırıcılığın inandırıcılığı – her iki durumda da – şu üç unsurun birleşimi ile mümkün olur: 1) siyasi kararlılık, 2) acı verme yeteneği, 3) bu kararlılık ve yeteneğin açıkça ifade edilmesi. İtiraf etmeliyiz ki hava araçları ve gemilerin aksine uzay yeteneklerini mesaj vermekte kullanmak çok zordur. Küçücük bir küpün sessizce yörüngede dönüyor olmasıyla övünmek pek tehditkâr bir mesaj değildir. Bir uydusavar saldırısını inkâr yoluyla caydırmak da son derece zordur. Ayrıca Kuzey Kore ve İran gibi bazı ülkelerin riski göze alabilecek düzeyde uzay yetenekleri yoktur ve bu nedenle simetrik veya orantılı bir ceza yoluyla caydırıcılık (“siz bizim uydularımızı indirirseniz biz de sizinkileri indiririz”) uygulanabilir bir seçenek değildir.

Bu açmazın ışığında Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisinde cezalandırma fikrine dayanan, tüm alanlar çapında caydırıcılık fikrini benimsenmiştir: “Uzay mimarimizin kritik unsurlarına karşı, ABD’nin bu hayatî çıkarını doğrudan etkileyecek herhangi bir müdahale veya saldırı bizim seçeceğimiz bir zamanda, yerde, biçimde ve alanda bilinçli bir tepkiyle karşılaşacaktır.”

Caydırıcılık başarısız olduğunda uydusavar silahlar tehdidine karşı yapılacak en iyi savunma, siber veya kinetik yollarla düşmanın fırlatma yeteneklerini ve yer kontrol istasyonlarını hedef almak olacaktır.

Kinetik faaliyet uzayda çöp üretir ki bu da uzayda savaştan vazgeçilmesini sağlayacak en önemli unsurdur. Çin ve Rusya’nın uzay yeteneklerine yaptıkları yatırım onları aynı zamanda giderek uzaya bağımlı hale getirecektir. Uzaydaki çöpler nedeniyle uzay bir ‘Karşılıklı Mutlak İmha’ (‘MAD’) alanı olarak görülebilir. Uzayda bir savaşın kazanılması mümkün değildir — uydulara karşı saldırı yeteneklerine sahip mantıksız bir aktör kendisini son derece dezavantajlı ve umutsuz hissedip uzayı işe yaramaz hale getirmeyi bir zafer olarak görmediği sürece.

İttifakın uzay konusundaki zafiyeti ışığında uzay yeteneklerinin yenilenebilme ve bekası üzerinde daha da çok odaklanmak gerekir. Bu da yörüngeye daha fazla uydu yerleştirmek, daha fazla sayıda çok amaçlı uydu geliştirmek, daha çok Müttefikin işe dȃhil olmasını sağlamak ve de tüm bunları ticari oyuncularla işbirliği içinde yapmak yoluyla başarılabilir. Etkisiz hale gelen uyduların bakımını yapabilecek veya hızla yerine yenisini koyabilecek sağlam bir altyapıya sahip olmak önemlidir. Tüm bunlar inkâr yoluyla caydırmanın öğeleridir: bir düşman kaç tane İttifak uydusunu hedefleyip etkisiz hale getirebilirse getirsin, İttifakın operasyonlarında uzay desteğine dayanma yeteneğini etkilemez.

(https://www.nato.int/docu/review/tr/articles/2020/03/18/uzay-nato-nun-son-siniri/index.html)

Uzay ve Madenler

(https://businessht.bloomberght.com/teknoloji/haber/1340257-insanligi-kurtaracak-memba-uzayda)

Birleşmiş Milletler'in (BM) Temmuz 2016'da yayınladığı rapora göre dünya kaynaklarının tüketimi son 40 yılda üçe katlanmıştır. Doğal Hayatı Koruma Derneği (WWF), dünyadaki tüketimin karşılanması için artık 1,6 dünyaya gereksinim olduğunu belirtmektedir. BM verilerine göre 1970'te yeraltından çıkarılan 22 milyar tonluk maden miktarı, 2010'da 70 milyar tona ulaştı ve 2050'de insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak için yılda 180 milyar ton madenin çıkarılması gerekmektedir.

Virgin Group CEO'su Richard Branson, Google kurucularından Larry Page, Google'ın çatı şirketi Alphabet'in Yönetim Kurulu Başkanı Eric E. Schmidt gibi isimlerin yatırımcıları arasında olduğu Planetary Resources, beş yıldır yerkürenin sahip olduğu madenlerin bileşenleri ve termografik özelliklerini incelerken, bir yandan da uzay madenciliği alanında araştırmalarına devam etmektedir. Şirket, demir ve nikel gibi madenlerin yanı sıra dünyada oldukça sınırlı miktarda bulunan platin ve önemi her geçen gün artan suyu bile asteroitlerde aramayı hedeflemiştir.

Araştırmalarda öncelik verilen asteroitler dünyaya en yakın geçenlerdir. Tahmini 60 milyon asteroit olduğunu belirten Lewicki, bunların yalnızca %1'inin bilindiğini, bu oranın da 15 bininin dünyaya yakın geçtiğini, ulaşılması 'aya inmekten' çok daha kolay binlerce asteroitin olduğunu kaydetmiştir. ABD’li bilim adamı, bu asteroitlerin çoğunun 50 yıl önce aya indiğimizden bu yana bilindiğini vurgulayarak, önemli olanın doğru asteroitin seçilmesi olduğunu ifade etmiştir.

Fotoğraf: Planetary Resources

 

Asteroitlerde ilk maden aramasının 2020'de gerçekleşeceğini söyleyen ABD'li uzay bilimcisi, 10-15 yıl gibi kısa bir sürede uzay madenciliğinin bir rutine dönüşeceğini ifade etmektedir. Ancak uzayda bulunan madenin dünyaya getirilmesi mevcut teknolojiyle bu kadar kısa sürede mümkün olmayacaktır. Bu durumun en büyük nedeni uzay taşımacılığının çok pahalı olmasıdır.

Planetary Resources, uzay taşımacılığının yüksek maliyetini iki örnekle açıklamaktadır. ABD'nin en batı ucundan en doğu ucuna otomobille 42 saatlik bir yolculuğa çıktığınızı ve yol boyunca hiç benzin istasyonu olmadığını hatta ihtiyacınız olan tüm yakıtı ayrı bir depoyla yanınızda taşımak zorunda olduğunuzu düşünün. Planetary Resources'a göre uzaydaki sorun, bundan çok daha büyük.

Bir uzay aracı, dünyadan fırlatıldıktan sonraki ilk 300 kilometrelik mesafe için 50 kilogram yakıt tüketiyor. İlk aşama bittikten sonra 35 bin kilometreye ulaşmak için gereken ise yalnızca 4 kilogram. İki kilogram yakıtla ise Mars'a ve asteroitlere seyahat edilebiliyor. İlk 300 kilometrenin daha fazla enerji tüketmesinin tek nedeni ise yer çekimine karşı verilen mücadele.

Maliyetli uzay taşımacılığına diğer bir örnek ise yön belirlemek için kullandığımız GPS, maç izlemek için gerekli uydu yayınları, her gün yaptığımız internet araştırmaları için fırlatılan uydular.

Lewicki'ye göre uzayda yaklaşık 400 iletişim uydusu var. Bu uyduların her birinin saf altından daha pahalı yakıtları ve operasyonu için her yıl 50 milyon dolar harcanıyor. 400 uydu için bu, 20 milyar dolarlık bir piyasa anlamına gelmektedir.

 Fotoğraf: Planetary Resources

 

Astronomik rakamlara ulaşan bu maliyetler nedeniyle,Planetary Resources için yakıt problemini çözmek, dünyaya maden getirmekten daha öncelikli bir amaç olarak belirlenmiştir. Şirket, sanılanın aksine "uzayda ne bulursak yanımıza alalım" mantığıyla değil, "bulduklarımızı uzayda nasıl kullanalım ki yanımıza olabildiğince az şey alalım" mantığıyla çalışmaktadır. Yani, ilk etapta doğru asteroitlere ulaşılacak, buradan elde edilecek madenler, yakıt yapımında ve uzayda bir yakıt istasyonu inşasında kullanılacaktır. Uzaydan elde edilecek en değerli maden ise yine sanılanın aksine ağır metaller değil, su olacaktır. Suyun bileşimindeki hidrojen, uzay araçlarının yakıtının ana maddelerinden biri olma özelliğine sahiptir.

Lewicki'ye göre dünyadaki nükleer atıkların su havuzları içinde korunması gibi astronotlar da uzaydaki radyasyondan su sayesinde korunabilir. Lewicki, bir metreküp suyun, uzaydaki hemen hemen tüm radyasyonu engelleyebildiğini belirtmektedir. Asteroitlerde suyun bulunması, diğer elementlerin madenleri için de yolu açacak ancak uzayda bulunan suyun dünyaya taşınması da kısa dönem hedefler arasında yer almamasıdır. Bunun nedeni de yine taşımanın maliyetinin yüksek olmasıdır.  Uzayda bin litre suyun taşınması milyonlarca dolara mâl olmaktadır.

Planetary Resources'un sudan sonra hedefine koyduğu diğer önemli element ise yerkürede çok nadir rastlanan platin olmaktadır. Dünyadaki en verimli madende bile bir gram platin üretmek için bir tonluk madenciliğe ihtiyaç olduğunu söyleyen Chris Lewicki, asteroitlerdeki platin miktarının dünyadan 100 bin kat daha fazla olduğunun altını çizmektedir. Lewicki'ye göre teknoloji, uzay taşımacılığını mümkün kılacak seviyeye ulaştığında dünyaya getirilecek platin, tıp alanında kanser tedavisinde bile kullanılabilecektir. Mıknatıslarda kullanılan neodimyum ya da radyum, osmiyum gibi son derece sert metaller de asteroitlerde aranacak diğer madenler arasında yer almaktadır.

Uzay madenciliği ile belirsizliğini koruyan en önemli konu "mülkiyet hakkı"dır. 1960'ların sonunda belirlenen uluslararası mevzuata göre uzayda herhangi bir toprak parçasına sahip olunamamakta, ancak toplanan materyallerde mülkiyet hakkı söz konusu olabilmektedir. Yani Planetary Resources'a yatırım yapan üç ülke ABD, Birleşik Arap Emirlikleri ve Lüksemburg, uzaydan getirilecek maddeler üzerinde hak iddia edebilecektir. Lewicki'nin verdiği örnekle nasıl ki denizden tutulan balık, balıkçının oluyor, uzaydan toplanan "parçalar" da toplayanın olacaktır.

Söz konusu yatırımların, eğitimlerin ve araştırmaların yalnızca teknolojik açıdan güçlü ülkelerle sınırlı kaldığına dair yanlış bir kanı olduğunu söyleyen Chris Lewicki, insan aklının "dünyevi meseleler" ötesine geçmesi gerektiğini şu cümleyle özetliyor: "Uzayın yalnızca bilimsel bir aktivite değil, yeni bir ekonomi hatta yeni bir coğrafya olduğunu anlamamız gerekiyor."


 

ABD ve Uzay Kaynaklarının Kullanımı

(https://qha.com.tr/haberler/guvenlik/abd-uzay-kaynaklarinin-kullanimina-izin-veren-kararnameyi-imzaladi/184270/)

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, “Uzay Kaynaklarının Çıkarılması ve Kullanılmasına Yönelik Uluslararası Desteği Teşvik” başlığını taşıyan 6 Nisan 2020 tarihli Başkanlık Kararnamesi imzalayarak Ay ve diğer gök cisimlerinde bulunan su ve madenlerden özel uzay girişim ve araştırmalarını desteklemek üzere faydalanılmasının önünü açmıştır. Kararnamede, bu türden tasarrufların, “Dış Uzay Sözleşmesi” adı verilen, 1967 tarihli “Ay ve Diğer Gök Cisimleri Dahil, Uzayın Keşif ve Kullanılmasında Devletlerin Faaliyetlerini Yöneten İlkeler Hakkında Antlaşma”ya uygun olduğuna yer verilmiştir.

ABD Ulusal Uzay Konseyi Sekreteri Scott Pace, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, “ABD, Ay’a geri dönüşe ve Mars yolculuğuna hazırlanırken bu kararname su ve bazı madenler gibi uzay kaynaklarının, uzayın ticari kullanımını geliştirmek üzere çıkarılması ve kullanılmasına ilişkin Amerikan politikasını ortaya koymaktadır.” demiştir. Pace, kararın ABD’nin Artemis misyonu kapsamında Ay ve ardından Mars’a düzenlemeyi planladığı insanlı seferler için uluslararası muhatapları ve özel sektör ortaklarıyla yaptığı pazarlıklarda konumu netleştirmeyi amaçladığını belirtmiştir.

NASA, Artemis görevi kapsamında 2024 yılına kadar Ay’a insanlı seferler düzenlemeyi amaçlamakta, 2028 yılına kadar sürmesi planlanan seferlerin ardından Ay yörüngesinde bir uzay istasyonu kurulması ve burayı basamak olarak kullanarak Mars’a insanlı seferler düzenlenmesi hedeflemektedir.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, hukuki olarak bu kararın detaylarının incelenmesi gerektiğine işaret ederek, “Uzayın özelleştirilmesine yönelik hiçbir girişim kabul edilemez.” diye konuşmuştur.

Uzay ve Çöpler

(https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/uzaydaki-coplerimizi-toplama-zamani)

Ruslar tarafından 1957 yılında fırlatılan ve dünyanın ilk yapay uydusu olan Sputnik 1’den sonra uzaya yaklaşık 6000 uydu gönderilmiştir. Ancak bu uyduların sadece 1000’e yakını şu an hizmet vermeye devam etmekte, bu durum ise uzayda bol miktarda çöpümüz olduğu anlamına gelmektedir

Dünya’nın etrafında hareket eden parçacıkların büyük kısmı insan kaynaklı atıklar -ömrünü tamamlayan uydular, uzay araçlarını taşıyan roket kalıntıları, fırlatmadan sonra uzay aracından ayrılan bileşenler- sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle atıklar, yörünge kalıntıları olarak da isimlendirilmektedir. Yörünge kalıntılarının büyük kısmı tekrar Dünya’ya düşmesine (bazısı atmosferde yanarak yok olurken bazısı yerin yüzeyine ulaşıyor) rağmen bir kısmı Dünya’nın etrafında hareket etmeye devam etmektedir. Bu parçacıkların hızı saatte 30.000 km’ye ulaşabildiği için çok küçük parçacıklar bile uzay araçlarına büyük zararlar verebilmektedir.

https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/uzaydaki-coplerimizi-toplama-zamani

 

NASA araştırmacılarına göre Dünya’nın etrafındaki uzay araçlarının birçoğunun hareket ettiği yörüngedeki (LEO) kalıntıların yoğunluğu, zincirleme çarpışmaları tetikleyecek seviyeye ulaşmıştır. Kessler Sendromu olarak isimlendirilen bu durum uzaydaki insan kaynaklı kalıntılar arasındaki çarpışmaların çok sayıda yeni parçacık oluşmasına, dolayısıyla çarpışma riskinin katlanarak artmasına yol açması olarak açıklanabilir. 2013 yılında gösterime giren Gravity (Yerçekimi) filminin konusu da uzaydaki bu zincirleme çarpışmaların yol açabileceği tehlikelerdi. Filmde Uluslararası Uzay İstasyonu’nda görevli astronotların Hubble Uzay Teleskobu’nu onardıkları sırada bir Rus füzesi tarafından vurulan, ömrünü tamamlamış bir uydunun enkazının sebep olduğu zincirleme çarpışmalar; bu çarpışmalar sonucu uzay istasyonunun ve yörüngedeki diğer birçok uzay aracının zarar görmesi ve bu süreçte astronotların Dünya’ya dönme çabaları anlatılıyordu.

Bu zamana kadar yörünge kalıntıları arasında gerçekleşen çarpışmaların en önemlisi ABD’ye ait bir iletişim uydusu olan Iridium 33 ile Rusya’ya ait eski bir iletişim uydusu olan Cosmos 2251 arasındaki çarpışmaydı. İki uydu 10 Şubat 2009 tarihinde yaklaşık 790 km irtifada çarpıştı. Her iki uydunun da parçalanmasına neden olan bu olay sonrasında yörünge kalıntılarına farklı büyüklüklerde binlerce yeni parçacık eklenmiştir. Bunun dışında uyduların kasıtlı olarak imha edildiği durumlar da söz konusu olabiliyor. Örneğin bazı ülkeler uydulara karşı geliştirdikleri silahların denemeleri sırasında ömrünü tamamlamış uyduları hedef alabilmektedir.

Uzayın çöplerden temizlenmesine yönelik çeşitli projeler yürütülmektedir. Remove Debris isimli projede yörünge kalıntılarının imha edilmesi amacıyla farklı yöntemler kullanılmaktadır. Yöntemlerden birinde, uzay çöplerinin balıkçı ağlarına benzeyen bir sistemle yakalanması, daha sonra ise uzay aracıyla birlikte hareket eden kalıntının uzay aracı Dünya’ya dönerken atmosferdeki sürtünme nedeniyle yanarak yok olmalarının hedeflenmesidir. Diğer bir yöntemde ise temel amaç yörünge kalıntılarının hareket doğrultularının atmosfere girmelerini sağlayacak şekilde değiştirilmesi planlanmaktadır.

Sonuç ve Değerlendirme

Uzay çalışmaları giderek bütün ülkelerin gündemine girmektedir. Uzay konusunda her gelişme çok yakından takip edilmeli, Türkiye olarak bu çalışmaların her boyutu ile ilgilenmeliyiz. Uzay Ajansının kurulması önemli bir adım olmuştur.

Bu çalışmada uzay ile ilgili çalışmaların birkaç boyutuna değinilmiştir. Bunun dışında uzay çalışmalarına ticari şirketlerin katılımı ile uzayın ticarileşmesi, insanlı uzay yolculukları, uzayın silahlandırılması, atmosferi kullanan hipersonik füzeler, Ayın çıkış noktası olarak kullanılarak Mars’a yolculuk yapılması, uzay turizmi vb. konular da kapsamlı olarak incelenmeli ve ülkemiz açısından ayrı bir strateji belgesi oluşturulmalıdır.


 


JULES VERNE’DEN ELON MUSK’A UZAY ÇALIŞMALARI