Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Haziran,

İsrail ile İran arasındaki gerginliğin hatta düşmanlığın başlangıcı 1979 tarihindeki İslam Devrimine kadar gitse de özellikle İran’ın P5+1 ülkeleriyle 2015 yılında imzalamış olduğu nükleer anlaşma olarak bilinen Kapsamlı Ortak Eylem Planı sonrasında yaşananlar, tarafları yıprattığı kadar bölgenin güvenliğine ve istikrarına da zarar vermektedir. Herhangi bir anlaşmanın İran’ı nükleer silah yapmaya yakınlaştırdığını iddia etmekte olan İsrail, dolayısıyla bu anlaşmayı varoluşsal bir tehdit olarak görmekte ve ortadan kaldırmak için bütün imkânlarını seferber etmektedir.

İsrail’in Bölgedeki Tek Nükleer Güç Olma Tutkusu

Bu kapsamda, 2018 yılında Trump’ı ikna ederek ABD’nin anlaşmadan çekilmesi sağlanmış; ancak Biden’ın başkan olmasından sonra anlaşmanın yeniden gündeme gelmesi İsrail’i tekrar irrasyonel hamleler yapmaya yöneltmiştir. İsrail’in, resmi olarak kabul edilmemesine rağmen nükleer silahlara sahip olduğu herkes tarafından bilinen bir sırdır. Özellikle kuruluş yıllarında karşılaştığı bölgesel tehditler ve saldırılar nedeniyle Batılı ülkelerin yardım ve destekleriyle nükleer silah edindiği bilinen İsrail, sahip olduğu caydırıcılığı çok iyi kullanmış ve bölgedeki izolasyonu kademeli olarak azaltmıştır. 

İsrail sahip olduğu bu konforu bozacak herhangi bir girişime izin verme niyetinde olmadığını; 1981 yılında Irak’taki Osirak santrali ve 2007 yılında Suriye’deki El Kubar santralini vurarak göstermiştir. İran’daki nükleer santraller için de benzer bir saldırı hazırlığı olduğu çok kez dile getirilmiş olsa da şimdiye kadar doğrudan bir saldırı yapılmamıştır. Bunun yerine siber saldırılar ile santrallerin sistemleri çökertilmeye, santrallerde görevli bilim adamlarına yönelik suikastlar düzenlenerek projelerin ilerlemesi durdurulmaya ve yerel işbirlikçiler marifetiyle muhtelif patlamalar ve yangınlar çıkartılarak İran’ın nükleer silaha ulaşması önlenmeye çalışılmıştır.

Gemi Saldırılarının Ardında Ne Var?

İran’a yönelik yaptırımlar ve ambargolardan istediği sonucu alamayan İsrail, farklı yöntemlere başvurarak İran’ı manipüle edip karşılık vermeye ve dolayısıyla sıcak çatışmaya çekmeye çalışmıştır. İsrail güvenlik bürokrasisinin bu maksatla hayata geçirdiği son yöntem ise İran bandıralı veya başka bandıralı olsa da İran’a ait yük taşıyan ticaret gemilerine uluslararası sularda saldırmak olmuştur. Bu sayede hem İran’ın ticaret gelirlerine engel olunacak hem de İran’ın karşılık vermesi halinde meşru müdafaa kapsamında mukabele edilebilecektir. Ayrıca ilk saldıranın İran olması durumunda şimdiye kadar saldırı konusunda çekimser kalan ABD’yi kendi safına çekebilecek ve İran’ı uluslararası hukuk bağlamında terörist ülke olarak damgalattırıp yoğun baskı altına aldırabilecektir.

İran ise her türlü ambargo ve yaptırıma rağmen İsrail’in kendisine yönelik saldırılarına karşılık verecek kabiliyette olduğunu kendi kamuoyuna ve dünyaya göstermek istemekte ve bu kapsamda özellikle bölgedeki vekillerinden de istifade ederek, İsrail’i bu nevi saldırılardan caydırmaya çalışmaktadır. Ayrıca saldırılara misliye cevap vererek, İsrail’in güvenlik mitini yıkmaya ve dolayısıyla İsrail ile birlikte hareket eden bölge ülkelerinin de direncini kırmaya gayret etmektedir. Bu nedenle hiçbir saldırı resmi olarak kabul edilmemiş; ancak gayri resmi kaynaklardan yapılan açıklamalarda, saldırıların öç alma veya misilleme amaçlı olabilecekleri sızdırılmıştır. 

Bazı Saldırı Olaylarından Örnekler

İlk saldırı olayının rapor edildiği 2019’dan bugüne İran’ın, en az 3 tanesi İsrail’e ait olmak üzere aralarında Norveç, Japonya, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait olmak üzere üçüncü ülkelere ait çok sayıda gemiye saldırı düzenleyerek hasara yol açtığı ve İsrail’in de 10 ile 20 arasında İran tankeri veya kuru yük gemisine saldırı düzenlediği düşünülmektedir. Bu kapsamda olduğu değerlendirilen bazı olaylar ve meydan gelen hasar bilgileri aşağıda listelenmiştir.

2 Mayıs 2019; Bir milyon varil petrol taşıyan Happiness isimli İran bandıralı bir tanker, Kızıldeniz’de intikal halindeyken makine dairesinin sebebi bilinmeyen bir hasar nedeniyle su alması üzerine Cidde limanına çekilmek zorunda kalmıştır. Olayda mürettebattan yaralanan olmamış ve saldırı herhangi kimse tarafından üstlenilmemiştir. 

11 Ekim 2019; Sabiti isimli bir İran tankeri Kızıldeniz’den geçiş yaparken 2 füze ile vurulmuş ve İranlı yetkililer saldırıdan ABD ve Suudi Arabistan’ı sorumlu tutmuşlardır. Saldırıda mürettebat zarar görmezken gemi gövdesinde 2 büyük delik açılmış olup denize büyük oranda petrol sızmıştır. 

 

9 Mayıs 2020; İran’ın Basra Körfezi’nin güneyinde kalan Shahid Rajaee limanına siber saldırı düzenlendi. Saldır nedeniyle liman trafiği kilitlendi ve gemiler günlerce liman girişi için beklemek zorunda kaldı. İran saldırıdan İsrail’i sorumlu tuttu ancak İsrail iddiaları ret etti.

 

26 Şubat 2021; Bir İsrailli şirkete ait Bahama bandıralı Helios Ray isimli kargo gemisi Umman körfezinde 2 adet zaman ayarlı mayının çarparak infilak etmesi sonucu hasar gördü. Mürettebattan yaralananın olmadığı olaydan dolayı İsrail Başbakanı Netanyahu İran’ı suçlayarak, İran’ın İsrail’in en büyük düşmanı olduğunu ve dolayısıyla bu saldırıyı onların gerçekleştirmiş olduğunu ileri sürdü. 

10 Mart 2021; Shahr-e Kord isimli İran konteyner gemisi Suriye’nin Lazkiye limanına gitmek üzere Doğu Akdeniz’de İsrail kıyılarından 50 mil açıkta seyrederken türü tam olarak belirlenemeyen bir patlayıcı ile vurulmuştur. Olayda gemide hafif çaplı bir yangın çıkmış olup başka bir zayiat olmamıştır. İran saldırıdan İsrail’i sorumlu tutmuştur.

25 Mart 2021; Bir İsrailli şirkete ait Liberya bandıralı LORI isimli konteyner gemisi Hindistan’a intikal halindeyken Umman açıklarında bir füze ile vurulmuştur. Hafif hasar gören gemide başka zayiat olmamış ve yoluna devam etmiştir. İsrail saldırıdan İran Devrim Muhafızlarını sorumlu tutmuştur.

6 Nisan 2021; Saviz isimli bir İran gemisi Kızıldeniz’de intikal halindeyken Cibute açıklarında mayına çarparak hasar gördü. Geminin uzun zamandır Yemen açıklarında dolaştığı iddia edilse de İran makamları geminin deniz korsanlığıyla mücadele maksadıyla bölgede olduğunu bildirdi. New York Times’ın ABD Deniz Enstitüsü’ne dayandırdığı habere göre ise İran Devrim Muhafızlarının bölgedeki seyyar üssü olan bu gemiye yönelik saldırının, İsrail tarafından İran’ın önceki saldırılarına karşılık yapılmış bir misilleme olabileceğini belirtilmiştir. 

13 Nisan 2021; Bir İsrail şirketine ait Bahama bandıralı Hyperion Ray isimli gemi BAE’nin Fujairah limanı açıklarındayken bir füze veya İHA tarafından vurulmuştur. Herhangi hasar ve zayiatın olmadığı gemi yoluna devam etmiştir. İran makamları bu saldırının İsrail’in Natanz nükleer tesislerine yaptığı saldırının intikamı olduğunu açıklamıştır.

3 Temmuz 2021; Daha önceki sahibi İsrailli milyarder Eyal Ofer olan ama kısa bir süre önce Polar 5 LTD isimli bir İngiliz şirkete satılan Liberya bandıralı CSAV Tyndall isimli kargo gemisi, Suudi Arabistan’ın Cidde limanından BAE’ye giderken Hint Okyanusu’nda bir füze veya İHA tarafından vurulmuştur. İsrail güvenlik makamları hafif hasarın oluştuğu saldırıdan İran’ı sorumlu tutmuşlardır. 

29 Temmuz 2021; Bir Japon firmasına ait olup Zodiac Maritime isimli İsrailli şirket tarafından yönetilen Liberya bandıralı ve Mercer Street isimli gemi Umman Körfez’inden birden fazla dronun saldırısına uğrayarak hasar almıştır. Saldırıda biri İngiliz diğeri Romanya vatandaşı 2 mürettebat ölmüştür. İsrail, İngiliz ve ABD makamları saldırıdan İran’ı sorumlu tutmuşlardır. ABD Merkez Komutanlığı tarafından yapılan soruşturma sonucunda, saldırıda kullanılan dronların İran üretimi olduğu ve sonradan patlayıcı yerleştirilecek saldırı silahı haline getirildiği açıklanmıştır. İran ise bu iddiaları ret etmiştir. 

 

Görüldüğü gibi her iki ülke de gizli operasyonlar yapma ve vekiller üzerinden hesaplaşma konularında mahirdirler. Hem İsrail’in hem de İran’ın sürdürdüğü bu tehlikeli oyun şimdilik bekledikleri sonucu doğurmamış ve amaç hâsıl olmamıştır. Ancak her iki taraftan yapılan ve faili belli olmayan saldırılar nedeniyle özellikle Basra Körfezi, Umman Denizi, Aden Körfezi, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz bölgelerindeki seyrü sefer güvenliği tehlikeye girmiştir. Bu denizlerde seyreden ticari gemiler, saldırı tehdidi nedeniyle seferlerini ertelemişler veya güzergâhlarını değiştirmek zorunda kalmışlardır. Şirketler iki ülke arasındaki çekişmeden dolayı maddi zarar görmüşler; ancak saldırıların faillerinin belli olmaması nedeniyle herhangi bir tazmin yoluna gidememişlerdir.

Hukuki Mülahaza

Uluslararası denizlerde seyir güvenliği yönünden gerekli teknik önlemleri almak ve buna ilişkin uluslararası normların düzenlenmek, deniz işletmeciliğinin verimli olmasını sağlamak ve denizlerin gemiler tarafından kirletilmesini önlenmek üzere Birleşmiş Millet tarafından 1948 yılında Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) kurulmuştur. Örgütün kuruluş amaçlarını yerine getirmek üzere 1972’de “Denizde Çatışmayı Önleme Uluslararası Sözleşmesi (COLREG)” ve 1974 yılında ise “Denizde Can Emniyeti Uluslararası Sözleşmesi (SOLAS)” hayata geçirilmiştir.  

Ayrıca 1958 tarihli Cenevre Açık Deniz Sözleşmesi ile 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) bu konuda referans belgelerdir. Özellikle Açık Deniz Sözleşmesinin 1. maddesi, açık deniz olarak tarif edilen yerlerde tüm ülkeler için seyrü sefer serbestliğini öngörmektedir.  İsrail ve İran’ın gerçekleştirdiği ileri sürülen gemilere yönelik saldırıların hangi kapsamda ele alınabileceğine dair yapılan incelemede net bir tarif veya hüküm olmadığı görülmüştür. Buna mukabil son yıllarda artan deniz haydutluğunun önlenmesine yönelik geliştirilen hukuki metinlerin, söz konusu saldırıların oluş biçimleriyle benzerlik gösterdiği değerlendirilmektedir.

Açık Deniz Sözleşmesi’nin 15. maddesi ile BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 101. maddesinde yapılan haydutluk tanımında; denizdeki bazı yasadışı fiillerin siyasi amaç ya da terörizm amacı ile gerçekleşmesi ve bu amacın açık olması halinde haydutluk olarak nitelendirilmesinin söz konusu olamayacağı belirtildiğinden, konumuz olan saldırıların bu kapsamda değerlendirilemeyeceği anlaşılmıştır. Bununla birlikte, önceki sözleşmelerde denizde gerçekleşebilecek ve haydutluk olarak kabul edilmeyen diğer hukuka aykırı fiillerin önlenmesi amacıyla 1988 tarihli Denizde Seyir Güvenliğine Karşı Yasadışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Sözleşmesi’nin (SUA Sözleşmesi) imzalandığı görülmektedir. Sözleşmede yer alan suçlar bakımından haydutlukta aranan “özel amaçlarla işlenme” koşulu ya da sınırlaması bulunmamakta, deniz ulaşımını tehlikeye sokan özel ya da siyasi amaçlı fiillerin tümünün cezalandırılması öngörülmektedir. SUA Sözleşmesine 2005 yılında eklenen protokol ile denizlerde gerçekleşebilecek terörizmin önlenmesi temel hedef olarak belirlenmiştir.

SUA Sözleşmesi’nde, “kuvvet kullanarak veya tehditle veya herhangi bir korkutma şekli ile bir gemiyi veya denetimini ele geçirirse veya seyir güvenliği tehlikeye sokacak bir şekilde, gemide bulunan bir şahsa karşı şiddet hareketinde bulunursa veya gemiyi tahrip eder, gemiye veya bunun navlununa zarar verirse, gemiye ve navlununa zarar verecek veya gemiyi tahrip edebilecek bir cihaz veya maddeyi herhangi bir surette gemiye koyar veya koydurtursa, seyrüseferi kolaylaştıran yapıları tahrip eder veya bunlara önemli bir zarar verirse veya bu yapıların işlemesini ciddi bir şekilde aksatırsa, yanlış olduğunu bildiği bilgiyi ileterek geminin seyir güvenliğini tehlikeye sokarsa taraf devletlerden burada yer alan suçların ağırlığı dikkate alınarak uygun cezalarla yaptırıma bağlaması” hükmü öngörülmüştür.

Ancak deniz hukukundaki; coğrafi uygulanabilirlik durumu,  yargı yetkisi karışıklığı ve ülkelerin ilgili sözleşmelere taraf olma durumları göz önünde bulundurulduğunda, mevcut koşullarda İsrail ve İran’ın bahse konu saldırılar nedeniyle resmi olarak suçlanması ve yargılanması ihtimalinin çok düşük olduğu görülmektedir.

Genel Değerlendirme

Saldırıların yaşandığı; Süveyş Kanalı, Kızıldeniz, Aden Körfezi, Umman Körfezi ve Basra Körfezi çok eski dönemlerden beri uluslararası ticarette jeostratejik öneme haiz bölgelerdir. Buna ilave olarak, bu bölgeler özellikle Çin tarafından başlatılan “Tek yol Tek Kuşak” projesi kapsamında başat bir deniz ticaret yolu haline gelmiş ve güzergâhtaki deniz trafiğini ziyadesiyle arttırmıştır. Dünya ekonomisinde Covid-19 sonrası yaşanan canlanmaya paralel olarak, tedarik zincirinde önemli bir transit bölge haline gelen bu bölgenin önemi de katlanmıştır. Dolayısıyla bu bölgedeki ticaret yollarının güvenliğinin sağlanması her zamankinden daha önemli hale gelmiştir.   

İki ülke, aralarındaki rekabeti veya düşmanlığı çözümlemek için doğrudan sıcak çatışmaya girmekten imtina etmekle birlikte barışçıl çözümlere de fırsat tanımamaktadır. Aksine, her iki devletin de SUA sözleşmesinde suç olarak tanımlanan cürümleri işlemek suretiyle açık denizlerdeki seyrü sefer serbestini ve güvenliğini ihlal ettiği anlaşılmakla beraber, hem failin tam olarak belirlenememesi hem de bu gibi saldırıları re’sen soruşturup yargılama yapacak bir otorite olmaması nedeniyle söz konusu ihlallerin cezasız kaldığı anlaşılmaktadır. Bu sebeple, mevcut uluslararası otoritelerin veya dünya ticaretinin büyük bir kısmını gerçekleştiren aktörlerin devreye girerek, son altı ay içinde başvurulmayan sivil gemilere yönelik saldırıların tamamen sonlandırılması için ilgili ülkeler nezdinde baskı yapması en rasyonel çözüm olarak gözükmektedir. 


İSRAİL VE İRAN GERGİNLİĞİNİN ÇEVRE DENİZLERDEKİ SEYRÜSEFER GÜVENLİĞİNE ETKİSİ