Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Aralık,

İsrail’de iki yılı aşkın süredir devam eden siyasi kriz nedeniyle Mart 2021’de dördüncü kez tekrarlanan erken seçimler sonrası, Binyamin Netanyahu’nun 12 yıllık iktidarı sonlandırılmış ve muhafazakâr ve aşırı milliyetçi biri olan Naftali Bennet’in Başbakanlığında olsa da, Değişim Hükümeti adı verilen daha liberal bir hükümet kurulmuştur. Haziran ayında göreve başlayan hükümetin ajandasının ilk sırasında, ABD’nin tekrar İran nükleer anlaşmasına dönmesinin engellenmesi olsa da koalisyonda yer alan Arap partisi Ra’am marifetiyle Filistin yönetimiyle ilişkilerin nispeten yumuşatılacağına yönelik sinyaller alınmıştır. 

Bu kapsamda Netanyahu hükümetlerinde rutin hale gelen işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te yeni yerleşim yerleri planlarının kabul edilmesine yönelik açıklamalar kesilmiştir. Ancak İsrail ile ABD yönetimi arasındaki anlaşmazlık konularının artması ve ABD’nin kendi gündeminde ısrarcı olması üzerine, İsrail hükümeti tarafından ekim ayından itibaren önce 3 bin akabinde ise 10 bin yeni yerleşim yeri planının kabul edildiği duyurulmuştur. Hal böyle olunca Yahudi yerleşimciler meselesi tekrar gündeme oturmuştur. Dolayısıyla bu meselenin daha iyi anlaşılması maksadıyla; Yahudi yerleşimciler konusunun ne olduğu, tarihi gelişimi, hukuki statüsü, motivasyonu ve bu konunun İsrail’in işgal politikasının meşrulaştırılmasında nasıl araçsallaştırıldığının izah edilmesinin faydalı olacağı değerlendirilmiştir. 

Tarihsel perspektif

Yahudilerin Filistin topraklarını işgalinin başlangıcı her ne kadar 1800’li yılların son dönemine tekabül etse de, 1897’de toplanan I. Siyonist Kongre’de alınan kararlar ile işgalin kurumsallaştığı söylenebilir. Ancak İsrail’in günümüzdeki şekliyle müşahede edilen işgal ve yerleşimciler politikasının hayata geçirilmesi, Filistin toprakları üzerinde görece hakimiyet sağlanmasına yol açan 1967 savaşından sonra mümkün olabilmiştir. 1948 savaşındaki galibiyetten sonra topraklarını, 1947 tarihli taksim planında öngörülen yüzde 56’lık oranın üzerine çıkararak yüzde 78’e ulaştıran İsrail, bu bölgelerde yaşayan yaklaşık 700 bin Filistinlinin de topraklarını terk ederek mülteci durumuna düşmesine sebep olmuştur. 

Ancak asıl genişleme 1967 savaşından sonra Gazze, Sina, Golan Tepeleri ve Doğu Kudüs’ün de işgal edilmesiyle yaşanmıştır. 1973’deki Yom Kippur Savaşı’nda da statüko değişmeyince, günümüze kadar süregelen işgal altında tutulan bu toprakların Filistinsizleştirilmesi ve peyderpey Yahudileştirilmesi çalışmalarına ağırlık verilmeye başlanmıştır. Mısır ile 1978’de imzalanan Camp David barış anlaşması sonrası 1982’de Sina’dan ve Oslo Anlaşmalarının bir sonucu olarak da tek taraflı bir kararla 2005 yılında Gazze’den çekilen İsrail’in diğer bölgelerdeki işgali ise halen devam etmektedir. Günümüzde Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te açılan 230’un üzerindeki yerleşim yerinde yaklaşık 700 bin Yahudi yerleşimci yaşamaktadır.

Yahudi yerleşimlerinin hukuki statüsü

İsrail’in Filistin topraklarını işgali, Birleşmiş Milletler’in 242 ( 1967) ve 338 (1973) sayılı kararlarıyla kesin olarak ret edilmiş ve İsrail’in 1967 öncesi sınırlara çekilmesi talep edilmiştir. Ayrıca BM Güvenlik Konseyi'nin 446 (1979) ve 465 (1980) sayılı kararlarında yerleşimler kınanmıştır. 446 sayılı kararda, "İsrail'in 1967'den beri işgal ettiği Filistin ve diğer Arap topraklarında yerleşim birimleri kurma politikasının ve uygulamalarının hiçbir hukuki geçerliliği olmadığı ve bu durumun Ortadoğu'da kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışın sağlanmasına ciddi bir engel teşkil ettiğini" belirtilmiştir. Benzer şekilde 465 sayılı kararda da, İsrail'e "mevcut yerleşim yerlerinin iptal edilmesi" çağrısında bulunulmuştur. Bu kararlara ilave olarak Şubat 2010'da, Güvenlik Konseyi'nin 14 üyesi tarafından "İsrail yerleşimlerinin (Doğu Kudüs dahil) yasadışı olduğunu ve adil, kalıcı ve kapsamlı bir barışın sağlanmasının önünde büyük bir engel oluşturduğunu teyit eden" bir tasarı sunularak, ABD hariç diğer tüm üyeler tarafından desteklenmiştir. Bu tasarı kapsamında da İsrail'den bir kez daha tüm yerleşim faaliyetlerini durdurmasını talep edilmiş olup ABD'nin vetosu nedeniyle karar çıkartılamamıştır.   

Bu konudaki en son karar ise 23 Aralık 2016 tarihinde, ABD’nin çekimser kalmasıyla Güvenlik Konseyi’nin diğer 14 üyesinin oybirliğiyle alınan 2334 sayılı karar olmuştur. Kararda önceki kararlara atıf yapılarak, işgalci güç olarak tarif edilen İsrail'in, 1949 tarihli Savaş Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Dördüncü Cenevre Sözleşmesi kapsamındaki yasal yükümlülük ve sorumluluklarına titizlikle uyma yükümlülüğü yeniden teyit edilmiştir. Doğu Kudüs de dâhil olmak üzere, 1967'den beri işgal edilen Filistin topraklarının demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeyi amaçlayan; topraklara el konulması, evlerin yıkılması ve Filistinli sivillerin yerinden edilmesi, uluslararası insancıl hukuku ve ilgili kararları ihlal ederek, yeni yerleşimlerin inşası ve genişletilmesi de dâhil olmak üzere İsrail’in tüm faaliyetleri kınanmıştır. BM’nin iki devletli çözüm planı olarak bilinen 2003 tarihli ve 1515 sayılı kararı gereğince, barışa engel olduğu belirtilen mevcut Yahudi yerleşimlerinin ivedilikle sonlandırılması ve yeni yerleşim yeri açılmamasına hükmedilmiştir. 

Ayrıca dördüncü Cenevre Sözleşmesi'nin 49. maddesinin 6. paragrafı açıkça "işgalci güç, işgal ettiği topraklara kendi sivil nüfusunun bir kısmını sınır dışı etmeyecek veya transfer etmeyecektir” hükmüne amir olduğundan, İsrail’in işgal altında tuttuğu Filistin topraklarında farklı gerekçelerle de olsa herhangi bir mülkiyet değişikliği yapması yasaklamıştır. 

Buna ilave olarak, Lahey Sözleşmesinin 46. maddesi, işgal altındaki topraklarda özel mülkiyete el konulmasını yasaklamaktadır. Aynı sözleşmenin 55. maddesindeki “İşgalci devlet, ancak kamu binaları, gayrimenkuller, ormanlar ve tarım arazilerinin idarecisi olarak kabul edilir” hükmü ise İsrail’in mevcut politikasının ne kadar hukuk dışı olduğunu ortaya koymaktadır.  

Yahudi yerleşimlerin motivasyonu

İsrail’in işgal politikası dini, siyasi ve stratejik olarak üç ayrı gerekçeye dayanmaktadır. Nil’den Mezapotamya’ya kadar olan toprakların Tanrı tarafından İsrailoğulları’na vaat edildiğini (Arz-ı Mev’ud) kabul eden dini öğretiye ilave olarak Yahudi milliyetçiliği olarak da tanımlanabilecek olan Siyonizm, Yahudilerin 2 bin yıl önce bu topraklarda yaşadığı ve asıl sahipleri olduğu şeklinde bir tarih anlatısı kurgulayarak bu toprakların “Eretz İsrail” yani İsrail’in vatanı olduğunu ileri sürmektedir. Günümüze daha yakın bir iddia olarak ise, bu topraklar üzerinde hak iddia eden Arapların her üç savaşta da (1948, 1967 ve 1973) yenilgiye uğratıldığı ve dolayısıyla bu bölgelerin savaşla kazanıldığı şeklinde bir söylemle de karşılaşılmaktadır. 

İsrail’in güvenlik kaygıları ile yaşamsal önemde olan tarımsal alan ve su kaynaklarına erişim ise işgalin stratejik boyutunu oluşturmaktadır. Zira yerleşim yeri açılacak bölgelerin seçiminde dini-siyasi gerekçeler büyük önem arz etse de Yahudi devletinin varlığını sürdürmesi için ihtiyaç duyulan yüksek güvenliği temin edecek ve nüfusun idamesi için gerekli olacak tarımsal üretim alanları ile bu alanları besleyecek su kaynaklarının tercihi de öne çıkmaktadır.    

Yukarıda sayılan gerekçelerin toplamında ulaşılması planlanan hedefi gerçekleştirmek için, muhafazakâr ve dindar milliyetçi çoğunluk başta olmak üzere, özellikle İsrail’e yakın zamanda göç eden (aliya) ve ekonomik olarak da orta veya orta-alt seviyede bulunan Yahudilerin bu bölgelerde oluşturulan yerleşim yerlerine yerleşmeleri teşvik edilmektedir. Her ne kadar bu bölgeler; çatışma yoğun, belirsizliğin hâkim olduğu ve yaşam koşullarının da diğer bölgelere göre daha zor olduğu yerler olsalar da, insanlar halihazırda İsrail genelinde emlak fiyatlarının çok yüksek olmasına rağmen bu bölgeler için devlet ve bazı muhafazakar STK’lar eliyle kendilerine sunulan teşvik, ekonomik sübvanseler ile uygun koşullu ve uzun vadeli kredi imkanları nedeniyle işgal altındaki Filistin topraklarında kurulan yeni yerleşim yerlerinde ikamet etmeyi tercih etmektedir.

Yahudi yerleşimciler politikasının arka planı 

İsrail, işgal altındaki tuttuğu Filistin topraklarında Yahudi yerleşim yerleri açmak için dini ve siyasi gerekçeler öne sürse de bunların hiçbirinin uluslararası hukukta karşılığı bulunmamaktadır. Ayrıca özellikle son yıllarda bazı Avrupa ülkeleriyle başlayan ve hızla yayılan bir tepki olarak, bu bölgelerde yetiştirilerek uluslararası pazarlara gönderilen İsrail menşeili ürünler de protesto edilmektedir. Dolayısıyla İsrail’in bu bölgelerdeki Yahudi nüfusunu ve buradaki sınai faaliyetleri meşrulaştırmak için bir formül bulması gerekmekteydi.   Bu nedenle işgal altında tuttuğu Filistin toprakları üzerindeki varlığını meşrulaştırmak isteyen İsrail, en kullanışlı yöntem olarak bu bölgelerde sistematik bir şekilde Yahudi yerleşim yerleri açmaya başlamıştır. 

Önce Plan D (Dalet), ardından da Allon planı olarak isimlendirilen iskân politikalarıyla, önce bu bölgelerde yaşayan Filistinlilerin mülklerini terk etmesi, etmeyenlerin mülklerinin de farklı formüllerle ellerinden alınması sağlanmıştır. Ardından da bu bölgelere Yahudi nüfus transfer edilerek, bu bölgelerin demografik yapıları değiştirilmiştir. Bu sayede öncelikle BM tarafından yürütülmekte olan barış planı olmak üzere muhtelif planlarda, sürece engel olduğu açıkça belirtilen; 1967 öncesi sınırlar ve Filistinlilerin kendi topraklarına dönüş hakkı gibi konular geçersiz hale getirilmeye çalışılmıştır. Zira artık bu topraklarda bir Filistin nüfusundan bahsedilemeyeceğinden geri dönüş hakkı da söz konusu olamayacaktır. 

İsrail’in Yahudi yerleşimciler planına detaylı bakıldığında ise özellikle Filistinlilerin topraklarının içlerine doğru bir genişleme fark edilmektedir. Önce birbirinden kopuk ve iskân şartlarının zor olduğu görülen bu yerleşim adacıkları, alt/üst yapı hizmetlerinin götürülmesi, eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerinin sunulması maksadıyla bir ağ gibi birbirlerine irtibatlandırılmaktadır. Sözde burada yaşayanların güvenliğin sağlanması maksadıyla, güvenlik duvarları ve çitlerle çevrelenen yerleşim bölgeleri, bu sayede Filistinlilerden koparılmaktadır. Dolayısıyla, muhtemel iki devletli bir çözüme ulaşılması durumunda bile Filistinlilerin elinde kalacak toprağın bütünlüğünden bahsetmek mümkün olmamaktadır. Bununla birlikte fiziksel olarak bağlantısı kesilen Filistinlilerin işgale karşı direnişleri kırılmakta ve diğer bölgelerde yaşayan kardeşlerine destek vermeleri de imkânsız hale gelmektedir. Gazze’de yaşayan bir Filistinlinin Mescid-i Aksa’yı görememesi ve Batı Şeria’dakilerin de Mescid-i Aksa’ya gelebilmek için İsrail makamlarından izin almasının zorunlu olması, bu planın bir sonucudur.

Yahudi yerleşim yerleri planının İsrail’e sağladığı bir diğer fayda da, Filistin topraklarının topyekûn bir ilhakı durumunda karşılaşacağı uluslararası tepkiyi azaltma, hatta zaman içerisinde bu kınamaların sıradanlaşarak tepkiyi tamamen ortadan kaldırma ihtimalinin söz konusu olmasıdır. Keza İsrail, bu sesiz, yavaş ve ısrarlı politikasının ilk somut çıktısını Trump yönetimi tarafından kotarılan söz yüzyılın anlaşmasında görmüştür. Her ne kadar Filistinliler tarafından kabul edilmeyerek kadük kalmış olsa da, uluslararası bir metin olarak literatüre girmiş olan bu planda; Yahudi yerleşimcilerin barışa engel olmadığı, 1967 önceki sınırların mevcut koşullar sebebiyle rasyonel olmadığı ve bu nedenle bu konuda ısrarcı olunmaması gerektiği, bu bölgelerde yeni yerleşim yerleri açılmasa da mevcutların bulundukları yerlerde kalmasının uygun olacağı ve bu bölgelerde yaşayanların hangi devletin egemenliği altında kalmak isterlerse ona tabi olmasının sağlanması gerektiği gibi uluslararası hukuka aykırı ancak İsrail’in ileri sürdüğü iddialarla uyumlu maddeler yer almıştır.  

Sonuç olarak, İsrail; dini, siyasi ve stratejik hedefleri doğrultusunda büyük İsrail hedefine ulaşmak için dünyada emsali görülmemiş bir şekilde sınırlarını genişletmektedir. Uluslararası hukuka aykırı bu hamlelerine dünyadan gelecek tepkileri azaltmak ve Filistin topraklarındaki işgalini meşrulaştırmak için dünyanın muhtelif yerlerinden göç ettirerek bu bölgelere transfer ettiği orta-alt gelirli, görece muhafazakâr ve aşırı milliyetçi Yahudileri de araçsallaştırmaktan çekinmemektedir. 

BM kararları, Cenevre sözleşmesi ve Lahey sözleşmesiyle kesinlikle yasaklanmış olmasına rağmen; kendileri için dini ve tarihi olarak anlamı olan yerler ile Yahudi devletinin devamı için stratejik öneme haiz olan bölgelerde sistematik olarak açılan yerleşim yerleri, Filistinlilerle yapılacak muhtemel bir barışa da engel olmaktadır. Zira Filistin devletinin toprakları iğdiş edilerek, toprak bütünlüğünün sağlanmasına engel olunmakta ve uluslararası metinlerde zikredilen 1967 öncesi sınırlara dönülmesi ve 1948’den itibaren yerlerinden edilen Filistinlilerin topraklarına geri dönmesi de imkânsız hele getirilmektedir. 

İsrail’in bir taraftan bölgedeki Arap ülkeleriyle normalleşmek adına İbrahim Anlaşmaları gibi bir süreci başlatırken, diğer taraftan da söz konusu toprakların asıl sahibi olan Filistinlileri görmezden gelerek mevcut işgal politikasında ısrar etmesi, aslında bölgedeki çatışmaların sonlandırılmasına niyetli olmadığını göstermektedir. Ancak unutulmamalıdır ki, İsrail devletinin bu adımları sadece Filistinlilerin değil, bu bölgelere yerleştirilen Yahudi nüfusun da hayatını tehlikeye atmakta ve dolayısıyla Filistinlilerle İsraillilerin gelecekte bir arada yaşama ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla uluslararası hukuka göre yasaklanmış olması hasebiyle illegal olan Yahudi yerleşimleri derhal sonlandırılmalı ve eşit şartlarda, adil bir barış için bu topraklar aslına rücu ettirilmelidir.


İSRAİL’İN FİLİSTİN İŞGALİNİ MEŞRULAŞTIRMA ARACI:  YAHUDİ YERLEŞİMCİLER