Çağımızın en büyük sorunlarından biri olan iklim değişikliği artık önlenemeyen ve sonuçları kestirilemeyen bir “kriz” haline gelmiştir. Özellikle Sanayi Devrimi sonrasında nüfus artışı ve ekonomik süreçlere bağlı olarak antropojenik (insan faaliyetlerinden kaynaklanan) sera gazı emisyonlarının hızla yükselmesine neden olmuştur. Sanayi Devriminden önceki dönemde atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu yaklaşık 280 ppm (bir milyonda iki yüz seksen sekiz parçacık) olarak ölçülmüşken, bu rakam 2020 yılının Haziran ayı itibariyle 417,37 ppm seviyesine ulaşmıştır (Global Monitoring Laboratory, 2020).

İklim değişikliği sıcaklıkların artmasının yanı sıra, ani hava olaylarının sıklığının ve şiddetinin artması, buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi gibi birçok değişimi beraberinde getirmekte; dünyanın birçok yerinde insanları yerinden ederek göçe zorlamakta; ekosistemi, biyolojik çeşitliliği, insan sağlığını, tarım ve gıda güvenliğini tehdit etmektedir. Modellemeler ve projeksiyonlar ılımlı ısınma seviyelerinin dahi iklimde küresel ve bölgesel değişimlerin yaşanacağı geniş bir yelpazeye etki edeceğini göstermektedir (Ilık Bilben, 2019: 337). İklim değişikliğiyle tetiklenen göçlerin “yeni” olan tarafı, doğal ve olağan bir İklimsel değişimden değil, antropojenik kaynaklı ve doğanın değişim hızı algısından oldukça uzak, etkileri kestirilemeyecek düzeyde hızlı bir değişim sonucu gerçekleşmesidir.

İKLİM KRİZİ “SINIRLARIMIZI” ZORLUYOR

İnsanların bulundukları yerden ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel nedenlerden dolayı başka bir yere hareket etmeleri olarak nitelendirilen göç, “değişik dönemlerde bir bölgeden başka bir bölgeye yapılan sonrasında geri dönüş veya göç edilen yerde sürekli kalma amacı içeren coğrafik, toplumsal ve kültürel anlamda bir yer değiştirme hareketidir.” Göç, sadece bir devleti değil, tüm devletleri ilgilendiren bir olgu, evrensel bir olay olarak nitelendirilmektedir. İnsan tarihi boyunca karşılaşılan sosyolojik ve toplumsal bir olgu olan göç ve buna yol açan nedenlere göre, zorunlu ya da isteğe bağlı olarak gerçekleşmektedir (Anonim, 2018: 7-8). İklim göçü ise “sel, çölleşme, kuraklık ve tsunami gibi çevresel felaketler neticesinde ortaya çıkan göç olarak tanımlanabilir. (Dedeoğlu, 2017: 221).

Binlerce yıldır çevreden sosyal, kültürel ve teknolojik yenilikler yoluyla giderek daha fazla yararlanan insanoğlu, iklimin elverişli ve doğal kaynakların elverişli olduğu bölgeleri tercih etmiştir. Ancak çevrenin gerek kısa dönemde gerekse uzun vadede değişen yapısı, insanın çevresiyle dinamik bir etkileşim içinde olmasını sağlamış ve yerleşim ve göç hareketleri bu döngüde şekillenmiştir.

Genetik ve paleontolojik kayıtlara göre insan, ilk ortaya çıktığı Afrika Kıtası’nı yaklaşık olarak 60.000-70.000 yıl önce terk etmeye başlamıştır. Bu dönemde özellikle Afrika’da Buzul Çağı’nın en şiddetli olduğu zamana orantılı olarak bir soğuma meydana gelmiş ve Afrika’dan daha ılıman olan bölgelere doğru bir göç başlamıştır. Ayrıca bu dönemde şiddetli iklim şartlarının etkisiyle insan nüfusunda da bir düşüş kaydedilmiş ve toplam insan nüfusu 10.000’in altına düşmüştür. Küresel iklimin daha ılıman bir hale gelmesi ile birlikte ise insanoğlu tamamen yok olma tehlikesinin eşiğinden dönmüştür ve nüfusta büyük bir artış gerçekleşmiştir. Nüfusun artması ile birlikte diğer kıtalara doğru daha yaygın bir göç hareketi başlamıştır (Öztürk: 2018: 60). Çin tarihinde uzunca bir dönem ‘Beş Yer Değiştirme' dönemi olarak bilinen Zhou kabilelerinin ve hanedanlarının gelişimi de iklim olayları ile bağlantılı olarak gerçekleşmiştir. 

Bu kapsamda, iklim kaynaklı göçleri görece yavaş gerçekleşen değişimler nedeniyle gerçekleşen göçler ve ani ve dramatik bir biçimde gerçekleşen değişimler sebebiyle ortaya çıkan göçler şekilde sınıflandırmak mümkündür. İlk gruptaki göçlerin en bilinen örnekleri deniz seviyesindeki yükselme nedeniyle gerçekleşen göçlerdir. Dünyada toplamda deniz seviyesinden alçakta yer alan 3351 kent bulunmakta olup, bu kentlerin 2000’i iklim değişikliği kaynaklı deniz seviyesindeki yükselmeden dolayı günümüzde afetler yaşamaktadır (Talu, 2015: 459). Örneğin, Pasifik Okyanusu’nun içinde dokuz adet mercan adasından oluşan bir Polinezya ülkesi olan Tuvalu’nun tamamen sulara gömülmesine ramak kalmıştır. Adalardan biri 1997 yılında tamamen yok olmuştur, ikisi daha okyanus sularının altında kalmak üzeredir. Geçimini ağırlıklı olarak tarım ve balıkçılıkla sağlayan Tuvalu yerlilerin en az beşte biri ise şimdiden adalar topluluğunun daha güvenli alanlarına ya da Fiji, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi farklı ülkelere göç etmeye başlamıştır. Pasifik Okyanusu’ndaki bir diğer adalar topluluğu olan Kiribati’nin de 2050 yılına gelindiğinde Tuvalu gibi tamamen sulara gömüleceği öngörülmekte olup, ülke halkı Yeni Zelanda gibi ülkelere göç etmeye başlamıştır.

Hint Okyanusu’nda bulunan Maldiv Adaları da, deniz seviyesinin yükselmesi ve denizlerdeki tuzluluk oranlarının düşmesine bağlı olarak deniz canlılarının toplu şekilde ölmeleri gibi sorunlarla boğuşmaktadır. Ağustos 2006’da, Maldivler Hükümeti, muhtelif devletlerin hükümet temsilcilerinin, BM’nin yetkili birimlerinin, çevre ve insan hakları örgütlerinin katılımıyla İklim mültecilerinin yerleştirilmesi ve korunması konusunda bir konferans düzenlemiştir. Deniz seviyesinden birkaç metre yükseklikte bulunan ve iklim değişikliğinden en çok etkilenen Maldivler açısından bu sorun ulusal güvenlik ve hayatta kalabilmek için hayati bir mesele teşkil etmektedir. 2007 yılında küçük ada devletlerinin katılımıyla Maldivler’in başkenti Male’de düzenlenen toplantı sonucunda İklim Değişikliğinin İnsani Boyutuna İlişkin Male Deklarasyonu kabul edilmiştir (Ekşi, 2016: 19). Ancak bu sorun sadece az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere özgü değildir. Örneğin, İtalya’nın Venedik şehrinde deniz seviyesinin yaklaşık 2 metre yükselmesi sonucunda 2019 yılında son 54 yılın en büyük su baskını yaşanmıştır.

İkinci grupta ise depremler, kasırgalar ve seller sonucu oluşan göçler yer almaktadır. Bu kapsamda akla gelen ilk örnekler bugüne kadar en fazla can kaybına yol açan ve 1970’de Bangladeş’i vuran Bhola Siklonu, Amerika Birleşik Devletleri’nin sahil şeridinde yaşanan şiddetli kasırgalar ve fırtınalar (2005 Katrina Kasırgası, 2012 Sandy Kasırgası, 2019 Dorian Kasırgası), Afrika, Asya, Pasifik ve Orta ve Güney Amerika ülkelerine büyük zarar veren 2016 El Nino Kasırgası ve Uzakdoğu ülkelerinde meydana gelen depremlerdir (2004 Sumatra Depremi, 2008 Siçuan Depremi). Güney Avustralya eyaletlerinde Eylül 2019’da başlayan ve yaklaşık 6 ay boyunca süren orman yangınları sonrasında da bölge halkının büyük bir kısmı tahliye edilmiştir.

 

İklim değişikliğinin potansiyel nüfus hareketleriyle ilişkisi

Kaynak: Biter, 2019: 431

 

Tarihsel seyrin aksine, iklim kaynaklı göç olgusunun bilimsel araştırmalara konu olması ve kamuoyunda tartışılması yakın bir geçmişe sahiptir. Uluslararası toplum 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra iklim değişikliğinin ve çevrenin insan hareketliliği üzerindeki etkisine dair geniş bağları ve etkileri tanımaya başlamıştır. Bu çerçevede, “maksimalist” yaklaşıma sahip olanlar (çok boyutlu bakış açısı ile göç olgusuna yaklaşanlar) tarafından iklim faktörü doğrudan göçün bir nedeni olarak kabul edilirken “minimalist” yaklaşıma sahip olanlar, bu faktörle göç arasında doğrudan bir ilişki olmadığını savunmaktadır. Günümüz dünyasının şartları göz önüne alındığında bahse konu olguya çok boyutlu bakmayı tercih edenlerin ortaya koydukları yaklaşım daha ağır basmaktadır. Örneğin iklimsel faktörlerin yalnızca insanların bulundukları yerleşim yerlerini terk etmelerine (zorunlu terk) neden olmadığı, aynı zamanda göçmenler için çekici bir neden olduğu da ileri sürülmektedir (Öztürk, 2018: 63).


 

ULUSLARARASI İKLİM VE GÖÇ REJİMLERİ ARASINDAKİ YAKINLAŞMA

İklim değişikliği ile göç arasındaki ilişki özellikle 1992 Rio Zirvesi (BM Çevre ve Kalkınma Konferansı) sonrasında, “sürdürülebilir kalkınma” tartışması bağlamında literatürde çok sayıda çalışmaya konu olmuştur. İklim değişikliği kaynaklı göç riski pek çok uluslararası ve hükümetlerarası örgütün hazırladığı çalışmada çarpıcı bir şekilde ortaya koyulmuştur. Bu kapsamda Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)nin 1990 yılında yayınladığı Birinci Değerlendirme Raporunda iklim değişikliğinin tek ve en büyük etkisinin insan göçü üzerinde olacağı ifade edilmiş, 2007 yılında yayınlanan Dördüncü Değerlendirme Raporu ve 2014 yılında yayınlanan Beşinci Değerlendirme Raporunda da iklim değişikliğinin yerinden edilen insan sayısını artıracağı vurgulanmıştır. IPCC bünyesinde çalışan akademisyenlerin de yönlendirmesiyle, son on yıldır iklim değişikliği ve diğer çevresel değişikliklerin etkisiyle ortaya çıkan göç olgusu “kırılganlık ve uyum” bağlamında ele alınmaktadır. Kırılganlık, potansiyel kayıp veya zarar anlamına gelmekte olup, nüfusun maruz kaldığı fiziksel riske olan duyarlılığını ve ona uyum kapasitesini göstermektedir (Dedeoğlu, 2017: 224).

Uluslararası Göç Örgütü (IMO) 1992 tarihli “Çevre ve Göç” adlı raporunda diğer çevresel felaketlerin yanı sıra, iklim değişikliği nedeniyle son yıllarda çok sayıda insanın göç ettiğini belirtmiştir (Dedeoğlu, 2017: 224). Örgütün göç, çevre ve iklim değişikliğine yaklaşımının temel unsurları şunlardır:

a) Çevresel faktörler her zaman göçün bir nedeni olmuştur.

b) İnsanlar doğal felaketlerden kurtulmak için ya da sert ve bozulan çevresel koşullarla karşı karşıya kaldıkları zaman kaçarlar.

c) İklim değişikliğinin ani ve yavaş başlangıçlı felaketleri ve de aşamalı çevresel bozulmayı yoğunlaştırması beklenmektedir;

d) Çevresel göç ister gönüllü olsun ister zorunlu, kolaylıkla ayırt edilemeyen vakaları içerir;

e) Göç nüfusun çevresel faktörlerle baş etmesine izin veren bir adaptasyon stratejisi olarak giderek daha fazla kabul görmektedir (Ilık Bilben, 2018: 243-244).

İklim değişikliği ve göç rejimleri arasındaki yakınlaşma göz ardı edilemez boyuta gelmiş olup, uluslararası iklim rejiminde 2010 Cancun Anlaşmalarından başlayarak göç olgusunu özellikle iklim değişikliğinin etkilerine uyum bağlamında ele alınmaya başlamıştır. İklim değişikliği tehdidine karşı küresel sosyo-ekonomik dayanıklılığın güçlendirilmesini hedefleyen 2016 Paris Anlaşması ile aynı zamanda tarihte ilk kez iklim nedeniyle göç etmek zorunda kalan insanlar resmi olarak uluslararası bir çevre sözleşmesinde tanınmıştır. Ayrıca, Paris Anlaşması göçmen sayısının iklim değişikliği ile artacağına ilişkin kaygıların siyasi karar alıcılara da taşınmasını sağlamıştır. 2018 yılında kabul edilen Küresel Göç Mutabakatı da iklim krizini göçe neden olan unsurlar arasında sayarak alınabilecek önlemler üzerinde durmuştur.

YADSINAMAYACAK RAKAMLARLA İKLİM GÖÇLERİ

İklim göçlerinin sayısı ve yoğunluğu gün geçtikçe artmaktadır. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Denizaşırı Kalkınma Enstitüsü tarafından 2017 yılında yayımlanan “Climate Change, Migration and Displacement” başlıklı Rapora göre, 2016 yılında gerçekleşen en büyük 10 göç hareketliliği iklim sebebiyle olmuş ve bu göçlerden en çok Filipinler, Çin ve Hindistan etkilenmiştir. Hindistan’da Bihar Selleri, Filipinler’de ise dönemsel yoğun yağış ve toprak kaymaları sonucunda göçler yaşanmıştır. Sözkonusu Rapora göre iklim değişikliği sebebiyle çok büyük kitlesel nüfus hareketleri gerçekleşecek ve 2050 yılında deniz seviyesinin yükselmesi, kuraklık, sel ve taşkınlar gibi sebeplerden dolayı 200 milyon insan yaşadıkları yerleri terk ederek göç etmek zorunda kalacaktır (UNDP Türkiye, 2019).

 

2016 Yılında İklimsel Nedenlerden Dolayı Yer Değiştirenler

Kaynak: UNDP and Overseas Development Institute, 2017

 

2017 yılında, 135 ülkede 18,8 milyon (seller nedeniyle 8,6 milyon, fırtınalar nedeniyle 7,5 milyon) insan kendi ülkelerindeki ani başlangıçlı felaketler sonucu yerinden olmuştur. Bu, daha önceki felaketlerden sonra halihazırda yerinden edilmiş milyonlarca insana eklenen rakam olup, 2008 ile 2016 yılları arasında 227,6 milyon insanın felaketler nedeniyle yerinden edildiği tahmin edilmektedir (Ilık Bilben, 2018: 250).

Uluslararası Göç Örgütü’nün 2018 yılı raporuna göre, 2008’den beri her yıl ortalama 25,3 milyon kişi felaketler nedeniyle yer değiştirmiştir. Bu, çatışma ve şiddet kaynaklı yer değiştirmelerin ortalamasından çok daha yüksek olup, tehlikelerin ayrım gözetmeyen, tahmin edilemez ve kontrol edilemez doğasını yansıtmaktadır. Afetler nedeniyle göç edenlere 118 ülke ev sahipliği yaparken, bu rakam çatışma ve şiddet kaynaklı göç edenler noktasında 37’dir. 2016 yılında sel ve fırtınalar gibi felaketler nedeniyle göç edenlerin oranı toplam göç eden 24,2 milyonun 23,5 milyonunu (%97’sini) oluşturmaktadır (Ilık Bilben, 2018: 251-252).

İsviçre merkezli İç Göç İzleme Merkezi (IDCM) tarafından yayımlanan raporda ise, sadece 2018 yılında 144 ülkeden tam 17,2 milyon insan doğal felaketler sebebiyle göç etmek zorunda kalmış olup, 2008-2018 yılları arasında bu sayı 265 milyona ulaşmıştır (UNDP Türkiye, 2019).

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHRC) verilerine bakıldığında 2008 yılından günümüze her yıl ortalama 21,5 milyon insan sel ve kuraklık gibi afetlerden dolayı göç etmek zorunda kalmıştır. 2018 yılında Dünya Bankası tarafından yayımlanan rapora göre ise 2050 yılına kadar iklim krizi nedeniyle yaklaşık 140 milyon insanın yer değiştirme ihtimali bulunmaktadır. Dünya Bankası’na göre sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik çabalar ve devlet düzeyinde sürdürülebilir kalkınma planlarının uygulanmasıyla 140 milyonluk “en kötü” göç senaryosu ancak 100 milyon insana düşürülebilecektir. İklim koşulları ile ilgili acil bir eylem planı uygulamaya geçirilmezse su kıtlığı, mahsul yetmezliği, deniz seviyesinin yükselmesi ve fırtına dalgaları gibi giderek büyüyen risk faktörleri nedeniyle özellikle gelişmekte olan dünya nüfusunun %55’ini temsil eden üç “sıcak nokta”da (Sahra Altı Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika’da) milyonlarca iklim göçmeni ortaya çıkacaktır (Sivil Sayfalar, 2020).

2050 Yılına Kadar İklim Göçleri Senaryoları

Kaynak: Sivil Sayfalar, 2020

 

 

İKLİM GÖÇLERİ ÇEVRESEL GÜVENLİK İÇİN BİR TEHDİT Mİ?

Dünyanın farklı yerlerinde özellikle iklim krizi nedeniyle yaşanan göç olayları sonucu ortaya çıkan göçmen/mülteci akımı ile birlikte çevresel risklerin de bir güvenlik sorunu olduğu genel kabul görmüş olup, “güvenlik” kavramını çevresel riskleri de içerecek bir biçimde genişletmek ve yeniden tanımlamak zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Askeri/ulusal güvenliği temel alan geleneksel politikaların yerini çevresel meseleleri de kapsayan güvenlik politikalarına bırakması iklim değişikliğinin güvenlik kapsamında incelenmesini zorunlu kılmıştır. Güvenlik meselesinin içerisine iklim krizinin dâhil edilmesi tartışma konusu olsa da mevcut durumun devam etmesi halinde iklim değişikliğinin sınır anlaşmazlıklarına, enerji meselelerinde çatışmalara, kaynakların kıt hale gelmesi sebebiyle anlaşmazlıklara, sosyal gerilimlerin artmasına, ani hava olayları nedeniyle insani krizlerin yaşanmasına ve kitlesel göçlere neden olabilme potansiyeli bulunmaktadır. Bir devleti veya topluluğu doğrudan hedef almadan herkese karşı güvenlik unsuru olması iklim krizini yeni ve farklı bir güvenlik tehdidi haline getirmektedir (Yılmaz ve Navruz, 2019: 10).

İklim değişikliği daha önceki dönemlerde “sürdürülebilir kalkınma” altında tartışılan daha düşük yoğunluklu bir konu olarak görülürken, özellikle Soğuk Savaş sonrası neden bir güvenlik konusu olarak algılanmaya başladığından söz etmekte fayda görülmektedir. Bu kapsamda, Soğuk Savaş sonrası dönemde, uluslararası anlamda güvenlik algılamalarının değişmeye başlamasıyla, baskın olan ulusal güvenlik kavramının yanına, birey güvenliği, çevresel güvenlik, enerji güvenliği, gıda güvenliği gibi yeni güvenlik kavramları eklenmiştir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayarak dünyaya yayılan tartışmalar sonucunda iklim değişikliği için “güvenlikleştirilme” (securitization) çabasına girilmiş; iklim değişikliği yerel düzeyde etkilere sahip bir sorun olmaktan çıkarak küresel düzeyde devletlerin güvenlik meselesi haline gelmiştir. Bir başka deyişle, iklim değişikliği alçak/ikincil politika (low politics) olmaktan çıkarak yüksek politika (high politics) olarak kabul görmeye başlamıştır. BM, NATO gibi uluslararası örgütler ile Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri gibi uluslararası camia içerisindeki başat aktörler iklim değişikliğini güvenlik gündemlerine dahil etmeye başlamıştır (Sağsen, 2011: 13).

Örneğin, Avrupa Birliği iklim değişikliğini mevcut eğilimleri, gerginlikleri ve istikrarsızlıkları şiddetlendiren çok yönlü ve yayılan bir tehdit (Threat Multiplier) olarak görmüş ve ortak dış ve güvenlik politikasına dahil etmiştir. Bu kapsamda, 2008’de Yüksek Komiser ve Avrupa Komisyonunun girişimi ile yayınlanan “İklim Değişikliği ve Uluslararası Güvenlik” isimli belgede, 2020’ye kadar milyonlarca kişinin çevresel nedenlerle yerinden edilebileceği, çevresel nedenlerle göç etmek zorunda kalan kişilerin geçiş veya varış ülkelerinde bazı çatışmalara yol açabileceği ve Avrupa için bir baskı oluşturabileceği üzerinde durulmuş ve iklim değişikliği yarattığı olumsuz sonuçlar nedeniyle AB’nin güvenliğini tehdit edebilecek bir faktör olarak tanımlanmıştır. Yine 2008 yılında yeniden gözden geçirilen Avrupa Güvenlik Stratejisi’nde iklim değişikliğinin yalnızca küresel bir sorun olmadığı ve aynı zamanda AB’nin güvenlikle ilişkili çıkarlarını tehdit eden bir unsur olduğu ve İklim değişikliği ile mücadele edilmesinin ve bu yönde kapasite geliştirilmesinin AB güvenlik yaklaşımında önemli bir yere sahip olduğu ifade edilmiştir. Son olarak 2016’da yayınlanan, AB’nin Dış ilişkiler ve Güvenlik Politikası için oluşturduğu Küresel Stratejisi’nde, yerinden edilmişlik sorunu daha etkili bir göç politikası altında, iklim değişikliği ise Birliğin güvenliği başlığı altında dayanışmanın arttırılması gerektiği üzerinden ele alınmıştır (Bozkaya, 2019: 5-6).

ÇATIŞMA KAYNAĞI OLARAK İKLİM GÖÇLERİ

İklim değişikliği-göç-güvenlik ilişkisinde en çok tartışılan konulardan biri de çatışmalar olup, sınırlı kaynaklar nedeniyle çatışan toplulukların kırılgan kesimlerin göç etmesine neden olduğu belirtilmektedir. IPCC’nin 2018 yılının Ekim ayında yayımladığı IPCC 1,5 Derece Özel Raporu’nda kuraklığın özellikle korunmasız uluslar veya gruplar için uzun süreli çatışma olasılığını, geçim kaynaklarının tarıma olan bağımlılığı nedeniyle önemli ölçüde artırdığı ve bu durumun özellikle Sahraaltı Afrika ve Orta­doğu’daki en az gelişmiş ülkelerdeki gruplar için geçerli olduğu ifade edilmektedir. Buna göre, sıcaklıktaki 1 derece veya daha fazla aşırı yağış artışı gruplar arası çatışma sıklığını %14 artıracak, sıcaklık artışındaki standart sapma kişilerarası çatışma riskini %2,4, gruplar arası çatışma riskini ise %11,3 oranında artıracaktır. Nihayetinde 1,5 dereceyi aşan ortalama küresel sıcaklıkların, küresel çapta birçok toplumda yoksulluk ve dezavantajı artırdığı ve 21. yüzyılın ortalarına kadar iklim değişikliğinin yoksul insanları daha da yoksullaştıran ve yoksul kişi sayısını artıran bir yoksulluk çarpanı olduğu tahmin edilmektedir (İklim Haber, 2019).

İklim krizi sonucunda oluşan kuraklıklar, sürekli değişen hava durumu, su kıtlığı yerkürede sosyal çatışmaları artırmaktadır. Columbia Üniversitesi Dünya Enstitüsü ile Uluslararası Kriz Grubu’nun yaptığı araştırmalarda su kıtlığı ile iç savaşlar arasında büyük bir korelasyon olduğu tespit edilmiştir. İsveç hükümetinin yaptığı bir araştırmaya göre de 2,7 milyar insanın yaşadığı 46 ülkede iklim değişikliği sonucu ortaya çıkacak olan sosyal, ekonomik ve siyasi sorunlar nedeniyle şiddetli iç çatışmaların yaşanması beklenmektedir. İç çatışma beklenen devletlerin önemli bir bölümü Ortadoğu, Afrika ve Orta Asya’da bulunmaktadır (Köni ve Özdal, 2016: 2). Dünyanın bir tarafında su baskınları yaşanırken, kuraklık ve açlık içine itilecek olan bu ülkelerde güçlü devletlerin hammadde savaşları için yaptıkları rejim değişikliklerinin de etkisiyle iç savaşlar ve Batıya doğru daha büyük göçlerin olması beklenmektedir (Köni ve Özdal, 2016: 5)

Diğer taraftan, iklim krizinin en ciddi göç ve / veya yerinden olma sonuçlarını görecek olanlar savunmasız coğrafi konumlarından dolayı alçakta bulunan adalar ve kıyı bölgelerindeki nüfusları barındıran en az gelişmiş ülkelerdir. Bu ülkelerde de iklim değişikliği yoksulluk ve ekonomik şok gibi belirli sürücüler aracılığıyla şiddetli çatışmaların riskini artırabilmektedir. Nitekim Bangladeş’te yaşanan su baskınları nedeniyle Hindistan’a yapılan göçler yüzünden milliyetçilik akımları yükselmiş ve Hindistan hükümeti sınıra askerlerin denetlediği duvarlar örmeye başlamıştır.

Yarı kurak ve kurak bir bölge olarak tanımlanabilecek Ortadoğu’ya daha yakından bakıldığında ise, geniş çölleri bünyesinde bulundurması sebebiyle bölgenin su kıtlığı ve sıkıntısını genel bir sorun olarak yaşadığı görülmektedir. Bölge ülkelerinin çoğu 1.000 m³’ten daha az su kaynağına sahiptir. Yapılan tahminlere göre, nüfus artışı bu oranda devam ederse, 2025 yılına kadar Ortadoğu’nun yenilenebilir su kaynaklarının miktarı kişi başına 667 m³ seviyesine düşecektir. Dünyada ortalama kişi başına düşen su kaynağı miktarının 4780 m³ olduğu göz önüne alındığında bu durum Ortadoğu’da gelecekte büyük sorunların yaşanacağının bir göstergesidir. Ayrıca, Ortadoğu iklime duyarlı bir tarım sistemine sahip ve nüfusunun çoğunun sellere yatkın kıyı şeridinde yer alan şehirlerde yaşadığı bir bölgedir. İçme suyu kaynaklarındaki baskı ve hızla artan nüfus bir araya geldiğinde iklim krizine karşı bölgenin savunmasızlığı artmaktadır. (Sağsen, 2011: 13). Özellikle gıda eksikliği ve su paylaşımı Ortadoğu’da yaşanan çatışmaların ve göçlerin başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Örneğin, yanıbaşımızda yaşanan ve çağımızın en büyük insanlık trajedisi olan Suriye’deki halk ayaklanmasını körükleyen faktörlerden biri 5 yıl öncesinden bu ülkede çok önemli bir kuraklık yaşanması ve tahıl üretiminin olağan dışı düşmesi ve büyük baş hayvanların telef olmasıdır. Yemen’de su kullanma hakları ve yasa dışı açılan kuyular yüzünden oluşan güvenlik sorunları ve bu konuda Sünni mezhepleri kayıran hükümete karşı duyulan husumet; ülkeyi çatışmaya hazır hale getirmiştir. (Köni ve Özdal, 2016, s. 11). Bu çerçevede iklim krizi her ne kadar doğrudan bir iç savaşa neden olmamış gibi görünse de göç olgusuna neden olan süreçte domino etkisi yaratmıştır.

TÜRKİYE DE İKLİM GÖÇÜ RİSKİ ALTINDA

Göç rotalarının geçmişte ve günümüzde merkezinde bulunan Türkiye iklim değişikliğinin etkileri açısından dünyada riskli ülkeler arasında gösterilmektedir. Doğu Akdeniz Havzasında bulunması dolayısıyla ülkemiz kuraklığın etkileyeceği ülkeler arasında ilk sırada yer almaktadır. Nitekim 16. yüzyıldan itibaren farklı dönemlerde Anadolu’da gerek doğal afetler (kuraklık) gerekse çekirge istilası gibi nedenlerle kıtlık yaşanmış olup, çok sayıda insan hayatını kaybetmiş ve şehirler arası göç ortaya çıkmıştır. 16.-18. yüzyıllar arasında “Küçük Buzul Çağı” olarak adlandırılan ve kuraklık, aşırı soğuk hava ve kıtlık olaylarının sıklıkla görüldüğü dönem, toplumsal yaşam, ekonomi ve siyaset gibi birçok açıdan Osmanlı İmparatorluğu’nu etkilemiş olup Celali İsyanları ve Büyük Kaçgun’un başlıca sebeplerinden biri olarak görülmüştür (Lu, 2018: 224).

Türkiye’nin farklı bölgelerinde iklim değişikliğinin etkisi farklı boyutlarda hissedilecektir. Örneğin Türkiye’de kuraklığın çok daha şiddetli hissedildiği İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde iklim değişikliği daha etkili olacaktır. Orman bölgelerinde yaşayan yaklaşık 9,5 milyon insanın diğer bölgelerde yaşayan insanlara kıyasla yoksul olmaları çevre ve iklim faktörlerinin insan hareketliliği üzerindeki etkisine doğrudan etki edecektir. Örneğin, Elazığ’ın Baskil İlçesinin Akuşağı Köyü’nde geçimini kaysı ağaçlarından sağlayan köylüler 2017’de yaşanan kuraklık nedeniyle ağaçların kuruması sonucu köylerinden göç etmek zorunda kalmıştır (Öztürk, 2018: 142).

Görüldüğü gibi, iklim göçmenleri gittikleri ülkelerde temizlik ve hijyen, gıda güvenliği, bulaşıcı hastalıkların yayılması ve sosyal uyum gibi pek çok alanda yeni sorunların başını çekecek ve iklim kaynaklı kitlesel göçler küresel güvenlik ve istikrarı olumsuz etkileyecektir. Bu bağlamda, başta iklim krizine neden olan küresel sera gazı emisyonlarının azaltılmasına yönelik uluslararası çaba gösterilmesi olmak üzere iklim göçlerinden en fazla etkilenecek bölgelerin uyum kapasitelerinin geliştirilmesi gerekmektedir.

 

 

              Kaynaklar

Anonim (2018). Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Hatay Değişiyor Projesi, İklime Bağlı Göç ve İklim Göçüne Maruz Kalanların Hakları.

Biter, N (2019). İklim Değişikliğine Bağlı Göç Hareketleri ve İklim Göçmenleri, Toplum ve Hekim, Kasım - Aralık 2019 Cilt: 34 Sayı: 6, 426-440).

Bozkaya, Ö. (2019). İklim Değişikliği ve Çevresel Nedenlerle Yerinden Edilmiş Kişiler Arasındaki İlişki: Avrupa Birliği’nin Yaklaşımı, DEMIS Working Paper Series VI, Şubat 2019.

Dedeoğlu, M., (2017). İklim Değişikliğinin Göç Hareketleri Üzerine Etkileri. Küresel Isınma, İklim Değişikliği ve Sosyo-Ekonomik Etkileri, 220-229, İstanbul: Nobel Yayın Dağıtım.

Ekşi, N . (2016). İklim Mültecileri. Göç Araştırmaları Dergisi, (4), 10-58.

Global Monitoring Laboratory (2020). https://www.esrl.noaa.gov/gmd/ccgg/trends/monthly.html (Erişim Tarihi: 3 Haziran 2020).

Ilık Bilben, M. (2018). Antropojenik İklim Değişikliği Bağlamında Göç Tartışmaları, Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi/Journal of Social Policy Conferences, 75: 237–268.

Ilık Bilben, M. (2019). Dünyadan Örnekler Işığında İklim Değişikliği Kaynaklı Göçleri Anlamak Understanding Climate Change Induced Migrations in the Light of Examples from around the World. Mediterranean Journal of Humanities. 9. 10.13114/MJH.2019.494.)

İklim Haber (2019). https://www.İklimhaber.org/korkutucu-rakamlarin-golgesinde-İklim-gocleri-kriz-mi-firsat-mi/ (Erişim Tarihi: 29 Mayıs 2020).

Köni, H. ve Özdal, M. (2016). İklim Değişikliği Göç ve Politika, TESAM Uluslararası Sosyal Bilimler Sempozyumu Ekonomik Siyasal ve Sosyal Boyuları ile Göç, (26-27 Ekim 2016 Bursa / Türkiye).

Lu, V. (2018). XIV. ve XVII. Yüzyıllarda İklimsel ve Doğal Şartların Osmanlı İmparatorluğu’na Etkisi, PESA Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi , 4 (2) , 216-240.

Öztürk, Ö. (2018). İklimsel Göç: Dünyaya ve Türkiye’ye Yansımaları, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü.

Sağsen, İ. (2011). İklim Değişiminin Güvenlik Boyutu ve Ortadoğu’ya Etkileri, ORSAM Su Araştırmaları Programı: 2, Mart 2011.

Sivil Sayfalar (2020). https://www.sivilsayfalar.org/2020/01/24/bmden-İklim-gocu-icin-emsal-karar-İklim-gocmenleri-geri-gonderilmeye-zorlanamaz/ (Erişim tarihi: 1 Haziran 2020)

Talu, N. (2015). Türkiye’de İklim Değişikliği Siyaseti, Phoenix Yayınevi.

UNDP Türkiye (2019). https://www.tr.undp.org/content/turkey/tr/home/presscenter/articles/2019/08/1-yilda-17-milyon-insan-İklim-gocunden-etkilendi.html (Erişim Tarihi: 2 Haziran 2020)

United Nations Development Programme and Overseas Development Institute (2017). Climate change, migration and displacement-The need for a risk-informed and coherent approach.

Yılmaz, F. Y. ve Navzruz, M. (2019). Küresel İklim Değişikliği, İklim Mültecileri ve Güvenlik, ASSAM Uluslararası Hakemli Dergi.


 

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KAYNAKLI GÖÇLERİN ULUSAL VE ÇEVRESEL GÜVENLİK AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ