Kadim siyasal çatışma, Davut’un Golyat’ı bir sapanla yenişinden beri devam etmektedir. Her dönemde ve her çağda, özellikle de askerî düşüncede devrim sayılabilecek zamanlarda toplumların, ulusların ve devletlerin güvenliklerini sağlamada kesintisiz bir arayış içinde bulundukları, bilinen bir husustur. Bu arayış, insan varlığının ve doğasının ayrılmaz bir parçasıdır. Dün olduğu gibi bugün de yarın da özelliklerini büyük ölçüde koruyarak devam edecektir. Güvenlik arayışının boyutu ve seviyesi ne olursa olsun, bir yüzünde güvenlik diğer yüzünde ise güvensizlik bulunduğu hususu, ispatına gerek duyulmayan temel bir önermedir. Ancak güvenlik de güvensizlik de, devletlerin büyük stratejisinin bir sonucudur.

 

Büyük strateji, en geniş kavramsal anlamıyla devletin hem iç hem de dış meselelerine yön vermek demektir. Püf noktası politikadır, yani siyasi liderliğin ülkenin uzun erimli çıkarlarını korumak ve güçlendirmek maksadıyla ulusal kaynakları yönetme kapasitesidir. Bu süreçte; askerî, ekonomik, diplomatik ve bilgi yetenekleri de dâhil olmak üzere, ulusal gücün tüm araçları kullanılırken, doğrudan devletin büyük stratejisinin yörüngesinde ve onunla tutarlı hareketler yaşamsal öneme sahiptir. Strateji hiyerarşisinde veya düzeylerinde; kısmi genel stratejiden genel/toplam stratejiye oradan da büyük/bütünsel stratejiye uzanan bir gelecek projeksiyonunu inşa etmek pekâlâ mümkündür. Bu bağlamda, büyük stratejinin alt stratejilerin karar ve eylemlerini etkilemesi ne kadar doğruysa, alt stratejilerin büyük stratejiyi yönlendirmesi o kadar yanlıştır. Dolayısıyla, politikaya yön veren ve yürütenlerin başarılı olma yeteneği, bu gerçekliğe bağlı kalmakla yakinen alakalı bir konudur. Stratejinin düzeyi, yöntemleri ve modelleri ne olursa olsun her şeyden önce “yönetmekle” ilgilidir. Merkeze alınması gereken temel konu, siyasi amaçlar için örgütlü güç kullanımı ve bu gücü kullanabilme tehdidi hakkında teori ve pratiğin uyumluğunu sağlamaktır. Etkili ve iyi bir yönetim tesis etmeden bunun gerçekleşmesi mümkün gözükmemektedir. Stratejik liderlik sanatının özü de işi de budur.

Millî güç unsurlarının hazırlanması, desteklenmesi ve de anlamlı bir amaca uygun olarak sevk edilmesi stratejik bir meseledir. Zamanın ruhu ile çelişkiye düşen, politik amaçlarla uyum sağlamayan ve iyi yönetilemeyen güçlerin varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Büyük İskender’den günümüze, mücadele arenasının seyrindeki çok sayıda düşüş ve çöküş örneğinin temel nedeni budur. Düşüşlerin de, yükselişlerin de barışla değil savaşla olduğu gün gibi ortadadır. Savaşlar savaşta değil, sözde barış dönemlerindeki hazırlıklarla kazanılır. Mücadele eden rakiplerin ekonomik ve mali güçleri, teknik kapasiteleri, örgütlenme becerileri, kültürel düzeyleri ile nitelikli silah ve teçhizat üretme yetenekleri sonucun belirlenmesinde her zaman etkili olmuştur.

 

Millî Gücün Askerî Üstünlüğü Tesisi

Askerî üstünlüğün tesis edilmesinde ve/veya bulunulan duruma göre önemli bir sıçrama kaydedilmesinde başlıca ön koşul, millî gücün bu bağlamda konsolide edilmesidir. Günümüzün yeni nesil savaşları ve/veya mücadele yöntemleri, millî güç unsurlarının tamamına dayalı, gücün nispetinde yurt içi ve dışında büyük bir coğrafyada uzay ve siber uzayı da kapsayacak şekilde, sürekli bir faaliyet olarak değerlendirilmesi gerekir. Ancak devletlerin birçoğunda, özellikle de gelişmekte olanlarda, millî güç unsurları arasındaki koordinasyon, yönlendirme, gücün geliştirilmesi ve sınırlarına uygun kullanılması konularında büyük problemler bulunmaktadır. Bunun nedenleri konusunda farklı değerlendirmeler olsa da, temel mesele kültüreldir. Buradan kaynaklanan kuvvetli ve/veya zayıf yönler kurumlara ve onların kültürlerine akseder. Bu yansımaların oluşturduğu değerler ve davranışlar mücadelede kesinlikle belirleyici etkisi olmuş, bundan sonra da olmaya devam edecektir.

Askerî güçlerin tank, top, füze, roket, zırhlı araç, helikopter, uçak ve gemi gibi sahip oldukları sistemleri alt alta yazarak ve kıyaslayarak bir değerlendirme yapma devri artık çok gerilerde kalmıştır. Tabi ki bu verilerin dikkate alınarak atılması, muhtemel adımlarda bir anlamı ve değeri vardır. Gücün değerlendirilmesi ve mukayesesinde öncelikle strateji kültürü başta olmak üzere kurumsal kültür, sistemlerin millîlik ve yerlilik durumu, askerî gücün harbin karakteri bağlamında yeni nesil mücadele yöntemlerine uygun geliştirilmesi, uzay ve siber uzayda var olma yeteneği, nükleer güç, akıllı ve hassas sistemlere hâkimiyet ile gayrinizami harp imkân ve kabiliyetlerinin ele alınması bir zorunluluktur.Bu ölçü ve ölçütlere harbin değişen karakteri bağlamında yeterli ilgiyi göstermeden harekâta başlayan,ister büyük, ister küçük güç olsun her ordu ağır bir fatura ödemiştir. Bundan sonraki mücadelelerde, bu maliyetin daha da ağırlaşması kaçınılmaz gözükmektedir. Her iki Körfez Harbi’nin de (1991 ve 2003) bahse konu değerlerle incelenmesi ve yorumlanmasının, bundan sonraki tasarlanmış mücadele yöntemlerinin öngörülmesi ve değerlendirilmesi açısından, son derece ilginç ve öğretici örneklerle dolu olduğuna inanılmaktadır.

Birinci Körfez Harbi (1991) öncesi, tamamen yabancı menşeili (Rusya ve Batı) silah ve sistemlerle gırtlağına kadar doldurulan ve dünyanın beşinci büyük gücü olarak pohpohlanan Irak ordusunun 96 saatte buharlaşmasının ibretlik öyküsünde, millî güce dayanmayan ve onunla desteklenmeyen bir askerî gücün dramatik çöküşü vardır. Arap ordusunun yüz kızartıcı ve acınası durumunu, askerî ölçü ve ölçütlerle açıklamak ve değerlendirmek mümkün değildir. Bu izah edilemez felaketin askerî terminolojideki yerini ‘bozgun’, ‘yenilgi ’veya başka bir kavramla ifade etmek bile bu mefhumları anlamsızlaştırır. Irak ordusu belki yenilecekti ancak bu şekildeki yüz kızartıcı ağır hezimeti yaşamayabilirdi.

1991 Şubatı’nda büyük ve yüksek kalitedeki bir Batı ordusu ile aynı büyüklükte, ancak ondan daha düşük kaliteye sahip Irak ordusu karşı karşıya idi. Altı haftalık hava taarruzları sonucunda Koalisyon ordusu, Irak ordusunun savaşabilme gücünü dört güne indirmişti. Dize getirilen Saddam’ın ordusunun muharebe etme gücündeki kayıp neredeyse %60-70 seviyesindeydi. Bu oranın askerî jargondaki karşılığı ‘imha’dır. Irak ordusu imha edilmiş olmasına rağmen, harbin siyasi hedefinin sadece Kuveyt’in kurtarılması ile sınırlı tutulması, Saddam rejiminin ayakta kalmasının temini ile uzun vadeli barış ve istikrara yönelik tedbirler alınmamış olmasının nedenleri, bugün bile dürüstçe tahlil edilmemektedir. Kanaatimiz odur ki bilinçli olarak ABD büyük stratejisinin bir enstrümanı olarak tamamlanmadan bırakılan askerî harekât, daha sonraki müdahalelere zemin hazırlamaya matuftur.

2003 Mart’ında çok daha küçük ama daha da kaliteli bir Batı ordusu, karşısında ise kalitesi çok düşmüş, önceki yenilgisi ve on iki yıllık ambargo nedeniyle yıpranmış, sinirleri bozulmuş ve komuta heyeti satın alınmış bir Irak ordusu vardı. Üç haftalık taarruzlar sonucunda Irak ordusu dağılmakla kalmadı, savaş meydanında âdeta buharlaştı. Bu hususu John Keegan; “…İşgal güçleri, Irak savunma hatlarını terk edilmiş bir durumda buldular. Bu savunma hatları genellikle harekât başlamadan birkaç dakika önce boşaltılmıştı. Ortalıkta sadece pirinç kapları, çay paketleri, gazeteler, elbiseler, hatta terk edilmiş botlar ve silahlar vardı. Buraların eski sahipleri kaçmışlardı. Daha güvenli pozisyonlara çekilmemişler, yalnızca evlerine gitmişlerdi. Sanki akşam mesai bitiminde eve gider gibi… Sivil halkın arasına karışıp kayboldular, bir daha da görünmediler.” şeklinde ifade etmektedir. ABD ve İngiltere güçleri karşısında kâğıt üzerinde personel, silah ve malzemece oldukça üstün gözüken Irak’ın, 400 bin kişilik üniformalı kalabalığının, en ilkel savunma tedbirlerini bile uygulamadan dağılması hem kültürel, hem kurumsal, hem de yaklaşan savaşın karakterini anlamamakta ısrar eden niteliksiz liderliğin bir sonucudur. Eğer Irak bir ülke, Iraklı milletleşmiş bir ulus ve yönetenleri ve yönetilenleri ile devletleşmiş bir güç olsa idi, eli silah tutanı, tutmayanı, kadını, erkeği, genci, yaşlısı ile herkes, vatan savunmasına koşarak tek bir kişi kalıncaya kadar direnirdi. Bu böyle olmadığı için, koalisyon güçlerinin işi pek kolay oldu. Irak ordusu, devrim muhafızlarının birkaç yerdeki direnişleri hariç, topluca muharebe meydanından firar ederek hem askerliğin, hem de silahın namusunu kirletti. ABD Özel Kuvvetleri ve istihbarat örgütleri vasıtasıyla, Irak ordusunun sadakatinin milyon dolarlarla satın alındığı yönünde deliller ve değerlendirmeler olsa bile bu yüz kızartıcı duruma bir mazeret olamaz.

Bu Harbin ikinci evresi (1Mayıs 2003-15 Aralık 2011) asimetrik nitelikli ve gayrinizami harp yöntemlerinin yoğun olarak kullanıldığı bir mücadeledir. 1Mayıs 2003’te ABD Başkanı George W. Bush’un resmi açıklaması ile fiilen tamamlanan harekâttın hemen sonrasında başlayan bir safha vardır ki, planlayanların dahi hiç düşünmediği ve tedbir almadığı bir kanlı direniş safhasıdır. Harekâtın ilk evresinde, 140 bin mevcutlu bir ordunun 172 ölü, 542 yaralı vermesini, harp kuralları ışığında açıklamak mümkün değildir. İkinci evre, 15 Aralık 2011’de Bağdat'ta bulunan ABD üssünden son Amerikan Bayrağı'nın indirilmesiyle resmen sona ermiştir. Bu dönemdeki zayiat ise son derece ağırdır: 4801 ölü, 30852 yaralı. Ancak, bu direniş ülke geneline ve stratejik değerlere göre küçük ölçekli kalmıştır. Eğer ki, halkın büyük çoğunluğunun olmasa bile %30-50’lere çıkmış desteği arkasında bularak, stratejisi çizilmiş ve etkili bir liderliğe sahip olarak, araziyi bir güç gibi kullanarak ve de bunu hatırı sayılır bir dış destekle sürdürebilselerdi, sonuç hiç şüphesiz ki çok farklı olurdu. Koalisyon güçlerinin muhtemel zayiatının Vietnam’ı aratmayacak ölçülerde, harbin sonucunun ise daha dramatik olabileceği hususu, kuvvetli bir varsayım olarak kurulan denklemlerde yerini hep korumuştur.

Körfez’de cereyan eden bu harbe, özel bir dikkat çekilmesinin nedeni,küresel güç ile bölgedeki diğer aktörlerin siyasi hedeflerini anlayarak, kurumsal kültür ile milletlerin savaşı kabul etme biçiminin, mücadeledeki yerini millî güç bağlamında stratejik bir anlayışla kavramaktır. Arap ordularının bu konudaki zaafları çok iyi bilinmektedir, özellikle de onlara karşı harekât icra eden İsrail ve Batılı ordularca. Maalesef her seferinde de bu zayıf noktalarından yakalanarak, ağır hezimetlere uğramışlardır. Her iki harpte de Saddam’ın silahlı kuvvetleri elbette ki vardı ama olmayan şey, ordulaşmamış bir ordunun varlığıdır. Orduların ordulaşması kültüreldir ve de millî güce bağlıdır, onun değerleri ve desteği ile hayat bulur.

Suriye ordusunun, yedi yıldan fazladır (15 Mart 2011’den beri) devam eden iç savaştaki rolü ve performansı, bu bağlamda tahlil edildiğinde, birçok zorluğa rağmen Suriye Silahlı Kuvvetleri bu süreçte insicamını korumasını bilmiş ve disiplinini büyük ölçüde muhafaza etmiştir. Firar ve yağmalamalar olsa da bunlar sınırlı kalmış, ordu gücünü büyük ölçüde olmasa bile yine de anlamlı sayılabilecek bir düzeyde tutabilmiştir. Irak savaşlarında olduğu gibi toplu firarlar ve sadakatin parayla satılması gibi yüz kızartıcı hadiselere pek şahit olunmamıştır. Bu resmin oluşmasında, ordunun kurumsal kültürü başta olmak üzere birliklerin sadakati, hava üstünlüğü, gayrinizami harbe uyum (savaşın karakterini anlama), dış askerî yardımlar (özellikle Rusya ve İran) ile ittifakların yeri büyüktür. Rusya’nın Suriye’ye yaptığı askerî müdahale ve yardımlar iç savaştaki güç dengelerini köklü bir biçimde değiştirmiştir. Suriye Silahlı Kuvvetleri, Rus hava desteği ile özel kuvvetlerinin geniş çaplı yardımıyla Fırat’ın doğusu hariç stratejik mevkilerin çoğunu geri almıştır. Ancak yine de özellikle belirtmek gerekir ki Rusya ve İran olmasaydı, Suriye için sonuç çok farklı bir şekilde tezahür edebilirdi.

Kuvvetle muhtemeldir ki 1991’den beridir, bölgede devam eden savaşlar çok farklı yöntemlerle, Büyük Orta Doğu diye emperyalist güçlerce çizilen geniş coğrafyanın değişik yerlerinde uzunca bir süre devam edecektir. En azından bu yüzyıl bahse konu coğrafyanın şekillendirilmesi ile geçecektir. Gelecek yüzyıl ise bu şekillendirmenin sebebiyet vereceği sonuçların yüksek olasılıklı çatışmaları ile devam edecektir. Bir çeyrek yüzyıldan fazladır bölgede devam eden mücadele yöntemleri dikkatlice tetkik edildiğinde gelecek(mutasavver) harplerin karakterleri hakkında sağlıklı ve gerçekçi öngörülerde bulunmak mümkün olabilecektir. Mücadelede hâkimiyet alanı, ağırlık merkeziyle uzay ve siber-uzayda teşekkül etmiştir. Bu hâkimiyet mücadelesi bundan sonra daha da kızışacaktır. Diğer nesil savaşlarda olduğu gibi bu nesilde de teknolojinin merkezi ve hayati önemi devam edecektir. Üstelik teknolojinin güç etkinliği üzerindeki belirleyici etkisi daha da artacaktır. Bilgi teknolojisi temelli İnternet, elektronik iletişim, uydular, bilgisayarlar, nanoteknoloji ve biyoteknoloji yoğun sistemlerin daha yaygın kullanılmasıyla harbin karakterindeki değişim ve dönüşüm tahminlerin çok ötesinde bir hal alabilecektir. Mücadele alanında eşi görülmemiş bir iletişim ve istihbarat ağının himayesinde hassas güdümlü ve akıllı sistemler ile füzeler yeni bir çığır açmaya başladılar bile. Dünyanın yeniden şekillenmesinin başladığı bu çağda dikkat çekici bir diğer alan insan/asker geliştirmenin öznesinde olacak olan özel kuvvetlerdir. Bu çalışmada önce birincisi, daha sonrakilerde ise ikincisi üzerinde düşünce üretilmeye devam edilecektir.

 

Hassas Güdümlü ve Akıllı Sistemler İle Füzeler

Körfez Savaşı’nda sonucun belirlenmesinde hassas güdümlü mühimmatın başat rolü inkâr edilemez. Suriye iç savaşında ise, hem ABD hem de Rusya’nın muhabere laboratuvarı olarak kullandığı bölge, tam manasıyla her çeşit füze sistemleriyle güç gösterisinin yapıldığı bir arenaya dönüşmüştür. Bu gövde gösterisi geçici veya tesadüfi değildir. Orta Doğu’da her iki devletin ve diğer ikincil emperyal güçlerin mücadelesi hiç şüphesiz ki bundan sonrada devam edecektir. Ancak unutulmaması gereken bir husus vardır ki o da, hassas güdümlü ve akıllı mühimmatın nükleer silah kültüründen doğmuş olması gerçeğidir. “Nükleer başlıklı füze çalışmaları tam isabet hassas güdüm teknolojisini, o da hassas güdümlü, isabet oranı çok yüksek füzelerin geliştirilmesini sağlamıştır. Nükleer savaşa karşı savunma amacıyla geliştirilmiş olan gözetleme sistemi, bu füzelerin hedef bulma sisteminin temelini oluşturdu. Daha da önemlisi, nükleer silahlarda çözülmesine çalışılan isabet oranı sorunu sayesinde hassas güdümlü mühimmat geliştirildi ama önceki, bir hançer inceliğiyle çözerken, sonraki bunun için balyoz kullandı. Bu nedenle, hassas güdümlü mühimmat ve nükleer silahlar, bir anlamda birbirlerinin aynada yansıması sayılabilirler.”Bu ilişkiyi anlamadan füze teknolojisindeki gelişmeleri gerçekçi bir yaklaşımla değerlendirmek zordur. Modern savaş döneminde ateşli silahlarda geri kalan toplum ve ulusların, askerî güçlerini geliştiremedikleri gibi diğer güç unsurlarında da anlamlı bir ilerleme kaydedemedikleri görülmektedir. Nedenleri üzerinde farklı görüşler olsa da, Batı’nın bu alandaki üstünlüğünü yalnızca silahlarla izah etmeye kalkışmak yeterli değildir: Örgütlenme, disiplin, moral, inisiyatif, esneklik ve eğitim gibi bilimselliği ve akılcılığı ön planda tutan kültürel sürekliliğe ve yüksek düzeyine özel olarak vurgu yapmak gerekir.

Nükleer silahlanma yarışında olan devletler hassas güdümlü ve akıllı mühimmat geliştirdiler. Nükleer silahlı devletlerin bu alanda maalesef bir üstünlükleri mevcuttur ve de önemli bir avantaj yakalamış durumdadırlar. Hassas güdümlü ve akıllı sistemler ve füzeler geliştirme yarışına geç de olsa sonradan katılan Türkiye’nin, özellikle Birinci Körfez Harbi sonrası dönemde, bu alandaki çabaları ve kat ettiği mesafe dikkate değerdir. Bu hamle küçümsenemez. Nükleer silahlanma yarışı devam ederken stratejik bir yanılgı ve negatif yönlendirmeyle bu mücadeleden geri kalan veya bıraktırılan Türkiye’nin, kaybettiği zaman ve mesafe hayli önemli ve stratejik olmasına rağmen, tekrar ateşli silahlardaki rekabeti yüksek alana geri dönmesi ve ‘ben de varım’ demesi son derece hayati bir reflekstir. Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada var olmasının, kurulan veya kurulacak oyunlarda yüksek değerli taş olmasının önemli bir fonksiyonudur. Desteklenmesi ve geliştirilmesi güç etkinliği üzerinde kuvvet çarpanı etkisi yaratacaktır. Bu yeteneğin geliştirilmesi, korunması ve kullanılması durumunda mutlak surette kontrol edilmesi gereken iki saha vardır: Uzay ve siber uzay. Her iki alanda üstünlük sağlamadan kara, deniz ve havada güç geliştirmenin ve bulundurmanın fazlaca bir ehemmiyetinin bulunmayacağı mütemadiyen tekrarlanmaktadır. Sözün özüne gelindiğinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin uzay ve siber uzayı kontrol ederek post modern bir savaşı yürütme kapasitesi, hassas güdümlü – akıllı sistemler ve füzeler bağlamında incelendiğinde, mutlak surette geliştirilmesi ve müstesna bir ilgi göstermesi gereken alandır.

Bu konuda İsrail, Orta Doğu’nun tartışmasız en üstün gücü olduğu kadar, dünya ölçeğinde de ilk sıralardadır. Onun bu olağanüstü başarısının temelinde ‘bilim ülkesi’ olmanın getirdiği yüksek teknoloji üretimi vardır. Modern silah sistemlerinin üretimi için ihtiyaç duyduğu çeşitli mineraller, özellikle de petrokimya ve metal kaynaklarına sahip olmamasına rağmen bu açığını entegre bir sivil endüstri ekonomisi yaratarak kapatmasını bilmiştir. Dünya ile rekabet eden yüksek nitelikli eğitim sistemi ve onun doğasının bir sonucu olan ileri teknoloji, vasıflı insan gücü ile birleşince teknolojik değişim hızını sürdüren lider ülkelerden birisi haline gelmiştir. İsrail savunma sanayi sadece ülke hudutları ile sınırlı değildir, onun asıl gücü Yahudi diasporasının özellikle ABD ve Batılı devletler bünyesindeki etkili yerleri ile edindikleri devasa boyutlu farklı sanayi kompleksleridir. Burada ABD’nin İsrail’e verdiği Orta Doğu’nun güç dengesinin uzun yıllar boyunca aynen kalmasını sağlayan çarpıcı, fiilen değişmeyen, sarsılmaz ve büyük ölçüde eleştirisiz, çok boyutlu desteğine özellikle vurgu yapılması gerekir. Aslında bu fenomen (İsrail'in güvenliği) bütün müzakerelerin, askerî yardım ve tehditler ile tüm savaşların mihenk taşı haline gelmiştir.

Hassas güdümlü ve akıllı mühimmat konusunda bölgenin en popüler ülkesi İran’dır. Teknolojik yeterliliği İsrail’in gerisindedir. Ancak 1980-88 yılları arasında Irak’la yürüttüğü yıpratma savaşında geliştirmeye başladığı balistik füze kapasitesi tüm Orta Doğu’yu tehdit edebilecek düzeye ulaşmıştır. Rusya, Çin ve Kuzey Kore’den aldığı destekle Scud füzelerinin farklı türevlerini Shahab ve Zelzal serisiyle geliştiren İran, 5000 km. menzile kadar balistik füze hem üreten hem de test edebilen dünyadaki 10-15 ülkeden biridir. İran’ın nükleer silah geliştirmesi şimdilik geciktirilmiştir. Dünyada Kıtalararası uzun menzilli balistik füzelerine sahip olup da nükleer başlığı olmayan ülke yoktur. Bu yapılan işin tabiatı gereğidir ve mutlaka kazanılması gereken bir yetenektir. Orta Doğu’da bu yüzyılın başından beridir devam eden değişim ve dönüşüm gelecek 50 yılda çok daha farklı bir mecrada seyrederek bölge jeopolitiğini şekillendirecektir. Bu kuvvetli bir öngörüdür ve de Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren açık ve potansiyel tehlikeleri haber vermektedir. Haber vermekten de öte, bahse konu tehditler sınırları da aşarak zaten içimizdedir. İran’la Türkiye arasındaki yüzyıllara dayalı stratejik denge, Ankara aleyhinde ciddi manada bozulmuştur, mutlak surette tedbir alınmasını gerektirir. Bu vazgeçilmez stratejik bir zorunluluktur.

 

Mesafe Alma Stratejisi Olarak, Geleceği Öngörmek

Devletler varlıklarını bugün olduğu gibi yarın da sürdürmeye devam edeceklerdir, ancak küresel anlamda dünya politikasının bağlamı değişmektedir. Teknolojideki olağanüstü devrimci değişiklikler, globalleşmenin getirdiği ekonomik entegrasyon ve siyasi parçalanma, ulus devletlerin çoğunluğunda zaten zayıf olarak bulunan rasyonel aktör olma niteliklerini iyice zayıflatarak, küresel ve büyük güçlere bağımlılığı arttırmış, bundan sonra da arttırmaya devam edecektir. Bu bağlamda Orta Doğu’daki değişim ve dönüşüm ise sorunları daha da çetrefilleştirilerek, ülkelerin sınırlarını değiştirmeye başlamıştır ve bu süreç devam etmektedir. Her iki Körfez Harekâtı’nda Irak ordusunun anlamlı bir varlık göstermeden dağılması ile Suriye ordusunun yedi yıldan beri devam eden iç savaşla eritilmesi, bölgeye yönelik uygulamaya konulan büyük stratejilerin bir sonucudur. En son 15 Temmuz 2016 tarihinde, Türkiye’de sahneye konulan ecnebi destekli ve yönlendirmeli ihanet girişimi ordunun muharebe gücüne, disiplinine, maddi ve manevi değerlerine yönelik son derece düşmanca ve haince bir saldırıdır. Etkilerinin uzunca bir süre devam etmesine müsaade etmeden askerlik bilim ve sanatının icap ettirdiği tedbirleri almaya devam etmek kaçınılmaz bir zarurettir. Oyun bitmedi, tam aksine devam etmektedir.

Orta Doğu’daki askerî güçler üzerindeki operasyon her şeyden evvel siyasidir ve de küresel ve büyük güçlere ait özel kuvvetlerinin gayrinizami harp yöntemleriyle kullanılmasıdır. Bu yöntemin dışında kalanların ise askerî ittifaklar ve yardımlar yoluyla kendi yörüngelerine oturtulması emperyalist bir oyundur. Bahse konu senaryonun bozulması ve millî varlığın ulus devlet sınırları içerisinde devam ettirilmesinin temel taşı askerî gücün geliştirilmesinden ve korunmasından geçmektedir. Değerlerden ve millî güç bileşenlerinden yoksun orduların magazinleşen kıyaslamalarla pohpohlanmasının veya aşağılanmasının bir anlamı yoktur. Orta Doğu’nun küresel anlamda şekillendirilmesi devam ederken, bundan stratejik kazanımlar elde ederek güç tahkim edenlerin yakinen takip edilmesi gerekir. Stratejide yenilmezliğin, savaşmadan zafer kazanmanın, hükmetmenin, rakiplere karşı mutlak üstünlüğün akıllıca ve zekice yolu; ‘düşmanı kendi kılıcı ile yenmektir’. Orta Doğu’da savaşmadan yenilen ve dağılan orduları bu bağlamda okumanın önemi her geçen gün daha da artmaktadır. Unutmamak gerekir ki, geleceği öngörme bir yetenektir ve de korunmanın en etkili yoludur.


 

Kaynakça

John Keegan, Irak Savaşı ve Türkiye, Çev. İlhan Belkbay, Marka Yayınları, İstanbul, 2005, s. 135.

Ergüder Toptaş, M. Yekta Soylu, II nci Körfez Harekâtı ve Koalisyon Güçlerinin Zayiat Durumu Üzerine Bir Değerlendirme, KHO Basım Evi, Ankara, 2006, s.2-3.

John Keegan, s. 135.

Age., s.10.

BobWoodward, Saldırı Planı. Çev. M. Pekdemir-Ş. Kamcez, Arkadaş Yayınevi, Ankara, 2004.

Thomas X. Hammes,TheSlingandThe Stone, On War in The 21 st Century. USA: ZenithPress, 2004, s.172-189.

Ergüder Toptaş, M. Yekta Soylu, s.7.

George Friedman, Savaşın Geleceği, Çev. Enver Gürsel, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2015, s. 99.

Victor DavisHanson, Batı Neden Kazandı, Çev. A. Çakıroğlu, Aykırı Tarih Yayınları, İstanbul, 2003, s. 27-32.

Robert Fisk, Büyük Medeniyet Savaşı Orta Doğu’nun Fethi, Çev. M. Uyurkulak, İthaki Yayınları, İstanbul, 2011, s. 340.

MartinKramer,Israelandthe Post-AmericanMiddle East,ForeginAffairs, July/August 2016, s. 55.

Thukydides, Peloponnessos Savaşları, Çev. F. Akderin, Belge Yayınları, İstanbul, 2010, s. 135.

GÜVENLİK PERSPEKTİFİNDE MİLLİ GÜCÜN ASKERİ BOYUTU