Saygıdeğer okurlarımız,

Dergimiz Global Savunmanın yeni sayısı ile hepinize merhaba.

Dünyada ve özellikle bölgemizde meydana gelen olayların neredeyse anlık seyir değiştirmesi, bir konu üzerinde odaklanmayı, orta ve uzun vadeli öngörüde bulunmayı  ister istemez güçleştirmektedir. Bu denli hızlı gündem değişikliğinin bölgemizde cereyan ettiğini dikkate aldığımızda bu durum hiçte şaşırtıcı değildir. Zira, Sovyetler Birliğinin yıkılmasının hemen arkasından yeni dünya haritasının oluşumunda pay kapma yarışına giren Batılı emperyalistlerin hiçbir ölçü tanımadan doğrudan Ortadoğuya müdahalede gecikmemeleri bunun en açık örneğidir. Nitekim, ilk etapta Irak ve Afganistan’a yapılan fiili işgalin akabinde başlayan iç savaşlarla, bölücü terörist grupların Türkiye’ye eklenerek kırk yıldan beri devam eden mücadelenin ardından buna Libya ve Suriye’nin de dahil edilmesiyle bölge neredeyse kırk  yıldan beri, dolaylı veya doğrudan ABD başta olmak üzere batı emperyalizminin işgali altında olduğu anlaşılacaktır.

Ancak, modern zamanlara özgü iletişim araçlarının olağanüstü gelişmesi, dünyada meydana gelen olaylardan neredeyse saniye farkıyla haberdar olunması, genel bir kamuoyu tepkisi oluşmasını sağlamakla birlikte, acı gerçeği değiştirmeye yetmemektedir. İletişim araçlarındaki bu baş döndürücü gelişmeye entegre edilen yeni nesil silahların aynı şekilde yıkıcı gücü ise belki de yüzyıl sürecek ağır ve kalıcı tahribatlara yol açmaktadır.

Hemen hepimizin dünyada kalıcı bir barışın sağlanmasını istememize rağmen, bunun maalesef bir ütopyadan ileri gidemeyeceği gerçeğini dikkate aldığımızda, ister istemez ortaya genel bir güvenlik ve buna bağlı savunma refleksinin sonucu olarak silah ve buna bağlı silahlanma konusu gündeme gelmektedir. Elbette, herhangi bir şekilde ortaya çıkan güvenlik meselesi salt silahla ilgili olmayıp, bunun aynı zamanda bir sanayi sektörü, ticaret, uluslararası ilişkiler, diplomatik ilişkiler bütünü oluşturduğu, ancak neticede bir savaşma aracı olduğunu da akılda tutmak gerekir.

Ülkeler ve devletler açısından, savaş kavramıyla ve eylemiyle anlaşmazlık ve düşmanlıkların ortaya çıkmasından itibaren birbirine bu bağlı ilişkiler halkası geçmişte olduğu gibi, günümüzde de aynı şekilde bütün esprisini ve ilişki biçimini korumaya devam etmektedir. Ne var ki bütün fiziki ve maddi girdilerle, diplomasi dilinin gelişmesine karşılık, her durumda bereketli toprağı, yeraltı, yerüstü zenginliğine sahip ama kendini savunmakta yetersiz kalan her ülke, daima düşmanlarının açık tehdidiyle karşı karşıya bulunmaktadırlar. Bu durum, hiçbir zaman değişmediği gibi, değişecek gibi de görünmemektedir.

Bu sebeple, doğal olarak kendini uzak yakın tehdit altında gören her ülke için güvenlik, hayatın ilk varlık sebebi olmakla; ekonomisinden, nüfus yapısına, savunma sanayinden, donanımlı ve manevra kabiliyeti yüksek bir orduya, uluslararası ilişkileri yürütmede yüksek bir donanım ve liyâkata sahip diplomatik misyonu bir arada bulundurmak zorundadır.

Soğuk savaş yıllarının kısmi barış ortamının yarattığı stabil durum Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte neredeyse tersyüz olmuş, geçmişte şartların getirdiği sıkı müttefiklerin, karşılıklı düşman cephelerde, eski düşmanların ise dost ve müttefik olarak yer değiştirdiklerine şahit olmaktayız. Bunun en çarpıcı örneğini, içinde yaşadığımız şu günlerde Ortadoğu krizinde ABD başta olmak üzere, aynı ittifakın içinde (NATO) bulunan Batı Avrupa devletlerinin Türkiye’ye karşı gösterdikleri düşmanca tavırda görmek mümkündür.

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, yaklaşık 40 yıldır Türkiye’nin mücadele ettiği bölücü PKK terör örgütüne ideolojik olduğu kadar, ekonomik, askeri teçhizat, lobicilik ve lojistik destek sağlayan bu ülkeler, tam da bu tersine cereyan eden durumun öncüleri olmuştur. Türkiye bu gerçekler çerçevesinde ülkede can ve mal güvenliğine yönelik bu tehdidi bertaraf etmek için kendi kaynaklarına yönelerek, konumunu yeniden belirleme ihtiyacı duyarak, son yıllarda art arda yaptığı ataklarla bir yandan kendi ulusal savunma teknoloji ve üretimini geliştirirken, bir yandan da içinde yaşadığımız şu günlerde bildiğimiz gibi, terör örgütlerinin yerleştiği Suriye hududuna fiili müdahalede bulunmaya başlamıştır.

İşbu sebeple dergimizin bu sayısında, sıcak gündemi oluşturan Suriye operasyonunun  enine boyuna tahlil etmeyi gerektiriyordu. Bölgede Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı çatışma durumuyla ilgili olarak Levent Uysal, savunma doktrini çerçevesinde güç unsurlarını ele aldığı  makalesinde “Akıllı Güç” teorisinin analiziyle, sıcak çatışmalarda ağır zayiatlara uğrayan insan ve maddi kayıplara karşı yumuşak güç tabir edilen unsurların karşılaştırmalı değerlendirmesini tartışmaya açmıştır. 

Doç. Dr. Fahri Erenel; Türk devletinin Suriye içlerinde icra ettiği harekatla, bölgede kalıcı barış ve istikrarın sağlanmasını Beka, Barış ve İstikrar” üzerinden değerlendirirken, Doç. Dr. Yusuf Erbay; sözkonusu opersayona Batılı güçlerin müdahil olmasıyla bölgesel bir çatışma ortamına dönüşmesinin, sadece tek bir ülkeyi değil, geniş bir bölgeyi kapsamakla, Çevresel Güvenlik Kavramı çerçevesinde değerlendirmede bulunmuştur. Ortadoğu krizinin baş sorumlusu olan ABD’nin, baştan beri Türkiye’ye karşı takındığı tavır sonucu Türkiye’nin Rusya Federasyonundan aldığı S/400 füzelerinin hava savunmamızdaki konumu ve entegrasyonuyla ilgili değerlendirmeyi Hakan Kılıç enine boyuna tahlil etmiştir. Prof. Dr. Mustafa Kibaroğlu, geçen haftalarda Beyaz Rusya’nın başkenti Minsk’te katıldığı uluslararası “Avrupa Güvenliği: Eşikten Geri Adım Atmak” temalı bir formda, katılımcı uzman ve delegelerin konuşmalarıyla ilgili gözlemleriyle, formda yapmış olduğu “Silahların Kontrolü ve Stratejik İstikrarın geleceğine ilişkin öngörülerini sunmaktadır. Güvenlik ve savunma açısından silahlanma esprisinin dayanak noktalarına ilişkin olarak Prof.Dr. Zakir Avşar, silahlanmayı barış ve güç üzerinden değerlendirirken, kendisi bir nöroloji uzmanı olan Dr. Timur Yılmaz, son yıllarda üzerinde çokça tartışılan insanın makinalarla başlayan ilişkisinin, günümüz dünyasında yapay zekaya evrilerek, ortaya çıkardığı zihinsel ve algı değişimiyle, gelecekte yaratacağı muhtemel riskleri olumlu ve olumsuz yanlarıyla irdeleyerek, insanın varoluş kaynağı üzerine derin bir zihinsel çalışmaya davet ediyor.

Savunma ve güvenlik politikalarının ayrılmaz parçası olan gelişmiş ve caydırıcı gücü yüksek silahlara sahip olma söz konu olduğunda hiç şüphesiz yerli ve milli harp sanayi son derece önemlidir. Bu yoldan olmak üzere Dr. Süleyman Özmen ve Müh. Levent Özmen Hızlandırılmış Teknoloji İstihbarat : Patent Casusluğunu ilk defa ilgililerin dikkatine sunuyor. Yine buna paralel olarak savunma sanayimizin gelişimi konusunda son yıllarda ülkemiz bilim adamları ve mühendislerimizin yüz ağartıcı başarılarından olmak üzere İzmir Katmerciler fabrikalarında seri üretimi son sürat devam eden mayın ve benzeri ağır patlayıcılara karşı dayanıklı zırhlı araçların üretim çalışmalarıyla,  askeri operasyonlarda kullanılan bilumum savaş aracı; silah, roket, tanksavar, radar sistemleriyle ilgili haber ve gelişmeler, okurlarımızın dikkatine sunuluyor..

Savunmanın, tarih kadar eski olduğu hatırlandığında, geçmişe atıfla; Kudüs fatihi Selahaddin Eyyubi’nin liderlik kabiliyeti, yaşadığı sosyal ve kültürel coğrafya bağlamında sosyolog Şule Kılıç’ın kaleminden tarih ve monografi meraklılarına sunuluyor. 

Ülkemiz ve dünyada savunma, güvenlik konularıyla ilgili her türlü yeni haber, çatışma bölgeleriyle, muhtemel risk taşıyan bölgelerin derinlemesine analizinde Global Savunma farkıyla gelecek sayımızda yeniden buluşmak dileğiyle.

Saygılarımızla.

 

GLOBAL SAVUNMANIN 2. SAYISI ÇIKTI