Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Temmuz,

Öncelikle teknoloji insan buluşu değil. 3,3 milyon yıl önce ilk taş aletleri yontan Kenyathropus platyops türü yaşarken dünyada Homo cinsi yoktu. Ancak, teknolojinin icadı, evrim sürecinde daha büyük ve karmaşık insan beyninin ortaya çıkmasını teşvik etti. Öyle ki bizzat teknoloji, atalarımızın evrim geçirip insana dönüşmesini sağlayan en büyük etmenlerden biri oldu.

Gelecek yine de geldi. Hep de gelecek.

Bir yandan geçmişi özlemle yâd ediyor, dünü özlüyor, gençleşmenin, çocukluğumuzu hissetmenin yollarını arıyoruz; bir yandan da en büyük merakımız yarının nasıl olacağı.

Artık geri dönüşü olmayan bir hızda dünyamız dijitalleşiyor, her bir birey birer data olarak var olmaya başlıyor. Bu data sadece çevrimiçi alışkanlıklarımız, alışveriş desenimizden fazlası; biyolojik datamız da söz konusu. Artık çok kısa süren işlemlerle, insanların hayat boyu yakalanacakları hastalıklar, çocuklarının ve torunlarının muhtemel hastalıkları, hangi etken maddeye nasıl tepki verecekleri bulunabiliyor. Neyden keyif aldığımız, neyi aradığımız, neyi alacağımız, izleyeceğimiz, söyleyeceğimiz bile belli. Bu sebeple, geleceğin ürünü eşya, tekstil vs. değil, hayatın kendisi olacak. Aynı bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi, doğar doğmaz hayatlarımız tasarlanabilecek, hayat tasarımcılığı sektörü ortaya çıkacak. Araç, silah gibi madde ürünler değil; beden, beyin, zihin ve zekâ üretilecek. Toprak sahipliği, ev-araba sahipliğinden çok, veri sahibi olma önem kazanacak ve asıl gücü, elinde veri olan elde edecek. Bilginin kendisi, ekonominin yeni madeni haline gelecek.

Sapiens ve Homo Deus gibi kitapların yazarı ünlü Tarih Profesörü Yuval Harari’nin de dediği gibi, en geç 200 yıl içerisinde, bambaşka bir türe, daha akıllı ve insan tarafından tasarlanmış bir türe dönüşecek, bildiğimiz homo sapiens. Her ürünün bir üst modelini buluyoruz, bir telefon çıkıyor derken hop yenisi piyasaya sürülüyor. Öyleyse, insanın bir üst sürümü neden olmasın?

Çok da iç karartmayalım, insanlığımızı kaybedecek, yozlaşacak, doğal seçilimle yok olacak filan değiliz. Bahsettiğimiz şey, hastalıkların ve hatta belki de ölümün olmadığı bir dünya düzeni. Acil durumlara anında müdahale edilebilen, en efektif çözümün saniyeler içerisinde üretilebileceği; deprem, tsunami gibi felaketlerin olmadan çok önce öngörülebileceği ve önlem alınabileceği; kaynak sıkıntısının olmayacağı bir dünya…

Evrildiğimiz tür, elbette eldekilerle yetinmeyecek. İnsanoğlu, ileriye attığımız her bir adımla, ileriye gitme güdümüz daha da artıyor; sürekli daha fazlasına sahip olmak istiyoruz. Buna göre, elbette gelişen zihinlerimiz; çok daha ilerisini görebilecek, belki de dünya yetmeyecek. Tarih boyunca da bu böyle oldu, kimse teleskobun icadından sonra, evet uydumuz Ay’ı daha yakından gördük, bu bize yeter demedi. Önce uzaya çıkıldı, ardından Ay’ın yüzeyine inildi, sonra çok çok daha ötesine gidildi ve hala yeter demiyoruz, her seferinde daha da ileriye gitmek için çalışmaya devam ediyoruz.

Bazılarımız, bu gelişmelerin pek de aydınlık bir geleceğe varmayacağından emin. Felaket senaryoları da var ama zaten sürekli bahsetmeye çalıştığımız şey bu; bu felaket senaryolarının oluşmaması için geleceği öğrenmemiz ve onu en doğru şekilde kurgulamamız, yönetmemiz gerektiği fikri! Evet, bildiğimiz anlamda homo sapiens kendini teknolojiyle entegre olmuş akıllı bir türe dönüşüyor olabilir. Bazılarımız buna olumsuz da bakabilir ama söylesenize, homo sapiens öncesi tür için hangimiz, keşke o günlerde kalsaymışız, daha iyiymiş dedik ki? Aksine, homo sapiens olmakla övünüyoruz, öncesini ilkel buluyoruz, cahil, çirkin… Bu durumda, 200 yıl sonra evrileceğimiz tür de homo sapiens için bunları söylemeyecek mi?

Karanlıkta, ışık bulmak mecburiyetindeyiz. Bu ışık da bilgiden geçiyor, öğrenmekten, üretmekten ve belki de o çok korkulan robotlaşma sürecine dâhil olamayacak olan duygulara ve akla hitap eden sanattan. Bugünün serveti, bilgi. Bilim ve teknolojiyi kavrayan, güce sahip olacak.

Değişime karamsar bakmak ve gelecekten uzaklaşmaya çalışmak, korkulanı asıl ortaya çıkartacak olandır. Yönetemeyeceğimiz bir sürece girmek, bizi bilinmeyen bir sonuca çıkarır. Evet, gelecek tozpembe değil; en basitinden nükleer savaş, iklim değişikliği ve teknolojik bozulma tehlikesi var. Günümüz yönetim biçimleri ile bu sorunları çözmek ise, mümkün olmayacak çünkü küresel iş birliğine ihtiyaç var. Yani gelecek, yeni politik modellere duyulan ihtiyaçla ve insanların yalnızca kendilerine veya milletlerine değil; dünya gezegenine sadık olma ihtiyacıyla da gelecek. Toplumlar, dünyaya sorumlu olmalı ve uyum içinde bir denge tutturmalı ve her şeyden önce, dünyanın devamlılığına sadık olmalıyız. Dünyamız var olmazsa, geri kalan hiçbir şeyin önemi kalmayacak.

Dünyanın devamlılığı deyince, ilk akla gelen kaynaklar oluyor. Gelecek, kaynak sorununa çözümlerle de gelecek. Bitkileri, hayvanları biyo-mühendislikle üretebilecek duruma geleceğiz. İmkânsız görünüyor olabilir ama laboratuvar ortamında et üretimi gerçekleşti ve hamburger köftesi olarak piyasaya sürüldü bile. Olası salgınlardan, yan etkilerden uzak, laboratuvar ortamında, acısız, işkencesiz üretilmiş et, üstelik vegan seçeneğiyle de… Bu çok büyük bir güç. Düşünün, açlığı bitirebilirsiniz, nesli tükenmiş türleri canlandırabilirsiniz. Bir çeşit tanrı oyunu. Bu durumda, bireylere yalnızca salt bilgiyi vermek de yeterli değil. Etik bilinç, şefkat, bilgiyle ne yapılabilir ve neler yapılmalıdır gibi kaygıların da bireylere kazandırılması gerekli. Çünkü teknoloji, güç, gelişmeler iyi olabilir ama sadece iyi insanların elindeyken.

İyi, kötü insan demişken, güvenliğin ve yasal sistemlerin de değişeceğinden bahsedelim. Artık bireyleri özel olarak kontrol edebilmek, potansiyel suçluları fark edebilmek mümkün olacak. Hem karşılıklı güvenin hem de devlete güvenin daha yüksek olduğu bir düzen ortaya çıkacak. Şeffaflık artacak, dünya daha açık hale gelecek ki bugün bile özel hayatımızı korumakta zorlanıyoruz, hatta özel hayatımızdan bile vazgeçiyoruz.

Şehirler farklılaşacak, yenilenebilir enerji ile çalışan binalar ve kurumlar olacak. Samsung SmartThings İngiltere Genel Müdürü James Moninghan’a göre, evlerimiz artık insanlar, ev hayvanları, duman, nem, aydınlatma, rutubet, küf gibi şeylerin varlığını anında algılayabiliyor, bunlar yalnızca başlangıç. Kendi sorunlarını çözen ve içinde yaşayan insanların tercihlerine göre kendini düzenleyebilen evler mümkün hale gelecek.

Kısacası, biz evrimleşirken, çevremizi de evrimleştireceğiz. Homo Sapiens ilerleyecek ve dokunduğu her şeyi ilerletecek. Algılarımız gelişecek, görebildiğimiz mesafe artacak; buna bağlı olarak da hayallerimiz büyüyecek. Yaşam mimarları ortaya çıkacak, kaynak sıkıntısı bitecek, afetler sorun olmaktan çıkacak ve hastalıklar dünya üzerinden silinecek. Tüm bunları mümkün kılacak şey ise, geleceğin yapı taşı haline gelen bilgi olacak.

Birleşmiş Milletlerin 2300 yılı için iki nüfus önermesi var: 2,3 milyon insan, ki bu 1940’lardaki rakamdan bile az, veya 36 milyon insan. Yani ya tüm bu insanların yaşamı için gereken kaynağı sağlayabilecek noktaya geleceğiz, ya da kaynak kıtlığı kayıplara sebep olacak. Yani ya geleceği doğru şekilde kurgulayacak bilgi ve yetiye sahip olabileceğiz, ya da geleceğimiz olmayacak. Tercih bizlerin elinde. Homo sapiense evrilmemeyi kimse istemedi, biz neden evrimin önünde durup daha ileriye gitmeyi istemeyelim? Evet, hepimizin aklında aynı soru, bu evrimin sonu iyi olacak mı? Cevap şu, bu sonun iyi veya kötü olması bizim elimizde. Yolu da, atacağımız adımları da biz belirleyeceğiz.

Şunu da söylemeden geçmeyelim; değil 1800’ler ve öncesi, 1950’lerdeki öngörülerin bile yanlış çıktığı çok oldu. Gelişim ve değişim öyle hızlı ki, bir gecede planlar, fikirler ve hayaller farklılaşabiliyor. Bu oldukça normal, önemli olan tüm bu değişim içinde değişim sürecine adapte olabilmek, değişime karşı esneklik

 


GELECEĞİN FOTOĞRAFINI ÇEKELİM Mİ?