1974 Barış Harekâtı ile Kıbrıs Türk halkı, Rum mezaliminden kurtulmuştu belki ama bu yeterli miydi? Bu tarihten sonra Kıbrıs üzerinde yürütülmesi gereken iskân politikası, önce Amerika Birleşik Devletleri’nin ambargosuyla sekteye uğramış, devamında ise hızla yayılan sağ-sol çatışmaları ile Türkiye bir anda kendi iç karışıklıklarıyla uğraşır hale gelmiş ve Kıbrıs, hakları noktasında yetim bırakılmıştı. 12 Eylül darbesi sonrası ‘normalleşen’ ülkemizin desteği ve Rauf Denktaş liderliğinde Kıbrıs halkının verdiği mücadele sonucunda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 1983 yılında resmi olarak kurulmuş ve Türkiye dışında Pakistan ve Bangladeş tarafından tanınmıştır. Bu desteklerin devamını beklerken önce ABD’nin tehditleri daha sonra BM’nin kınamasıyla bu iki ülke de tanıma kararını geri çekmiştir. Dost ve kardeş Azerbaycan dahi “Dağlık Karabağ” kartının önlerine sürülmesinden ötürü destek çağrısını yanıtsız bırakmış, KKTC meselesinde ülkemiz tek başına bırakılmıştır. Olsun, ‘biz tek kalsak da ülke olarak bu davayı güdeceğiz’ derken bu kez karşımıza ASALA, peşinden PKK terör örgütünü çıkardılar. Terör olayları ve faili meçhuller karanlığında kapkara bir 90’lı yıllar geçirdik. 2000’lere gelindiğinde ise çözümün tek taraflı olmayacağı, Yunan ve Rum tarafları ile müzakere masasına oturulursa KKTC’nin haklarının uluslararası arenada daha kolay savunulabileceği düşünülmüştür. İstenilen de olmuş meşhur “Annan Planı” ile Kıbrıs meselesi tam anlamıyla BM’nin gündemine alınmıştır. Çözüme en çok yaklaşıldığı bu süreçte Türkiye tüm iyi niyeti ile süreci destekleyici tarafta olmuştur. 2002-2004 yıllarında devam eden müzakereler tasarıya dönüştürülmüş ve her iki devlet halklarının onayına sunulmuştur. Peki, sonuç ne olmuştu? Türk tarafı referandumda tasarıya %65 destek olurken, Rum tarafı %76 ile kabul etmemiştir. Buna karşılık Rum tarafı sanki bu uyuşmaz tavrının ödülü olarak; Birleşmiş Milletler tarafından belirtilen Kıbrıs Statüsüne aykırı olmasına rağmen aynı yıl Avrupa Birliği’ne tam üye yapılmıştır. Bu da doğal olarak süreci tam anlamıyla baltalamış ve o tarihten bu yana karşılıklı birkaç cılız hamle/ziyaret dışında gelişme olmamıştır. 

         Geçtiğimiz yıla, yani Kovid-19 salgınının hemen öncesine gidelim; Doğu Akdeniz hiç olmadığı kadar sıcak ve Kıbrıs tam bir ateş çemberi. Rumlar; İsrail, Mısır ve Lübnan ile akılları sıra bölgeyi parsellere ayırarak; Amerikan Noble ve Exxon, İtalyan Eni, Rus Novatek ve Fransız Total firmaları öncülüğünde petrol ve doğalgaz sondaj faaliyetlerini yürütmektedirler. Rum tarafı, arkasına AB desteğini alarak bölgedeki Türk halkının haklarını yok saymayı ve hidrokarbon gelirine tek taraflı sahip olmayı hedeflemektedir. Türkiye ise bölgedeki adaletsiz parsel dağıtımına karşı çıkarak, Kıbrıs Türklerinin de haklarını savunmak adına bölgeye sismik arama gemileriyle çıkarma yapmakta. Maalesef oyunda bir değil birkaç adım gerideyiz ve ülke olarak tek başımızayız. Fakat Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile varılan deniz yetki alanı anlaşması gibi, Kıbrıs’ta da yerinde hamlelerle hem ülkenin tam bağımsızlığını sağlayabilir hem de doğal zenginliklerden hakkımız olanı alarak enerjide dışa bağımlılığı kırabiliriz…

Resim 1: Kıbrıs Çevresindeki İhtilaflı Deniz Sahası

Bu noktaya kadar genel hatlarıyla değinmeye çalıştığımız Kıbrıs meselesi tarihini ve enerji denklemlerini şimdilik bir kenara bırakarak olaya bambaşka bir perspektiften bakmaya çalışacağız. Kıbrıs’ta, BM ve garantör ülkeler nezdinde, 100 yıldır bize öğretilen ve ‘bak bu sınırların dışına çıkma!’ denilerek sözde demokratik kurallar çerçevesinde; uluslararası hukuka uygun olarak tüm yöntemler denenmiş, fakat çözüm alınamamıştır. Acaba bu noktada şark hassasiyetimizin yanına garp aklı ile planlar mı yapmak lazım. Evet, kısa vadeli değil, sabırla belki 50 yıl bekleyerek… Tıpkı İsrail’in adım adım meşrulaştırılması gibi. Peki, nasıl bir şey olmalı nereden başlamalı? Öyle bir akıl oyunu kurulmalı ki, herkesi ters köşe yapmalı. Bu uzun vadeli plan ya da planların 2 temel gayesi olmalı; birincisi, nihai olarak KKTC’nin tanınmasını sağlamak, ikincisi ise yazımızın ilk cümlesine verilecek cevapta gizli. 1974’te Merhum Ecevit ve Erbakan Hocanın öncülüğünde yürütülen askeri harekat ile Kıbrıs Türkleri zulümden kurtarıldı belki ama o tarihten bu yana sosyal, kültürel anlamda bölge halkına dokunamadık. Bu noktada ikinci hedefimiz, Kıbrıs Türkleri ile kültürel bağı kurmak olmalıdır. Halk desteği olmadan yürütülen planlar sekteye uğramaya mahkumdur. Şimdi çözüm önerilerimizin perdesini açmaya başlayalım.

Britanyalı futbol yazarı Simon Kuper’in dediği gibi “Futbol asla sadece futbol değildir”. Eğer yerinde kullanılırsa; futbol, savaşta dahi tarafsızlığını ve evrensel dil olma özelliğini yitirmeyen “tılsımlı” bir araçtır. Bu kapsamda Kıbrıs’ta çözüme giden yolda ilk durağımız Futbol olacak. Girne merkezli futbol endüstrisine meraklı, yatırım ve riski seven iki ya da üç ortaklı yüksek sermayeli bir futbol takımı kurulacak (takımın sahibi olarak bu özelliklere sahip sizin de aklınıza birkaç isim gelmiştir muhakkak). Kurulacak bu takım, Monaco Kulübünün Fransa Ligue 1'de, Galler takımları olan Swansea ve Cardiff City’in İngiltere Premier Liginde, birçok Kosova takımının Sırbistan liginde ve belki de en ilginci Azerbaycan toprağı olan Karabağ’da yer alan Artsakh FC takımının Ermenistan liginde olması gibi Türkiye Liginde mücadele etmesi sağlanacak.

Futbol 130 yılı aşkın bir süredir dünya genelinde profesyonel olarak oynanmaktadır. Fakat bu her ülkede aynı derecede popüler olduğu anlamına gelmemektedir. Daha bundan 20 yıl öncesine kadar dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’de ve en güçlü ülkesi olan Amerika’da futbol, cazibesi olmayan bir spor dalıydı. Özellikle İngiliz futbolcu David Beckham’ın Amerika’ya transferi hem futbolseverlerin ilgisini Amerika’ya yöneltmesine hem de Amerikan halkının futbola ilgisini artırmıştır. Ardından Çin de benzer şekilde süper yıldızları yüksek maaşlar vererek ülkesine getirmiş ve futbolu takip edilir hale getirmiştir. Yine bu ülkeler son yıllarda dünyaca ünlü kulüplerin yaz kamplarını ve özel turnuvalarını ülkelerinde organize etmelerini sağlayarak halkın futbola ilgisini iyice canlandırmışlardır. Son olarak benzer stratejiyi Körfez ülkeleri de uygulayarak, futbol endüstrisini bölgelerine çekmeyi hedeflemişlerdir. Velhasıl, dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yok; eğer ülkende futbolun yaygınlaşmasını ve küresel futbol kamuoyunun dikkatini çekmek istiyorsan yıldız futbolcu transfer etmek, işin en kestirme yolu olacaktır. Yukarıda yüksek sermayeli takım vurgusu da bu nedenle yapılmıştır. Takım kuruldu, içeriden ve dışarıdan gelen tepkilere göğüs gererek TFF mevzuatları yerine getirildi, lisans çıkarıldı ve artık Türkiye Süper Ligi’ne adım atıldı. Pekâlâ, yapılan bu hamlenin bize ne gibi katkıları olacak? Bunu 3 başlıkta özetleyebiliriz.

  1. Ticari getiri: Antalya bölgesindeki oteller, yazın ağırladığı deniz turistlerinin yanı sıra Ocak-Mart döneminde futbol kamplarına ev sahipliği yapmaktadır. Başta Alman ve Rus takımları olmak üzere farklı ülkelerden 2018 yılında 1500, 2019’da ise 2000 civarı futbol takımı kış kampını Antalya’da gerçekleştirmiştir. Antalya, artan bu ilgiyi karşılayamayacak durumda olduğundan benzer iklime ve lüks otellere sahip Kıbrıs bu pastaya talip olmalıdır. Zaten lüks oteller barındırdığından konaklama yeri inşasına gerek olmadan sadece otellerin yanına kaliteli futbol zeminleri yerleştirerek gerekli alt yapı kurulmuş olacaktır. İlk olarak ülkemizin önde gelen takımları kamplarını buraya taşıyacak, ardından da diğer ülke takımları hazırlık turnuvaları kapsamında Kıbrıs’a davet edilecektir. Bu sayede de Kıbrıs turizmine ekstra bir gelir sağlanmış olacaktır.

  2. Kültürel Köprü oluşturma: KKTC’de kurulacak takımın Türkiye Süper Ligi’ne alınmasıyla kendi evinde yani Kıbrıs’ta oynanan maçlarda ülkemizin farklı coğrafyasından takımlar sadece futbolcu kafilesi ile değil aynı zamanda taraftarıyla da adaya konuk olmuş olacaktır. Bu sayede Trabzon’dan Sivas’a, Antalya’dan Ankara’ya, Türkiye’nin her kesiminde Kıbrıs bir şekilde gündem olacaktır. O hafta maçı olan ilden Kıbrıs’a özel uçak seferleri eklenerek taraftarın gitmesi teşvik edilecektir. Yılda bir defa deplasman maçına gidilmesinin yanı sıra İstanbul ve Anadolu takımlarından bazılarının Kıbrıs’ta futbol akademileri kurmaları da sağlanacaktır. Bu sayede hem yetişen nesil sağlıklı yetişecek hem de futbol üzerinden Ana Vatan’a bağlılık sağlam tutulmuş olacaktır.

  3. Kıbrıs’ın Tanınmasına katkısı: Tanınmaya katkı üç aşamalı olacaktır: İlk olarak, Türkiye liginde oynayan yabancı futbolcuların Kıbrıs’a giriş-çıkışı sayesinde Türk olmayan vatandaşların KKTC ile diplomatik ilişki kurması sağlanmış olacaktır. İkinci aşama; ilk maddede belirtilen yurtdışından takımların kamp ya da turnuva kapsamında giriş yapması ve KKTC ile ilişki kurması hedeflenmektedir. Üçüncü ve belki de bu fikri en çok zorlayacak ama kazancı en ciddi olacak olan; UEFA tarafından takımın tanınması olayıdır. Bunu okuyunca, ‘işte bu çok zor hatta imkansız’ dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, hakikaten kabul edilme ihtimali düşük, hatta diretilmesi halinde Türkiye’nin Avrupa liglerinden men edilmesi bile gündeme gelebilir. Bu konuda, Başkan Erdoğan’ın ifadesi ile ‘dikleşmeden dimdik durmak’ icap ediyor. O zaman diretme olmayacaktır, zaten bu projenin adı “yumuşak geçiş”. Gerekirse birkaç yıl beklenecek, gerekirse ilk başta takımın maçları geçici olarak Antalya ya da Mersin’de oynanacak. Olumsuz tutumlara karşı biz de uyumlu tavrımızı koruyarak takımın yıldız oyuncuları ve ülkedeki büyük kulüplerin başkanları ile UEFA’nın bu tutumunun adaletsiz olduğunu vurgulayarak dünyada böyle takımlara lisans verildiğinin örneklerini dünya kamuoyuna duyuracağız. Bu popüler kişilerin adımlarının yanı sıra taraftar grupları üzerinden stadyumlarda baskı ortamının da eksik bırakılmaması gerekiyor. Ve tabi ki UEFA yetkilileri üzerinde gerekli lobi faaliyetleri de ihmal edilmeyecek.

Futbol başlığından sonra 2. önerimize geçmeden arada “gizemli, hayalet bölge Maraş” molası verelim. İçerisinde dünyanın ilk 7 yıldızlı otelini ve birçok eğlence merkezi barındıran bu lüks tatil beldesi, 1974 yılında olduğu gibi terkedilmiştir. Bu tarihten itibaren dünyaya kapılarını kapatmış ve “Kapalı Maraş” olarak anılır olmuştur. Hemen Gazimağusa yanında ve Rum kesimine sınır olan bu bölge halihazırda askerlerimiz tarafından denetim altında tutulmaktadır. KKTC yetkilileri, salgın öncesi gündemde Maraş bölgesinin yakın zamanda yaşama açılacağını duyurmuştu. Peki, terkedilmiş bu şehri hayata nasıl döndürmek gerekir? İlk olarak belki 2-3 yıl sürecek hafriyat kaldırma, restorasyon ve geri dönüşüm faaliyetleri olacaktır. Ardından kullanım alanı olarak öncelikli hedef, bölgeyi aslına rücu ettirmek yani yeniden turizm cenneti haline getirmek lazım. Bu çerçevede futbol turizmini de gündeme alıp inşa edilecek ya da yenilenecek otellerde mutlaka spor tesisleri inşa edilmeli. Bu aslında çok da düşünülmeyecek, ters köşe bir hamle değil.

Resim 2: Yeniden canlanmayı bekleyen Maraş Bölgesi

 

Bölgedeki asıl hamle, başta Maraş’ın sahil şeridi dışında kalan bölgeleri olmak üzere sınır boyunca yerleşimin olmadığı alanlarda katma değeri yüksek tarım faaliyetleri yürütülmesidir. Katma değeri yüksek denilince ilk olarak tropikal meyveler akla gelebilir ve hatta güzel bir fikir olarak da değerlendirilebilir. Fakat burada asıl hedef, “genetiği değiştirilmemiş tohum” üretimi olacaktır. Mevsimsel özelliği bakımından birçok çiçek, meyve, sebze ve tahıl üretimine uygun olan bu topraklarda bir tohum merkezi kurulacak. Sanırım tohuma yönelik tarım denilince istemeden de olsa akıllara yine İsrail’i getirmiş olduk. Neyse biz kendi hedeflerimize dönelim. Kurulacak bu merkezin direkt etkisi, ülkemize de gönderilecek olan bu yerli tohumlar sayesinde sağlıklı ürün ve sağlıklı nesil yetiştirilmiş olacak. Tarım hamlemizle KKTC için 2 temel gaye güdülmektedir:

  1. Uluslararası Ticaret: Tohum merkezinde üretilecek ürünler sayesinde ciddi bir gelir sağlanacak, bu aşikar. Ama asıl önemli olan bu tohumların paketlerinin arkasında “Made in KKTC” ibaresi yer alacak ve ürünler Kıbrıs üzerinden veya ilk başta süreci kolaylaştırmak için Türkiye üzerinden ihraç edilerek uluslararası ticarette KKTC markası yerini almış olacak. Mevcutta KKTC peynirle bunu kısmen sağlasa da; bu yeni hamleler ile katma değeri çok daha yüksek ve gelecekte tüm dünyanın dikkatini çekecek ürünlerle bunu sağlamış olacağız.

  2. Kültürel Bağ: Hem turizm alanlarının genişlemesi hem de tarımsal faaliyetlerin yaygınlaşması ile KKTC’de, istihdam gereksinimi ortaya çıkacak ve göç almaya başlayacaktır. Burada göç politikası, sadece mevsimlik tarım işçisi olarak düşünülmeyecek, gelecek ailelerin kalıcı yerleşimi de sağlanmış olacaktır. İçlerinde ziraat, genetik ve makina mühendisleri gibi yetişmiş ve aynı zamanda kültürel değerler açısından bilinçli olanlar seçilecektir. Hedef, Osmanlı’nın 1350-1500 yıllarında Balkanlarda uyguladığı ve 400 yıl bölgenin kendisine bağlılığını sağladığı iskan politikasını izlemektir. Göç eden aileler, toprağı işlediği gibi zamanla Kıbrıs coğrafyasını, öz kültürümüzle işleyeceklerdir.

Sonuç olarak bilinen askeri, siyasi ve diplomatik çözüm arayışları yerine Avrupa’nın tabiri ile Soft Power yani yumuşak güç kullanarak planlı ve sabırlı bir şekilde akıl oyunları yürütülecektir. Her dine, inanışa ve felsefeye göre spor yapmak ve toprak ekmek güzel karşılanır ve teşvik edilir. Avrupalıların Afrika’yı sömürmesi ya da ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerinde bıyık altından gülerek ‘biz o bölgelere barış ve demokrasi getirdik’ demesi gibi, planlar işlerken görünenin dışında bir şey hedeflenmiyormuş gibi yapılacaktır. Tabi sadece planların işlemesini ve sonuç alınmasını beklemeyeceğiz. Enerjide bağımsızlığın kilidi Doğu Akdeniz’de ülkemizin ve Kıbrıs halkının haklarını savunacak ve doğalgaz-petrol sondaj faaliyetlerine devam edeceğiz. Yaklaşık 450 yıl önce fethettiğimiz bu bölgeden çekilmek asla yok! Ve bu kez hem enerji sahasında hem de masada kazanacağız inşallah.


 

Enerji ve Kıbrıs’ta Tam Bağımsızlık için 2 Akıl Oyunu