Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Aralık,

21. yüzyılın temel realitesi güçlü ve katılımcı demokrasilerdir. Bu realitenin müesses dünya nizamı içerisinde tesis edilmesi için, her ulus devlet ekonomik bağımsızlığa ve istikrarlı ekonomi rejimlerine sahip olmak zorundadır. Elbette her an süratle değişen dünyada toplum düzenleri ve toplum felsefeleri değişirken, savaşların da sürdürülüş modeli değişmektedir. Küreselleşen dünyada da savaşın yeni modeline hibrit (hibrit kelimesi Farsça melez-karma anlamında kullanılır. İngilizce’de ‘hybrid’ şeklinde geçmektedir.) savaş adı verilmektedir. Hedef ülkeyi çökertmek için başta ekonomi olmak üzere yaşama ilişkin her türlü sosyal, siyasal, finansal askeri ve kültürel argüman bu savaşta aktif biçimde kullanılmaktadır. Dolayısıyla geçtiğimiz süreçte rahip Andrew Brunson vakası üzerinden Türkiye ekonomisini çökertmekle tehdit eden Donald Trump yönetimi sonrası gelen Joe Biden döneminde de Pentagon’un ülkemize yönelik izlediği hibrit savaş politikası değişmemiş ve son dolar kuru artışıyla hız kazanmıştır.

ABD ile ilişkileri genellikle hep inişli çıkışlı seyreden Türkiye Cumhuriyeti var olduğu günden beri aslında ekonomik bir kurtuluş savaşı sürdürmektedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, birer metafor olarak ekonomik kurtuluş savaşı ve ekonomik zafer kavramlarını henüz cumhuriyet ilan edilmeden önce toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde kullanmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden bu kavramı kullanmasına şaşırmamak gerek. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti, 1.İzmir İktisat Kongresi sonrası belli bir ekonomi yönetimi konfigürasyonu çerçevesinde kalkınma planları, devletçi ekonomi modeli ve yerli malı seferberliği oluşturmuş ve ülke ekonomisinin genel felsefesi 24 Ocak 1980 kararlarına dek bu doğrultuda sürdürülmüştür. Bu kararlar sonrası tamamen dövize ve ithalata dayalı kurulan yeni ekonomi modelinin işleyişi yapısal açıdan, ülke ekonomisini girdiği çıkmazdan kurtarmak için ilan edilen 5 Nisan 1994 kararlarına dek sürmüştür. Türkiye tarihindeki ekonomik kırılma noktalarını hatırlamak ve mukayese etmeme fayda var. Zira içerisinde bulunduğumuz ekonomik darboğazı aşabilmemiz için ‘ne yapmalı ve nasıl yapmalı’; sorularından ziyade, ‘neyi yapmamalı ve nasıl yapmamalı’ sorularına yanıt verilmesi gerekiyor.

Hatırlayalım; 1994’te Türkiye’deki kamu harcamaları beraberinde istikrarsızlık ve karmaşıklık dönemi getirmişti. Kamu harcamaları kamu gelirinden oldukça fazlaydı ve bütçede sıkıntı yaşanmaktaydı. Kamu finansmanının, gayri safi yurtiçi hasılaya oranı 1992 yılında yüzde 6 iken 1994 yılı başlarında yüzde 11’e yaklaşmıştı. Bütçe açığının giderilmesi için kısa vadeli olan dış kredi girdileri sayıca üstünlük kazanmıştı. Dolayısıyla ‘sıcak para’ olarak da tabir edilen bu girdilerin teşvik edilmesi için döviz kurları aşırı derecede yüksek tutulmuştu. Bu uygulama krizin temel nedeni haline geldi. Kuru ile piyasa kuru arasındaki fark giderek yükseldi. Bu, büyük rantlara sebep oldu ve döviz ile yapılan ticareti olumsuz etkiledi. Sonrasında dış ödemeler dengesindeki açık daha da büyüdü.  Kamu İktisadi Teşebbüsü hizmet ve ürünlerine her alandaki maliyet artışlarına rağmen yapılmayan zamlar, kurumların borçlarının büyümesine neden oldu ve kamu dengeleri kötüye gitti.

Genel anlamda 5 Nisan 1994 kararları, enflasyonu hızla düşürmeyi, Türk lirasında istikrarı sağlamayı hedefliyordu. Bu amaçla, Tansu Çiller başkanlığındaki DYP-SHP hükümeti, faiz oranlarını düşürmek amacıyla piyasaya yüksek miktarda para sürdü. Ancak yüksek likidite, faizi düşürmek yerine, dövize hücuma neden oldu. Hükümet, döviz satarak talebi düşüreceğini, paranın borsaya yönleneceğini söylüyordu. Ancak 52 milyon dolarlık hacmi olan borsa para çekmekte yetersiz kaldı. Bankalar yüksek devalüasyon olacağını beklentisiyle hareket edince piyasaya sürülen döviz, fiyatı düşürmedi aksine arttırdı. Dolar, birkaç ay içinde o günün parasıyla, 8 bin liradan 42 bin liraya fırladı, 38 bin lirada tutundu. Döviz rezervleri 7 milyar dolar iken Nisan 1994’te 3 milyar dolara düştü. 5 Nisan 1994’te hükümet, “enflasyonu hızla düşürmek, Türk lirasında istikrar sağlamak” amacıyla 5 Nisan Kararları’nı açıkladı. Bu kararların bedeli ise çalışan kesimler için ağır sonuçlar verdi. Ekonomik dengeleri düzeltmeden faiz oranlarını düşürme çabası, faizde çok daha yüksek artışla sonuçlandı. Hükümet dövize olan talebi kesmek ve kısa dönemli kamu borçlarını ödeyebilmek için, mayıs ayında yüzde 400 faizli borçlanma kâğıtlarını piyasaya sürdü. Ücretler düşürüldü, enflasyon üç basamaklı oldu. Memur maaşları donduruldu. Ekonomik krizi durduracağı söylenen paket tam uygulanamadı. Neticede hükümet 8 ay sonra 24 Aralık 1995’te erken seçime gitmek zorunda kaldı.

5 Nisan kararları ve bu kararların öncesi ve sonrası yaşanan süreçler, günümüz açısından benzer örnekler ve önemli dersler sunmaktadır. Özellikle, “neyi yapmamalı ve nasıl yapmamalı” soruları açısından rasyonel dersler ve taktikler çıkarılmasını sağlayabilir.

Bu satırları yazarken ( 24.11.21; 16:30) dolar kuru 12,03 TL civarı seyrediyor. Şahsi öngörüm; Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’ndan yüklü bir faiz artış müdahalesi gelmediği sürece dolar 14 TL civarı bir seviyeye yükselebilir. Merkez Bankası’ndan yüklü bir artış gelmesi durumunda ise dolar kuru minimum 11 TL seviyesine düşebilir. Bu öngörülerimin dayanak noktası olarak şunu söyleyebilirim: 23 Kasım günü yurt içi para piyasalarında sert hareketler yaşandı. Dolar, Türk lirası karşısında bir ara yüzde 18,17 ile 10 Ağustos 2018’deki yüzde 24’e yakın artıştan bu yana en sert günlük yükselişini kaydetti ve 13,4539’a kadar çıkarak rekor kırdı. Dolar’ın Türk lirası karşısında bir aylık öngörülen hareketliliği 179 baz puan yükselişle yaklaşık yüzde 53’e çıktı. Türkiye’nin 5 yıllık Kredi risk primi bir ara 492,7 baz puan seviyesine çıktı ve son bir yılın zirvesine ulaştı. Türkiye 10 yıllık tahvil getirisi günü 73 baz puan artışla iki yılın zirvesi olan 21,10’dan tamamladı.

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım 4 Nisan 1994 Kararları ve bu kararlara Türkiye’yi zorlayan tarihsel süreçle, günümüz arasında büyük oranda benzerlik olduğu açıkça görülmektedir. O halde Türkiye ekonomisinin içerisinde bulunduğu darboğazı aşması için Sn. Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği gibi, ekonomik bir kurtuluş savaşı verilmesi gerekmektedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün İzmir İktisat Kongresi’nde sarf ettiği, “Savaş meydanlarında değerli evlâtlarımızın süngü ve silâhlarının zaferi yeterli değildir. Bu zafer ve başarı çok büyüktür; ancak, gerçek refah ve mutluluğa sahip olabilmek için, asıl bundan sonra çalışmak gerekir. Sizin için zafer ve ilerleme alanı ekonomide, ticarettedir.” sözleri bugünkü şartlarda her zamankinden fazla anlam kazanmıştır. Ekonomik Kurtuluş Savaşı’nın genel stratejisini şu şekilde özetleyebiliriz:

-İthalatın sınırlandırılması.

-Yabancılara toprak satışının geçici olarak durdurulması

-KOBİ’ler başta olmak üzere sanayi üretim firmalarının yabancılara satışları

engellenmelidir.

-Devlet sadece yasa koyucu, düzenleyici, denetleyici olarak değil, gerektiğinde

girişimci olarak da ekonomiye müdahale  etmelidir.

-Ödemeler dengesinin sağlanması Türk ekonomisinin darboğazı aşması ve

üretim sürecini büyütmesi açısından elzemdir.

-Ekonomide tam bağımsızlık hedefi açısından kamu harcama dengesini

sağlanması ve banka bilançolarının temizlenmesi,

-Vadeli mevduat yerine birikimlerimizi üretim yapan firmalara girişim

sermayesi yatırım fonları gibi sermaye piyasası araçlarıyla ve halka arz olan

şirketlere ortak olmak suretiyle değerlendirmek,

 

- Katılım ekonomisinin ön plana çıkarılması ve aşırı ve lüks harcamalardan uzak

durulması,

-Başta teknoloji odaklı olmak üzere tüm katma değeri yüksek ithal ürünleri

ikame edecek bir teknolojik üretim seferberliği ilan etmek,

-Devalüasyonun yaratacağı uzun vadeli tahribatı önlemek için mevcut

enflasyonun üzerinde oranlarda eşit biçimde maaş artışları sağlanmalı ve

özellikle yeşil kartlı ailelere ‘ekonomik hasar maaşı' bağlanmalıdır.

Sonuç olarak; günümüzde küresel arenada çağımızın bir gerçeği olarak

önümüze çıkan hibrit savaş modelinin en önemli enstrümanı ekonomik

parametrelerdir. Bir ülkenin tam olarak çağdaş uygarlık seviyesine ulaşabilmesi

ve iç ve dış siyasette tam bağımsız olabilmesi ekonomik bağımsızlığın

kazanılmasına bağlıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin karar mercilerin yeni

ekonomi politikalarını yürürlülüğe sokarak, kararlı bir şekilde, kendisine karşı

yürütülen hibrit savaşa karşılık verebilmesi ekonomik kurtuluş savaşının

sonu


EKONOMİK KURTULUŞ SAVAŞI’NIN GENEL STRATEJİSİ ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELER