Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Ekim,

“Uzun İnce Bir Yolun başındayız, zorlukları olan bir yolculuk, uzun müzakereler olacaktır. Bizi kızdıracak belki çok hadise olacak, hiç beğenmediğimiz istemediğimiz lafları duyabiliriz ama cesaretli aynı zamanda sabırlı, dikkatli, hesaplı olmamız mecburiyeti vardır.”

14 Nisan 1987, Turgut ÖZAL

Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) Batı Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg olmak üzere altı kurucu üye tarafından 1957 yılında Roma Antlaşması ile kurulmuştur. Oluşumun ortaya çıkmasının üzerinden henüz iki sene geçmeden Adnan Menderes’in girişimleriyle ilk üyelik başvurusundan bulunulmuş ve böylelikle günümüze kadar süren 60 yıllık Avrupa Birliği serüvenimiz başlamış olmuştur. 1983’e kadar askeri darbeler ve iç karışıklık nedeniyle ciddi bir hamle atılamayan süreçte Özal’lı yıllarda canlanma başlamış ve 1987’de önemli bir adım atılarak resmen tam üyelik başvurusunda bulunulmuştur. 18 Aralık 1989’da “Türkiye, Topluluğa katılmaya ehil olmakla birlikte ekonomik, sosyal ve siyasi alanda gelişmesi gerekmektedir.” cevabı ile üyeliğe kabul edilmeyeceğimiz ifade edilmiştir. Aslında o dönemde, bu karşılık çok da sürpriz olmamıştı. Merhum Özal’ın deyimi ile uzun, ince, meşakkatli ve sabır gerektiren bir yolculuktu, eksiklerimiz vardı ve verilen zorlu ödevleri yerine getirerek ülkemizi Avrupa Birliği’ne dahil etmeliydik. Bu farkındalıkla ilişkiler yürütülmeye devam etmiş ve ilk somut adım olarak 1996’da AB ile Gümrük Birliği yürürlüğe girmiştir. Oluşan bahar havası, Aralık 1997 tarihlerinde gerçekleştirilen Lüksemburg zirvesiyle akamete uğramıştır. 1998’de Almanya’da Gerhard Schröder’in iktidara gelmesi, aynı yıllarda Fransa ve Birleşik Krallık’ta pozitif havanın olması Avrupa’daki siyasi atmosferin Türkiye lehine dönmesine sebep olmuştu.Bu ılımlı ortamın sonucu olarak 11 Aralık 1999’da Helsinki zirvesinde Aday Ülke statüsü kazanmıştık. 2001’de katılım ortaklığı belgesi kabul edilmiş, ulusal program ve reform hazırlığı başlatılmıştır. Peşi sıra uyum paketleri meclis gündemine alınmış ve kabul edilmiştir. Ak Parti’nin ilk yıllarında da fasıllar doğrultusunda çok sayıda anayasal düzenlemenin yanı sıra Üye Ülkeler ile sıkı dirsek teması kurularak diplomasi sahasında da kabul için ciddi özveri ortaya koyulmuştur. 2004 yılında Güney Kıbrıs’ın da içinde bulunduğu 10 ülkenin dahil olmasıyla Birlik tarihinin en kapsamlı genişlemesini yaşamıştı. 1981’de Yunanistan’ın üye olmasıyla bize gizliden ifna edilen birtakım hususlar, sınır sorunları çözülememiş Güney Kıbrıs’ın da birliğe dahil olmasıyla ifşa olmuştu… Birlik politik yüzünü göstermiş, Kıbrıs meselesi üzerinden deyim yerindeyse sürece taş konulmaya başlanılmıştı. Hem Akdeniz vakıası hem de lokomotif ülkelerde aşırı sağcı siyasi akımların revaç görmesi; inişli çıkışlı serüvenimizin,yeni göç dalgası gibi olağandışı bir gelişme olmaması halinde yakın vadede alt seviyede kalacağı öngörülmektedir. Gerçi Brexit sonrası halen Avrupa Birliği’ne karşı tahassür içinde olup olmadığımız bir süredir tartışılmaktadır.

Aslında göreve gelen hükümetler,birliğe giriş hedefinden önce insan hakları, adalet, demokrasi, sosyal ilişkiler ve ekonomi gibi birçok alanda ilerleme sağlayarak halkımıza daha yaşanılabilir ve refah düzeyi yüksek bir hayat sunmayı görev edinmişlerdir. Günümüzde dahi bu düstur, AB üyelik iştiyakımızın temeli oluşturmaktadır. 1983 senesini başlangıç noktası alırsak geçen 40 yıla yakın süreçte kriterleri sağlamak adına önemli aşamalar kat etsek de halen eksiklerimiz olduğu aşikardır.Bu yazıda, tam üyelik koşullarını esas alan Kopenhag Kriterlerinin hangileri yerine getirdik, ne durumdayız ya da birliğin ideolojik hale gelmesi veya üyeliğe hak kazansak da AB’ye girilmeli mi konularını tartışmak yerine küreselleşen dünyaya entegre olma gayretinde ekonomik sancılar çeken ülkemizin, yerel para biriminden küresel para birimi olan Euro’ya geçişi sorusunu tekrardan gündeme almaya çalışacağız. Tekrardan ifadesini kullanmamızın sebebi, bu mevzunun 2011 ve 2015 yıllarında iki defa ciddi manada gündeme gelmiş olmasıdır.Fakat o yıllarda hem ülke ekonomimizin sağlam temellere inşa edilme sürecinde olması hem de Yunanistan ve Portekiz başta olmak üzere Euro bölgesi ülkelerinin içerisinde bulunduğu finansal bunalımlar Euro’ya geçişin çok popüler olmamasına sebep olmuştu. 14 Aralık 2015 tarihinde Brüksel'de gerçekleştirilen toplantıda 17 No'lu Ekonomik ve Parasal Politika faslının müzakerelere açılmasıyla Maastricht kriterlerin yerine getirilmesi ve akabinde TL'den Euro para birimine geçilmesi hedefleniyordu. Veya daha doğru bir ifade ile önce bu kriterler ile mali disiplinin sağlanması daha sonra Euro’ya geçme fikrinin o dönemki şartlara göre değerlendirilmesi planlanıyordu. 2011 ve 2015’te Euro’ya geçişin ekonomi politikamız açısından gerekli olduğu savunanlar olduğu gibi AB’ye üye olmadan bu geçişin çok uygun olmayacağı ve para basma yetkisini kaybedileceği için mesafeli duranlar da bulunmaktaydı.Bu tartışmayı yeniden açabilmemiz için sanırım öncesinde yapılması gereken bir ödevimiz var.

Altyapı, sanayi, enerji ve savunma alanlarında yüksek yatırımlar ile gelişen ülkemiz dünya finans piyasasına açılmakta bu da yukarıda bahsettiğimiz büyüme sancılarına sebep olmaktadır. Artık kendi çapında yağmur suları ile beslenen bir göl değil akarsular aracılığı ile denizlere açılan bir Türkiye var. Bir de üstüne Salgın döneminde global ölçekte yaşanan durgunluk ve iktisadi daralmadan payımıza düşeni almış ve oldukça fırtınalı bir dalganın içerisine girmiş olduk. Bu kez Euro’ya geçmeye hak kazanmak için değil; içinde bulunduğumuz yüksek faiz – yüksek enflasyon – yüksek kur sarmalından düzlüğe çıkabilmek için yeni bir hikaye ihtiyaç duyulmaktadır.Uzun vadeli bağlayıcılığı olmayan ve bu nedenle senenin başında belirlenen ama sene ortasında gelmeden yaşanan sapmalardan ötürü yukarı yönlü revize edilen hedefler ve planlar olmamalı. Ödevimizin adı Maastricht kriterlerine tam sadakat…

AB'ye üye/aday devletlere Ekonomik ve Parasal Birliğe katılımı için zorunlu tutulan koşulların yer aldığı Maastricht Antlaşması, 1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Antlaşması'nın temelini, Merkez Bankalarının aşamalı olarak bağımsız hale getirilmesi için yasal değişikliklerin yapılması ve makroekonomik yaklaşım kriterlerine uyum sağlanması oluşturmaktadır.[1]Bu iki hedefin sağlanması için gerekli olan teknik hususlara değinerek durum değerlendirmesi ve gelecek perspektifi ortaya koymaya çalışacağız.

 

1.Enflasyon Hedefi: Yüzde 3

Madde 1:Her üyenin yıllık ortalama enflasyon oranı, fiyat artışını en düşük üç üye devletin yıllık enflasyon oranı ortalamasını en fazla 1.5 puan geçebilecektir.

Avrupa Birliği ülkelerinde 2020 yılında yıllık enflasyon oranı ortalama yüzde 0.3 olarak açıklanırken, Yunanistan, Slovenya ve İrlanda'da yıllık enflasyon sırasıyla yüzde -2.4, yüzde -1.2 ve yüzde -1; en yüksek oranlara sahip Polonya'da yüzde 3.4, Macaristan'da yüzde 2.8 ve Çekya'da yüzde 2.4 olarak belirlenmiştir. Sadece geçtiğimizi yılın rakamlarını baz alırsak en iyi 3 ülkenin ortalamasının 1.5 puan fazlası yaklaşık yüzde 0 oranına denk gelmekte ve bu rakamı üye ülkelerden bazısı dahi sağlayamamaktadır. Biz bunun yenine uzun vadeli olarak AB üyesi ülkelerinin enflasyon dalgalanmasına bakarak kendimize bir üst limit belirleyebiliriz. Grafik.1’deAvrupa İstatistik OfisiEurostat’dan alınan tüm AB üyesi ülkelerin ve sadece Euro kullanan ülkelerin(Avro Bölgesi) 2010-2020 yılları arasından yıllık enflasyon oranı değişimi sunulmaktadır.[2]Avrupa geneli eğrisini referans aldığımızda değerin 3.1 ile 0.1 arasında dalgalandığı ve yüzde 1.4 oranında yakınsama hedeflendiği okunmaktadır. Bu rakamın üzerine 1.5’luk marj eklendiğinde hedef değer yaklaşık yüzde 3 olarak hesaplanmaktadır.

Grafik.2’de yine Eurostat’dan alınan AB verilerinin üzerine Türkiye’nin son 10 yıldaki yıllık enflasyon değişimi eklenerek karşılaştırması sunulmuştur. 2009 ile 2016 yılları arasında enflasyon değerlerimize bakıldığında, yüzde 6 ile 9 arasında tutunma ve bir istikrar çabası içinde olunduğu görünmektedir. 2017-2018 döneminde orantısız yükselen döviz kurunun etkisi ile hızlıca çift hanelere tırmanan enflasyon oranı son iki senedir düşme eğilimine girmiştir. Halihazırda hedeften oldukça uzak değerde olsak da sıkı piyasa denetimi ve fiyatlandırma politikası ile iniş trendinin sürdürülmesi elzemdir.

2.Kamu Bütçe Açığı/GSYH: İyi Yoldayız

Madde 2:Üye devletlerin planlanan, ya da fiili kamu açıklarının gayri safi yurtiçi hasılalarına (GSYH) oranının yüzde 3'ü aşmaması gerekmektedir.

Madde 3:Üye devletlerin planlanan, ya da fiili kamu borç stoklarının, gayri safi yurtiçi hasılalarına oranının yüzde 60'ı geçmemesi zorunludur.

Devletin yıllık kamu harcama ve faiz/borç giderlerinin toplamının, vergi ve vergi dışı (özelleştirme) gelirlerinden çok olması durumu kamu bütçe açığı olarak adlandırılır. Açığın miktarın o ülkenin gayri safi yurtiçi hasılası ile oranlanarak dengede tutulmaya çalışılır. Maastricht kriterlerinde bu oranın yüzde -3’ten daha iyi bir seviyede tutulması beklenilmektedir. Grafik.3 incelendiğinde; ülkemizin 2009’da yüzde -5.2oranını gördükten sonraki 10 yıllık periyotta -3’lük hedefi tutturmayı başardığı görülmektedir.[3] Lakin geçtiğimiz yıl pandemi nedeniyle yapılan sosyal yardımlar neticesinde yüzde -3.4 ile hedefin çok az altında kalınmıştır.


Grafik.4’te ise 2010-2020 yıllarına ait AB üye devletlerin kamu bütçe açığı / GSYH oranlarının ortalamaları ile örnek olması adına Yunanistan’ın verileri paylaşılmıştır.[4] AB ortalamasının -4 seviyesinden düzenli bir azalışla yüzde -0.5 oranına geldiği fakat son yıl yardım paketlerinin etkisi ile -7’ye fırladığı görülmektedir. Yunanistan’da ise 2011-2013 kriz döneminde -13’ler görülmüş sonrasında hızlı bir toparlanma olsa da geçtiğimiz yıl -9.7 oranında açık vermişlerdir. Avrupa’daki bu yüksek değerler ile ülkemizin durumu kıyaslandığında salgın döneminde daha temkinli ve disiplinli bir duruş sergilediğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kriterin 3. Maddesinde ise kamu borç stokunun / GSYH oranlarının yüzde 60’ı aşmaması gerektiği ifade edilmektedir. Tablo.1’de AB üyesi ülkelerin ve Türkiye’nin son 10 yıldaki kamu borç stoku/GSYH değerleri sunulmaktadır.[5] Ülkemizin,toplam borç stoku kontrolü noktasındabirçok Avrupa ülkesindendaha iyi durumda olduğunu görülmektedir. 2020 yılında Yunanistan’da oran yüzde 200’ü aşarken Türkiye’de yüzde 39.5 oranına ulaşılmıştır. Velhasıl kamu bütçe açığı noktasında iyi yoldayız ve dikkati elden bırakmadan disiplinli şekilde devam edilmesi gerekmektedir.


 

3.Faiz Oranı Hedefi: Yüzde 3

Madde 4:Her üye devlet, fiyat istikrarı bakımından en iyi sonucu sağlayan üç üye devletin ortalama nominal uzun vadeli faiz oranını en fazla 2 puan aşabilecektir.

2009’da tek haneye gerileyen faiz oranı 2018 ilk çeyreğine kadar istikrarlı bir trend yakalanmıştır. 2017’deki kur dalgalanması ve enflasyon artışına gerekli refleksi gösteremememizin neticesinde baskılanan faiz oranı bir anda ani artış göstermesiyle Türkiye 2018 sonrası yeniden çift haneli faiz oranlarıyla karşı karşıya kalmıştır (Grafik.5).[6]Avrupa Birliği ortalamasında 2011’de yüzde 4.5 olan faiz oranı düzenli bir azalışla son 2 yıldır yüzde 1’in altına kadar inmiştir. Kriterde hedef değer olarak belirtilen en iyi ülkelerde ise değer yüzde 0’ın altına seyretmektedir. Biz enflasyonda belirttiğimiz gibi en başaralı yerine ortalama değer üzerine 2 puanlık fark eklediğimizde; ulaşmamız gereken nominal uzun vadeli faiz oranında ulaşmamız gereken değerin yüzde 3 olarak karşımıza çıkmaktadır.

Son yıllarda yaşanan yüksek faiz maalesef yerli yatırımcıyı da oldukça olumsuz etkilemektedir. Merkez Bankası, para politikası aracılığıyla faiz oranlarını belirlemekte ve enflasyon yükseldikçe kendi borç verme faizini yükselterek bankaların faizlerini yönlendirmeye çalışmaktadır. Türkiye gibi yabancı yatırımcıya bağımlı ekonomilerde riskler arttıkça kur yükseldiği, ithal edilen malların maliyetleri arttığı için ürün fiyatları ve dolayısıyla enflasyon yükselmektedir.Enflasyon yükseldikçe de bankalar mevduat müşterisini kaybetmemek için faizlerini artırmak zorunda kalmaktadır.Burada yapılması gereken şey,kalem kalem ürünler için enflasyonu yaratan nedenleri olabildiğince ortaya çıkarıp onları önlemeye yönelik politikalar oluşturmaktır.Enflasyonda istikrarlı düşüş sağlanırsa bunun peşini muhakkak faizler izleyecektir.

 

4.Kur Dalgalanma Oranı Hedefi: Yüzde 15

Madde 5:Üye devletlerin ulusal paraları, Avrupa Döviz Kuru Mekanizmasının izin verdiği "normal" dalgalanma marjı içinde kalmalıdır.

Tablo.2: 2005-2020 Yılları Euro/TL Yıllık Ortalama Kur Değeri ve Artış Oranı

Yıl

Ortalama Euro Kuru

Yıllık Artış Oranı

2005

1,6687 TL

 

2006

1,8018 TL

7,4%

2007

1,7784 TL

-1,3%

2008

1,8971 TL

6,3%

2009

2,1500 TL

11,8%

2010

1,9895 TL

-8,1%

2011

2,3226 TL

14,3%

2012

2,3040 TL

-0,8%

2013

2,5261 TL

8,8%

2014

2,9060 TL

13,1%

2015

3,0181 TL

3,7%

2016

3,3411 TL

9,7%

2017

4,1199 TL

18,9%

2018

5,6649 TL

27,3%

2019

6,3493 TL

10,8%

2020

8,0308 TL

20,9%

 

Tablo.2’de son 2005-2020 yılları arasındaki Euro kurunda yaşanan dalgalanma sunulmaktadır. 2002’de 1.5 TL civarında olan Euro kuru, 15 yıl boyunca inişli çıkışlı bir seyir izleyerek toplamda iki katına yani 3 TL civarına yükselmiştir. Fakat son 5 yılda 2019 senesi hariç her sene yıllık kritik eşik olan yüzde 15’ten fazla artış göstererek yaklaşık üç misli artışla 2021 yılı itibariyle 10 TL seviyesine çıkmıştır. Yüksek faiz ve enflasyon bahisleri için ülkenin para politikası ve finans yönetimi konularında gerekli olgunluk seviyesine ulaşılamamış olmasından kaynaklı yorumu yapılabilir fakat kur artışının ana etmenini doğrudan ABD ile yaşanan gerilimlere bağlayabiliriz. Rahip Brunson krizinin ardından ülkemizin bölgesel güç olmak hedefini doğrultusunda yürütmekte olduğu bağımsız dış politika hamleleri büyük ekonomiler tarafından cezalandırılmak istenmektedir. Tabi bu durum, döviz rezervimiz düşük olmasından ötürü yapılan operasyonlara karşılık verilememesi acizliğimizin bahanesi olamaz. Peki bundan sonra ne olacak?

Kapalı bir havzada tüketen bir topluluktan dört koldan açık denizlere açılan, üretme ve kalkınma kaygısı olan bir Türkiye var ve yakın gelecekte bu yatırımların getirilerini görmeye başlayacağız. Altyapı alanında havaalanları, demir yolları, otobanlar ve çevre düzenlemeleri ile şimdiden yerli/yabancı turizmde doğrudan gelir sağlanmaya başlanılmıştır. Deniz ve kültür turizminin yanına son yıllarda sağlık ve gastronomi alanları da etkili şekilde eklenmiştir. İkinci sırada alt parça üretiminden iş makinası üretimine kadar tecrübe kazanan sanayimiz gelmektedir. Bu alanda en önemli eksiğimiz markalaşma diyebiliriz, yıllardır yurtdışı araç markaların montaj/üretim üssü olan ülkemiz yerli elektrikli araba hamlesi ile beyaz eşya sektörünün çok ötesinde kazanç sağlayacağımız bir adım atmıştır. Üçüncü olarak nükleer santral kurulumu ve doğalgaz arama faaliyetleri yatırımları başta olmak üzere enerji alanı gelmektedir.Hali hazırda yıllık enerji ihtiyacımızın yüzde 5’ini kendimiz karşılar vaziyetteyken; 2024 sonrası bu oranı yüzde 30’ların üstüne çıkararak ülkemiz en önemli ithalat kaleminden çok ciddi kar sağlayacaktır. Son olarak operasyon sahasında son yıllarda doğrudan etkisini gördüğümüz ve önümüzdeki 10 yıl içerisinde kapsamlı ekonomik dönüşlerini alacağımız savunma sanayi gelmektedir. Öncelikle, bağımsız ve caydırıcı güç oluşturmanın yanı sıra yurtdışı tedarikleri azaltılarak dış ticaret açığının azaltılması hedeflenmektedir. Daha sonra ise İHA’larda olduğu gibi dost ve müttefik ülkelere satış yaparak döviz geliri sağlanması planlanmaktadır.

Çok yüzeysel bahsettiğimiz bu mevzuların belirli bir seviyeye ulaşması için yüz milyarlarca dolar sermaye harcanmaktadır. Bir ekonomi uzmanı yerine mühendis gözüyle değerlendirme yaptığımızda, bu yatırımların neticesinde her açıdan daha güçlü bir konuma geleceğimizi söyleyebiliriz. Bu çalışmaların kararlı şekilde sürdürülmesi kadar finansal yapılaşma ve bağımsız Merkez Bankası politikalarından da taviz verilmemesi gerekmektedir. Milli Enerji, Yerli Teknoloji, Milli Savunma, Milli Ekonomi, Tam Bağımsız Güçlü Türkiye…

 

 

Kaynakça:

1] https://www.ab.gov.tr/_301.html

2] https://ec.europa.eu/eurostat/databrowser/view/tec00118/default/line?lang=en

3] https://tradingeconomics.com/turkey/government-budget

4] https://ec.europa.eu/eurostat/databrowser/view/gov_10dd_edpt1/default/line?lang=en

5] https://ms.hmb.gov.tr/uploads/2020/11/BORC-GOSTERGELERI_30.11.2020-1.pdf

6] https://tradingeconomics.com/turkey/interest-rate

 

Ambargo Tarihi Tamamlandı


EKONOMİDE YENİ BİR HİKAYE: MAASTRİCHT