Saygıdeğer okurlarımız, Global Savunma’nın yeni bir sayısı ile hepinize merhaba.

Dergimizin bu sayısını tüm dünyanın ortak sorunu haline gelmiș bulunan “Göç ve Mülteciler” konusuna ayırdık. Özellikle Suriye İç Savașı neticesinde ortaya çıkan Suriyeli göçmenler meselesi, dünyada en fazla Suriyeli mülteci nüfusuna sahip ülke konumunda olan Türkiye’de önemli bir sorun haline gelmiștir. Bu haliyle Türkiye Cumhuriyeti, bir taraftan Suriye ve Irak’taki siyasal boșluk ve istikrarsızlıklardan yararlanmaya çalıșan DEAȘ ve YPG-PKK terör örgütleriyle mücadele ederken, diğer taraftan düzensiz göç ve mülteci akınlarının yükünü dünyada en fazla hisseden ülkelerin bașında yer almaya devam etmektedir. Küreselleșmenin ortaya çıkardığı toplumsal, siyasi ve ekonomik olumsuzluklarla birlikte terör ve terörden kaynaklı olarak göçmen dalgasının en fazla etkilediği ülkemiz, tüm dünya kamuoyuna insani refleksleriyle örnek olmaya çalıșmaktadır.

Bu husustan hareketle Prof. Dr. Nesrin Çobanoğlu ve Dr. Tarık Ak “Küreselleșmede Yașanan Krizin Dıșavurumu: Terör ve Göç” bașlığında yukarıda bahsi geçen konuları irdeleyerek siz okurlarımızın takdirlerine sunmușlardır.

Suriyeli göçmen konusu dıșında uzun yıllardır siyasi istikrarsızlığın hâkim olduğu Afganistan’dan dünyanın çeșitli yerlerine gitmek zorunda kalan ve tüm dünyayı etkileyen Afgan göçmenler meselesi de Prof. Dr. Yusuf Adıgüzel’in değerlendirmesiyle “Mülteci mi, Ekonomik Göçmen mi: Türkiye’deki Düzensiz Afgan Göçmenler” bașlıklı yazıda ele alınmıștır. Düzensiz göç hareketlerinden fazlasıyla etkilenen İran ve Pakistan Afganları gönüllü geri dönüșe zorlarken, bu ülkelerin ekonomik olarak her geçen gün sıkıntıya düșmesi, Afganlar için Türkiye’yi hedef ülke konumuna getirmiștir. Türkiye’ye gelen Afganlar üzerinde yapılan sınırlı sayıdaki saha çalıșmaları, büyük çoğunluğunun İran’da bir süre göçmenlik tecrübesi yașadığını, İran’daki sıkıntılar sebebiyle yeni arayıșlara girdiklerini ortaya koymaktadır.

Tüm bunlarla birlikte insanların doğup büyüdükleri vatanlardan göç etme nedenleri arasında doğal faktörlerin de bulunduğu unutulmamalıdır. Nihayetinde güvensizlik, sosyolojik yapının bozulması, ișsizlik, terör ve güvenlik sorunu gibi maddi sebeplerle aynı sonuçlara neden olabilen doğal faktörlü göçler de ülke gündeminde yer etmesi gereken konulardan birisi olarak karșımıza çıkmaktadır. Prof. Dr. Nesrin Çobanoğlu ve Tijen İğci’nin kaleme aldığı “İklim Değișikliği Kaynaklı Göçlerin Ulusal ve Çevresel Güvenlik Açısından Değerlendirilmesi” bașlıklı yazıda bu konu üzerinde durulmaktadır.

Göçmenler konusunda hem toplumun hem de siyasi anlayıșın ortaya koyduğu bir kavram olan “mülteci” tanımlaması ise Prof. Dr. Zakir Avșar’ın “Göç Terminolojisi ve Biz” adlı yazısında bilinenin aksine bir kullanım içerdiği ortaya konulan kavramlardandır. Ülkemizdeki her yabancıya toptancı bir yaklașım ile “mülteci” olarak bakılmaktadır. Oysaki Göç İdaresi Bașkanlığı verilerine göre ülkemizde hukuken mülteci sıfatı tașıyan kiși sayısı 30, evet sadece otuz kiși kadardır. Diğerlerinin hukuki statüsü farklıdır ve ağırlıklı olarak geçici koruma statüsündeki insanlardır. Dolayısıyla, Türkiye’de bulunan yabancıların çok büyük bir kısmının statüsü geçici korumadır ve ülkede iç savaș bitip barıșa ulașıldığında içinde bulundukları geçici koruma statüsü kendiliğinden son bulacağından ülkelerine döneceklerdir.

Ülkelerine döneceği beklenen göçmenlerin birçoğunun ise geçici koruma statüsünde yașadıkları topraklarda çocukları olmuștur. Özellikle Suriye Savașı sırasında savașın yıkıcılığını gören çocuklar ve bașka bir ülkenin himayesinde hayata gözlerini açan çocuklar her iki durumda da dezavantajlı bir statüde yașamaya mahkûm bırakılmaktadır. Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi Dekanı Prof. Dr. İsmail H. Demircioğlu ve Araștırma Görevlisi Ayça Sümeyra Aykut “Göç ve Çocuk” bașlığıyla savaș, terör, yoksulluk gibi kavramların tam ortasında kalmıș çocukların psikolojisi ve hayatlarını dikkatlerinize sunmaktadır.

Bu göç dalgasına sebep olan savașlar ve terör faaliyetleri ile göç sonrası ortaya çıkan yeni sorunlar, silah eșliğinde küresel düzenin sürdürülemez olduğu gerçeğini insanlığa kabul ettirdi. Celal Çetin “Göçler Dalgası ve Sonuçları” bașlığıyla katkı sunduğu yazısında, göçlerin neden olduğu sonuçların iyi okunması gerektiğinden ve artık tüm dünyanın çaresiz kalmaya bașladığı bu konuda yeni hamleler ve yeni çözümler üretmesi lüzumundan söz etmektedir.

Göç bahsinin en çok yașandığı Ortadoğu coğrafyasında sürekli olarak devam eden savașlar ve terör faaliyetlerinin bir de finansman ayağı olduğu herkesçe malumdur. Terör örgütlerinin büyümesinde dıș desteğin büyük payı bulunmaktadır. Dıș desteği olmayan bir terörün faaliyetlerini sürdürmesi ve sadece içi kaynaklarla beslenme, barınma, eğitim, silah vb. ihtiyaçlarını karșılaması zor görülmektedir. Bu çerçevede, Erol Bașaran Bural “Terörizmin Finansmanı” bașlıklı yazısında; terör örgütlerine destek veren ülkelerin, örgütlere sığınma hakkı vererek; dernek, yayın organı gibi yan kurulușlar açmasına izin vererek; kamp, silah, cephane ve mühimmat yardımı yaparak; barınma, giyecek, yiyecek gibi lojistik imkân sağlayarak yardımda bulunduğuna dikkat çekmektedir.

Terörizmin finansmanı bahsinden devamla ülkemizin uzun yıllardır en büyük terör tehdidi olan PKK’nın dıș devletlerden sağladığı finansman ve lojistik yardımla Irak ve Suriye’de elde etmeye çalıștığı sonuçlar neticesinde Ortadoğu coğrafyasını dizayn etmeye kalkıștığı açıktır. Bir terör örgütünün bölgedeki egemen devletler gözünde birlikte hareket edilerek siyasi bir aktöre dönüștürülmemesi gerektiğini dile getiren Av. Dr. İlhan Yılmaz Cömert “Sincar Anlașması ve Sonuçları” bașlıklı yazısında, İran’ın da Hașdi Șabi vasıtasıyla bölgedeki PKK unsurlarını desteklemekten vazgeçmesi gerektiğini dile getirmiștir.

Bu ortamda civar ülkelerden bağımsız olarak bölgede ağırlığını her zaman hissettiren ve “büyük Türkiye” idealinde ilerlemesi gereken ülkemizin, psikolojik istihbaratlarla bu idealden toplum bağlamında uzaklaștırılmaya çalıșıldığını Hasan Ateș “Toplumun Analizinde Psikolojik İstihbarat ve Pratik” adlı makalesinde bu kavramları değerlendirmiștir. İçi boșalan, ağırlığını yitiren kavramlar toplumun irtifa kaybetmesine yol açmakta, derinlik kaybolmaktadır. Global Savunma Güvenlik Yazarı Hasan Ateș kolay yönlendirilmeyen, oltaya gelmeyen, kukla olmayan bireylerin büyük Türkiye’yi olușturacağını açıklıkla ifade etmektedir.

Prof. Dr. Anıl Çeçen ise Türkiye’nin Ortadoğu ile birlikte, Karabağ meselesi vesilesiyle Kafkasya ve Orta Asya ile de yakınlașması gerektiğini ve bu yolla yeni dünya düzeninde dünyanın merkezinin Hazar bölgesi olup olamayacağının belirleneceğini ifade ettiği “Önce Nahcivan Koridoru Açılmalıdır” bașlıklı yazısında, Türkiye ile Rusya arasında sürdürülecek ișbirliği ya da diyalogların, farklı yaklașımların önlenmesini sağlayacağını, akıl ve sağduyu çizgisinde bir yeni yapılanmanın bölgede esas olmasına yardımcı olacağını dile getirmektedir.

Tüm bu bölge üzerinde söz sahibi olma ve dünya siyasetinde yer alma konusu, stratejik olduğu kadar askeri ve güvenlik bazlı olarak da değerlendirildiğinde Türkiye’nin savunma tarihinde F-16 savaș uçaklarının yeri oldukça geniștir. Gökhan Karakuș “Geçmișten Günümüze Türkiye Savunmasında F-16” bașlıklı makalesinde bu tarihi seyri anlatmıștır.

Bu tarihi seyir sonucunda F-16 uçaklarının Türk savunma sanayiinde de yeri ayrıdır. Uçakların askeri ve teknik kullanım bilgileri haricinde Türk savunma tarihinde bir mühendislik kazanımı da elde ettirdiği inkar edilemez. Arif Emre Örün de “F-16 Dosyası: Mühendislik Kazanımları” bașlıklı röportajında geçmișten günümüze elde edilen kazanımları dile getirmiștir.

Gelecek sayıda görüșmek dileğiyle, Saygılarımızla.

DÜNYAYI SARAN ACI GERÇEK: GÖÇ