Fas’ta 17 Aralık 2015 tarihinde gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması Libya’da iki kanatlı egemenlik yapısını hayata geçirmeyi amaçlamaktadır. Bu antlaşma uyarınca Libya’da Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve Tobruk’taki Temsilciler Meclisi birbirine eklemli-ihtiyaç duyacak şekilde yetkilendirilmektedirler (Bkz. (1)).  

                Bu antlaşmanın ikinci hayati özelliği Kaddafi döneminden kalan ve 1970’li yıllarda herbiri birer devlet kuruluşu olarak kanunlara bağlı oluşturulan/millileştirilen Libya Milli Petrol Şirketi (MPŞ), Libya Merkez Bankası, Libya Bütçeleme Denetim Kurumu, Libya Varlık Fonu ve Libya Yatırım Otoritesi, Libya Telekommünikasyon Şirketi’nin otonomlaştırılması yani Libya’da hükümet kim olursa olsun hükümetten bağımsız ve uluslararası petro-gaz piyasasını gözeten politikalar gütmesinin garanti altına alınmasıdır. 

                O halde bu iki özelliğe bağlı üçüncü hayati özelliği de burada zikretmek zorundayız: Yukarıda saydığımız bağımsız kuruluşların Libya petro-gaz kaynaklarından elde edilecek gelirleri nasıl harcayacakları/bölüştürecekleri ve bunun şeffaf denetiminin nasıl ve kimin adına yapılacağı sorusu yanıt beklemektedir. 2015 BM Antlaşması’nda bu konu için “Libya insanları için harcanacaktır” ifadesi yer almaktadır. Söz konusu metinde orjinal ifade “Libyan people” olarak konmuştur. Burada dikkate değer bir husus görmeyen okurlarım için hatırlatmak isterim ki; ABD ya da AB anayasalarında kavramsal olarak “o ülke vatandaşlığı” tanımı vardır, yoksa “o ülkenin insanları” şeklinde bir ibare yoktur. Dolayısı ile okurlarımın şu soruyu sormasını isterim: Libya’daki yönetim şeklinin ve bu yönetim şekline tabii insanların bir hukuki-tanımı yapılmış mıdır ki; Libya halkı kendi malı olan yeraltı/yerüstü/deniz altı/deniz üstü kaynakların bağımsız şirketler eliyle kendilerine geri dönmesini/kendileri lehine harcanmasını beklesin, ve de bunu kim hangi hukuka dayalı olarak garanti edebilir?

                Geçen süre zarfında, Temsilciler Meclisi’nin desteklediği General Hafter topladığı milis gücü marifeti ve özellikle Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır’ın ateş gücü desteği ile (BM Antlaşma metinine aykırı olarak, UMH’nin onayı olmaksızın kurulan Libya Silahlı Kuvvetleri ile) Trablus’a doğru ilerleyerek, Libya’nın büyük kısmını ele geçirmiştir. Bu ittifaka Rusya ve Fransa’nın verdiği örtük ateş gücü desteği de ifşa olunca; 29 Kasım 2019 tarihinde Türkiye ve UMH arasında işbirliği antlaşmasına varılmış ve bu şekilde Türkiye askeri-destek-danışmanlık çerçevesinde Libya’da varlığını hissettirmeye başlamış ve böylelikle Haziran ayı içerisinde UMH’nin yönetimindeki Libya Ordusu Libya Silahlı Kuvvetleri milislerine karşı önemli üstünlükler kazanmıştır.

Geldiğimiz noktada bugünkü Libya petro-gaz coğrafyasında i.) Sirte ve Jufra’nın kimin elinde olacağı büyük önem kazanmıştır, ii.) UMH ve Libya Ordusu’nun erişemediği ve 1970’ten bugüne kadarki Libya yönetimleri tarafından petro-gaz arama çıkarma işlemine açılmamış ve dolayısı ile bu işlemlerin imtiyazı hiçbir şirkete verilmemiş olan parseller yani Güneybatı Libya bölgeleri, Rusya’nın “askeri ilgi-yatırımına” konu olmaya başlamıştır, iii.) Temsilciler Meclisi ve Libya Silahlı Kuvvetleri milisleri kontrolünde olan Kuzeydoğu ve Güneydoğu Libya, Libya Milli Petrol Şirketi (MPŞ) tarafından verilen petrol arama-çıkarma periyodik imtiyazlarının (günümüzde) sahibi olan uluslararası petrol şirketlerinin ilişik olduğu Avrupa Birliği devletlerinin odak noktasındadır. Görülebileceği üzere bu Kara petro-gaz coğrafyası tablosunda İngiltere, ABD’nin pozisyonu diğerlerininki kadar açık değildir, bu halin başka bir partisyonda değerlendirilmesi gerekir: Örneğin Libya’nın Akdeniz Münhasır Ekonomik Bölgesi (Deniz petro-gaz coğrafyası) üzerindeki parsellerde petrol ve doğal gaz arama-çıkarma ve pazara sunma imtiyazı talep etmek şeklinde düşünülebilir.

                Görünüm itibarı ile ülke içi çatışmanın, asıl itibarı ile birçok ülkenin örtük şekilde tarafı olduğu çatışmaların -2015 BM Antlaşması, üzerinde uzlaşma sağlanan bir antlaşma olması hasebiyle- daha da uzun sürmesini ve bir tarafın bütün Libya’da devlet olma egemenliğini ele geçirmesini beklemek doğru değildir. İki kanatlı egemenlik yapısı Libya’nın uzun bir süre kaderi olacaktır. O halde ortada siyasi bölünmüşlük durumu değil, siyasi birlik oluşturamama durumu vardır ve bu durumun süreceğini düşünmek daha gerçekçi olur. Son günlerde Hafter’in yerine başka birisinin getirilmesi tartışmaları söz konusu durumu değiştirmeyeceği gibi, aksine UMH’ye bağlı Libya Ordusu’nun rehavete kapılmasına yol açıp, UMH ve onu destekleyen ülkemizin mevcut kazanımlarının kaybedilmesi riski yaratabilir. Kendisine 2015 BM Antlaşması ile yetki tanınan UMH’ye bağlı Libya Ordusu’nun vakit kaybetmeksizin, yukarıda kısımlara ayırdığımız Libya petro-gaz coğrafyasında Güneybatı ve Güneydoğu bölgelerinde ilerlemesini sürdürmesi en optimal stratejidir. Buna ek olarak ülkemizin stratejik açıdan ne yapması gerektiğine aşağıda ayrıca değineceğim.

                Libya’nın doğal kaynakları petrol, doğal gaz, demir ve bazı minerallerdir. Üretim sektörlerinde oldukça kısmi, petrokimya temelli çeşitlilik gelişmiştir. Tobruk ve Bingazi bölgesinin güneyinde yer alan Messla ve Sarir alanları Kaddafi devrilmeden hemen önceki aylarda Libya’nın bilinen petrol rezervinin %80’ini oluşturmaktadır. Bu petrolün Akdeniz’e ve uluslararası pazarlara açılımı Temsilciler Meclisi’nin kontrolü altındadır. Şu anki üretim 2011 seviyesinin yaklaşık olarak yarısıdır. 11 Ekim 2017 tarihinde İngiltere’de gerçekleştirilen toplantıda Libya Milli Petrol Şirketi (MPŞ), Libya Merkez Bankası, bazı bürokratlar ve yerel yöneticiler ile; Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu (IMF), Libya’da petrol arama çıkarma imtiyazına sahip uluslararası şirketlerin yöneticileri ile, ABD, İngiltere, Rusya, İtalya, İspanya ve AB Temsilcileri Libya Milli Petrol Şirketi’nin geleceği konusunda müzakerelerde bulunup mutabakata vardılar (Bkz. (2)). Bu mutabakat, Milli Petrol Şirketi’nin kuruluş kanunu olan Kanun no:24, 12 Kasım 1970 tarihli kuruluş-amaçları kanunundan farklı bir çerçeve çizmektedir. En belirgin fark, MPŞ’nin Libya ekonomisi içerisindeki ana rolü olan ekonomik büyüme-kalkınmayı gözetmesi rolü kaldırılmış, Libya hükümetinden amaç-politika seyri açısından bağımsız hale getirilmiştir. Petrol gelirlerini şeffaf biçimde “Libya’daki insanlara” dağıtma rolü üstlenmiştir (Libya halkı, ya da milleti denebilecek şekilde Libya anayasasına kavramsal olarak bağlanmadığı için bu ifade muğlaktır, ve mutabakat metninde: “Libyan people” şeklindedir). Neticede bu rol, uluslararası teminat altına alınmıştır. O halde, Libya’da sadece tek bir konuda uluslararası uzlaşma sağlanmıştır: O da Libya petrollerinin ve doğal gazının çıkarılması, işlenmesi ve dağıtılmasını üstlenen şirketin (MPŞ) “tek” ve “bağımsız” olmasıdır (Bkz (2)).  

                Bu açıdan bakıldığında Fransa’nın stratejisi de açıklığa kavuşmaktadır: 1. Yukarıda sözünü ettiğimiz mutabakatta Fransa, İngiltere gibi müstakil olarak yer almamakta ve fakat AB devletleri arasında sayılmaktadır, dolayısı ile Libya’nın henüz petro-gaz aramaya açılmamış Güney parsellerinde imtiyaz sahibi değildir ve bu hakkı kazanmak istemektedir, ii.) Total şirketi Trablus ile El Sharar arasındaki parsellerde henüz petrol arama-çıkarma imtiyazına sahip olamadığı için; aksine kara bölgesindeki imtiyazlarının tamamı da Temsilciler Meclisi kontrolündeki bölgelerde olduğu için Güneybatı ve Kuzeybatı’ya yönelen Hafter’in macerasını yeni parseller alabilmek maksadı ile desteklemektedir. 

                Son 8 yıl Libya, birçok kez Milli Petrol Şirketi’nin yönetimini ele geçirmek için yapılan mücadeleye, aynı zamanda Bingazi’de paralel bir Milli Petrol Şirketi kurmak için yapılan mücadelelere sahne olmuştur. Bu mücadeleler bölge bölge silahlı çatışma şeklinde seyretmektedirler. Hafter güçlerinin varlık sebebi de temel olarak, Milli Petrol Şirketi’ni Tobruk’taki Temsilciler Meclisi’ne tabii kılmak, ya da petrol parsellerinin çoğunluğunu ele geçirip, Temsilciler Meclisi’ne bağlı paralel bir Milli Petrol Şirketi kurma imkanı tanımaktır.  Eylül 2016 tarihinden itibaren yeni bir aşamaya geçen Libya’daki paylaşım mücadelesi petrogaz parsel sahalarının ele geçirilmesi mihverinde sürüp gitmektedir. 

                ABD’nin yukarıda açıkladığımız çerçeve içerisindeki yerini belirlemek için 2018 yılına gitmemiz gerekecektir. 2018 Haziran ayında Libya’da ortaya çıkan Jadran milisleri vakası 1,5 milyar dolarlık bir kaynak hebasına yol açmış ve ABD’nin Libya’nın siyasi ve ekonomik geleceğine bakışını netleştirerek ortaya koymasına neden olmuştur. 12 Ekim 2018’de yapılan resmi açıklamada ABD Libya’nın doğal kaynaklarının çıkarılması, işletilmesi ve pazarlara açılmasının, yalnızca UMH hükümetinin yönetiminde ve Milli Petrol Şirketi’nin kontrolünde olması gerektiğini kayda geçirmiştir (Bkz (3)). Ancak ABD’nin de katıldığı-onayladığı 19 Ocak 2020 tarihindeki Berlin Konferansı Sonuç Bildirgesi’nde yukarıdaki destek açıklamasından UMH’nin MPŞ üzerindeki rolünü tanımlayan bölüm çıkartılmıştır ve sadece Milli Petrol Şirketi’nin, Libya Yatırım Otoritesi ve Varlık Fonu, Libya Merkez Bankası, Libya Bütçeleme Denetim Kurumu’nun bağımsızlığı teminat altına alınmıştır. Buna mukabil, Libya’nın siyasi geleceği ve Libya halkının siyasi-hukuki tanımı için 2015 BM Antlaşması’na ek yeni bir husus getirilmemiştir, matbu çerçeve ile kendi haline bırakılmıştır (Bkz (4)). 

                UMH’ye bağlı Libya Ordusu’nun Hafter idaresindeki Libya Silahlı Kuvvetlerini 11 Haziran 2020 tarihinde görünür şekilde püskürterek Kuzeybatı Libya’da genişleme sağladığını, bu kabiliyete de ülkemiz ile yaptığı işbirliği antlaşmaları uyarınca aldığı destek sayesinde eriştiğini belirtmiştik. O halde artık ülkemizin perspektifinde Libya’nın ekonomik geleceği ve inşası konusunda değerlendirmeler yapabilecek aşamaya geldiğimizi düşünüyorum. 

HAKKANİYETLİ YAKLAŞIM 

1.  Libya deniz petro-gaz parsellerinde ülkemizin yatırım yapması ve petro-gaz arama, çıkarma ve pazara sunma imtiyazlarını alması avantajımıza olur. Lakin bu imtiyazların alınacağı merci 19 Ocak 2020 Berlin Konferansı’nda da vurgulandığı gibi artık UMH değil, bağımsız MPŞ’dir.

2. Sonuç 1’deki gerçeklik gereğince, ülkemizin kurumlarının UMH ile Libya’nın geleceği konusunda yapacağı çalışmaları ekonomik kalkınma önceliğinde yapması gerekmektedir. Çünkü UMH’nin gelir/harcama akışında serbest değildir. Yukarıda değinmiştik, bu akışı denetleyen Libya Bütçeleme Denetim Kurumu’nun da özerkliği Berlin Konferansı ile garanti altına alınmıştır. 

3. Libya ekonomik kalkınmasına başlamak için stratejik alanlar tespit edilmelidir. Benim önerim, uzun-dönemli verim özellikleri dikkate alındığında: 2015 BM Antlaşması ile tanınan UMH kontrolündeki tek “Libya Ordusu”. O halde, ülkemiz Libya Ordusu’nu kurmak yetiştirmek için çalışmalar yapmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, “kazan-kazan” çerçevesinde ilk adım Deniz Kuvvetleri’miz tarafından atılarak i.) Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulu, ii.) Askeri Tersane ve ona bağlı olarak sivil tersane (ihracat) iii.) Askeri Tersane’yi dayanak alan Deniz Üssü meydana getirilmelidir. Tersane, gemi üretimi sektörü, askeri üretim tesisleri kurulmalı, geliştirilmeli ve ülkemize de geri dönüş sağlanmalıdır. Tarihsel bağlarımız açısından da uygun olanı bu alandır. Bu husus NATO ile ilişkilerden bağımsız şekilde yürütülmelidir. Ayrıca Libya’nın demir mineralleri açısından da kaynakları mevcut olduğu için, demir-çelik sektörü konusunda da know-how aktarımı, tersane başta olmak üzere askeri üretim konusunda çok yönlü işbirliği yapılabilir. 

4.  İki kanatlı egemenlik yapısı gereği, gelecekte Libya’da uzun süre daha Askeri Okulların en ileri bilgi seviyesinde insan kaynağı yetiştireceği yüksek ihtimal olduğuna göre, zira Libya’nın bilimsel birikimi düşüktür, önümüzdeki 20-30 yıl zarfında yetişecek Askeri Personel’in hem Libya’nın hem de bölgenin geleceğinde söz sahibi olacağı düşünülmelidir. Bu gereksinim aynı zamanda Libya’nın Orta ve Batı Afrika ile ilişkisi açısından da değerlendirilmelidir. 

5. Yukarıda sıraladığım 4 sonucun ortak bir noktası vardır. Ülkemizin Libya’ya yaklaşımı “hakkaniyetli” bir yaklaşım olmalıdır. Şöyle ki, 

i.) Son yüzyıl boyunca alıştığımız Batı şirketlerinin yaptığı gibi “katı müteahhit-firma” yaklaşımı ile gidilen ülkede yerel kaynakları tüketip, kamu ihalesi alarak o ülkede ürettikleri/elde ettikleri katma değeri tekrar kendi ülkesine taşımak olarak değil; 

ii.) Hizmet yaratıp, o ülkenin kaynaklarını ülkemize transfer etmek değil,

iii.) ülkemizin kamu bütçesinden o ülkeye doğrudan yardımlar yaparak, “ahlaki tembellik” yaratmak da optimal değildir, 

iv.) Hakkaniyetli yaklaşım zaten kısa-dönemli bakış açısı ile mümkün değildir. Hakkaniyetli yaklaşım: Gidilen bölgede o bölgenin kültürel yapısına saygılı-ve uzun dönemli stratejik çerçevede ehil-insan kaynağı yetiştirmek ve o ülkenin kendi kaynaklarını, yetiştirdiğimiz bu yerel insan kaynağı eli ile tekrar orada bölüştürmek, bunun hukuki mücadelesini uluslararası platformlarda vermek şeklinde olmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesinde bu mevcuttur. Böylece, Libya çevresindeki Fransız hükümeti etkisi altındaki Orta, Kuzey ve Batı Afrika ülkeleri toplumları için umut verici bir örnek hayata gelecektir. O halde Yurtta Sulh Cihanda Sulh milli prensibimizi “yurtta meydana getirdiğimiz barış ve felahı Dünya’ya ihraç etmek” olarak yorumlamak, “hiçbir soruna müdahil olmamak” bakış açısına göre daha isabetli ve doğru bir yaklaşım, Türk Modeli olacaktır. Bu model, üzerinde detaylı çalışmalar yapıldığı takdirde, hem benzerlik hem de farklılık taşıyan Suriye ve Irak bölgelerinin geleceği için de adapte edilebilir. Böylelikle, Fas’tan İran’a kadar yayılmış olan söz konusu Arap coğrafyasında toplumların “maddi ihtiyaçları-istekleri”, “manevi ihtiyaçları-istekleri” ile bütünleştirilerek çözüm kümesi üretilebilirse; özellikle bölgenin maddi ihtiyaç-isteklerini yönlendiren devletlere karşı ve de manevi ihtiyaç isteklerini yönlendirme konusunda gelecekteki başat rakibimiz Mısır hükümetinin stratejesine karşı avantajlı konuma geçilebilir.

Her ne kadar yukarıdaki son madde daha kapsamlı bir yazının konusunu teşkil etse de, bu görüşlerimin sağlamasını yapmak isteyecek olan okurlarım için şu hususları eklemek isterim. Libya sorununun Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Boğazlar-Karadeniz, Suriye ve Irak sorununa nasıl bağlandığını açıklayabilmemiz icap edecektir. Şöyle ki,

1.) NATO-Türkiye ilişkisi üzerinden Karadeniz’de Bulgaristan, Romanya ve Rusya çıkar çatışmasına;

2.) İsrail-ABD ilişkisi üzerinden İsrail’in

i.) Güneydoğu’sundan Batı Şeria’ya genişlemesi-ilhakı,

ii.) Kuzey’inden Suriye’nin güneyindeki Golan Tepeleri’ne genişlemesi ve nihayetinde

iii.) PKK terör örgütünün sınırımızdan 30 km derinliğe ötelediğimiz PYD kolları (ile birleşerek/şekil değiştirerek) üzerinden de Kuzeydoğu’ya genişlemesi söz konusudur. Bu genişlemenin Filistin ve Golan bacakları fiziki olarak şimdi; diğer bacakları vekil devletçikler ile süreç içerisinde Irak’ın bilhassa tasarlanmış olan çoğulcu (“parçalara ayrılmaya hazır” demek daha gerçektir) yapısı ile Barzani’ye kadar uzanabilecek bir etki alanı kurulması. Bu durumda General Kasım Süleymani’nin öldürülmesi ile başlayan süreç, İran-Lübnan bağlantısının tamamen kesilmesi ve Lübnan Hizbullah’ının pasifize edilmesi ile yeni aşamaya geçecektir. Tam bu noktada, Arap toplumlarının son yüzyıldaki “manevi” lideri konumundaki Mısır’ın Rusya, İsrail, Yunanistan, GKRY, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ile aynı ittifakta yer alması, “Akdeniz tartısında” Türkiye ile Mısır’ın “toplam siklet aynı kalmak şartı ile kefe değişikliğini” açıklarken, öte yandan Arap toplumlarının General Sisi yönetimindeki yeni Mısır’ın önderliğinde İsrail-Filistin sorunu etrafında şekillenecek bu genişlemeci politikaya “itiraz etmemesinin” de garanti altına alındığını gözler önüne serer.

3.) Güney Sudan-Etiyopya ilişkisini de tam bu veçhile göz önüne almak gerekir. Bu noktalar açıklığa kavuştuğuna göre, önümüzdeki on yıllar için gerekli hakkaniyetli çözüm arayışının yine ülkemizin omuzlarına düşeceği bellidir.

 

Kaynak:Global Savunma Dergisi

DÜNYAYA BARIŞ İHRAÇ ETMEK: TÜRK MODELİ