15 Temmuz hain darbe girişimi ile kendisini çok daha belirgin hale getiren ve sıklığı artan ülkemize yönelik iç ve dış tehditleri, büyük ölçüde değişen jeo-politik ve jeo-ekonomik koşulların gerektirdiği yeni bir küresel paylaşım mücadelesinin ve buna ilişkin olan uzun-dönemli stratejik yaklaşımların bölgemizdeki izdüşümü olarak değerlendirmeyi uygun görüyorum.

Dünyanın toplam savunma sanayisi harcamalarındaki büyük artışlar paylaşım mücadelesinin küresel ölçekte yaygınlığını gösterirken, bölgesel bazlı harcamalarda da muazzam artışlar olması küresel paylaşım mücadelesinin homojen olmadığının, jeo-ekonomik hatları takip ederek bölgesel bazlı farklı yoğunluklar gösterebileceğinin de işaretini vermektedir. Dünyanın toplam savunma harcamalarını ve ülkemizin bu tablodaki bugünü ve geleceğini incelemek için sadece İktisat Bilimi çerçevesinden yaklaşmamızın yeterli olmaması gibi tek başına Uluslararası İlişkiler Bilimi’nin teorik çerçevesinden de ele almak yeterli değildir. Öyle ise her iki temel bilimsel alanın araçlarından beslenmekte olan ve bize aynı zamanda “kazanç” ve “kayıpların” reel politik çerçevesinde dönemlerarası (evrilen) hesap yöntemleri ile sınanabilmesi imkanını da sunan ortak bir disiplinin teorik ve modelleme bakış açısından faydalanmamız hem daha geniş bir perspektif sunacak hem de daha verimli olacaktır. 1940’lı yılların ortalarında ABD’de John von Neumann tarafından geliştirilen ve ilk kullanım alanını Oskar Morgenstern[1] ve John Nash gibi matematikçilerin çalışmaları ile bir İktisat disiplini olarak bulan Oyun Teorisi, son 20 yıldır ABD ve Avrupa’nın köklü üniversitelerinde Uluslararası İlişkiler disiplininde lisans dersi olarak okutulmaya başlanmıştır. Oyun Teorisi perspektifinden baktığımız zaman barışın değerinin gerçek manası ile kavranılabilmesi için anlaşmazlığın, çatışmanın ve savaşın ne olduğunun iyi anlaşılmış olması gerekmektedir. Çıkar çatışması ve anlaşmazlığın matematik modellerini tasarlayabilmek maksadı ile kurulmuş olan bu disiplin, başlangıç günlerine göre oldukça gelişerek günümüz itibarı ile asimetrik ve/veya eksik enformasyona sahip iki ya da ikiden fazla karar vericinin (ekonomik, jeopolitik, siyasi vb karar verici) zamanlararası (birden fazla peryot süren- uzun dönemli) “optimal stratejiyi” belirlemelerinin hesaplarına kadar erişmiştir. Günümüzdeki uygulama alanları Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi karar alma süreçleri, NATO karar alma süreçleri, çok partili sistemde (bir ülke) ya da çok uluslu yapılarda (AB gibi) kanun teklifleri gibi jeopolitik ya da siyasi örnekler olabilirken; İktisat alanında ise 1981 yılında Riley ve Samuelson’un oluşturduğu ve açık artırma/eksiltme türünde gerçekleştirilen çoklu katılımcılı ihalelerin tümünü kapsayan matematik modeli[2] örnek gösterebiliriz. Öyle ki gelişmiş ülkelerin Hazine bakanlıkları ve uluslararası büyük finans-danışman şirketlerinin kullandığı bu model sayesinde hangi tip ihaleye girerse girsin (silah satın alma vs gibi) o devlet kuruluşunun zarar etmemesi bir matematik model ile garanti altına alınmaktadır.

“Strateji belirlemek zaten oyunun içinde olmanın kuralıdır”

Bu uygulamalar karşımıza önemli bir ayrım noktası çıkarmaktadır. Strateji belirlemenin gerekliliğini tartışacak değiliz, lakin birçok canlı türü ve her insan strateji belirleyebildiğine göre ayırt edici olan bu değildir. Strateji belirlemek zaten oyunun içinde olmanın kuralıdır, oyunu kazanmanın kuralı değildir. Halbuki aslolan vasıf, “optimal stratejiyi” belirleyebilmektir, şöyle ki: Rakiplerinizin uzun dönemli strateji kümesini tahmin ederek, gerçekleşmesi mümkün olan ya da mümkün kılabileceğiniz bir strateji kümesi içinden “optimal stratejiyi” belirlemeniz ve hatta karşılıklı hamlelerle aşılacak her zaman dilimi-peryot için, elde edebileceğiniz yeni enformasyona göre bu optimaliteyi sürekli olarak revizyona tabi tutmanız gerek şartı vardır. Dikkat edilirse bu “gerek şarttır”, halbuki kazanmak için “yeter şart” değildir. Yani bu gerek şartı sağlamazsanız zaten maksimum kayıptasınızdır. Öte yandan, kazancınızı maksimuma ulaştırmak için ya da çıkarlarınızı optimize etmeniz için bu gerek şarta ek olarak tarafı olduğunuz söz konusu çatışmaya sahne olan bu düzlemin (oyunun) aynı zamanda bir Stokastik süreç olduğunu da akılda tutmanız gerekmektedir, şöyle ki: Karşılıklı hamleleri etkileyen ve karar vericilerin kontrolü dışında olan ya da onların “beklenmeyen” hataları, kural dışına çıkmaları vs ile meydana gelen ve matematik olarak “gürültü” diye tanımladığımız[3] öngörü dışı etkilerin varlığı bu uzun dönemli mücadeleyi stokastik yaparak ve süreçte belirsizlik yaratarak, kazancınızı maksimum hale getirecek “yeter şartları” değiştirebilir, elde edilmesini zorlaştırabilir.

Yukarıda yaptığımız tanımlama aslında Soğuk Savaş dönemi ile Soğuk Savaş sonrası döneme farklı bir değerlendirme kriteri ile bakmamıza imkan tanır. Soğuk Savaş döneminin başında ABD optimal stratejisini yukarıda bahsettiğimiz bileşenleri kurumsallaştırarak i.) müttefiklerini doğru seçmiş ve kurumsal (NATO) olarak sürekli yönlendirilmeyi bilmiştir ii.) enformasyonun eldesi için haber alma ve değerlendirmenin teknolojik ve kurumsal altyapısını güçlü şekilde kurmuş, müttefiklerinin kaynaklarını kullanmış, yer ve uydu haberleşme tekniklerini sürekli geliştirerek bu yapıyı ilerletmiştir iii.) tespit ettiği optimal stratejiyi uygulamayı “mümkün kılabilecek” kurumsal Savunma Sanayisi yapısını kurmuş, - “üretim tembelliğine” itmek pahasına müttefiklerini pazar haline getirmiştir - güçlü yatırımlarla sürekli olarak desteklemiştir. Böylelikle, kendi üretim kapasitesini ve verimliliğini sürekli olarak arttırmış, ekonomik büyümesini ivmelendirerek ülkesinin refahını hep yükseltmiştir.

“Dominant strateji ABD tarafından devam ettirildi”

Ülkemiz açısından bakıldığında: Türkiye yukarıda sayılan üç maddenin tamamından da en yoğun etkilenen müttefik ülkedir, öyle ki NATO kararlarının “sadık” uygulayıcısı olarak her dönemde ABD’nin Soğuk Savaş optimal stratejisine uygun olarak hareket etmiş, lakin kendi öz çıkarlarını dönem dönem gözardı etmek zorunda kalmıştır ve de bırakılmıştır. NATO kurgusu gereği oluşan “üretim tembelliği” ülkemiz ekonomisinin Savunma Sanayisi üretim gücünden, çeşitliği ve verimliliğinden mahrum kalmasıyladır ki üretim kapasitemiz ve yapımız daha verimsiz alanlarda şekillendirilmiş ve bu uzun dönemli eğitim politikalarımıza da olumsuz olarak sirayet etmiştir.

Müttefiklerini “arka planda” tutmayı amaçlayan bu dominant strateji ABD tarafından Soğuk Savaş bittikten sonra da devam ettirilmiştir. Ne var ki ABD’nin Soğuk Savaş öncesi başarı ile uyguladığı yukarıda saydığımız 3-temel bileşen, Soğuk Savaş sonrası ilk otuz yıllık zaman diliminde başarı yerine başarısızlık getirmiştir. Bunun nedeni olarak ABD’nin 1. ve 3. bileşende yaptığı hataları gösterebiliriz, şöyle ki:

 ABD’nin birinci bileşene ilişkin yaptığı hata: Soğuk Savaş sonrası dönemde müttefiklerini değişen jeo-politik ve jeo-ekonomik koşullara göre yeniden konumlandırmamasıdır ve bunun da  NATO’yu hem atıl hem pasif duruma sokmasıdır. Yani müttefiklerinin imkan buldukları zaman birer bölgesel güce dönüşmelerini ya da güçlenebilecekleri farklı öz politikalar izlemelerini yönlendirerek ortak çıkar elde etmek yerine, bunu engellemek olmuştur. Buna örnek olarak, SSCB’nin yıkılması ile oluşan Türk Cumhuriyetleri sahasının Türkiye ile sınır-irtibatının 1990’lı yılların başında Ermenistan’ın kurulması ile kesilmesi verilebilir. 

 ABD’nin yaptığı ikinci hata ise; etkileri bakımından hem daha kapsamlı hem de büyüktür ve üçüncü bileşene ilişkindir. Şöyle ki: George W. Bush’un başkanlığını kapsayan dönemde özellikle 2001’in başlarından itibaren önde gelen Savunma Sanayii şirketlerinin yöneticileri (başkan yardımcısı Dick Cheney başta olmak üzere, 32 üst düzey yönetici ve/veya şirket ortağı) ABD güvenlik bürokrasisi (Pentagon, Ulusal Güvenlik Konseyi, Enerji Bakanlığı-Nükleer Silahlar Departmanı) içinde önemli karar alıcı makamlara getirilmiştir.[4] Uzun dönem bu geniş kilit kadro tarafından şekillenen Savunma Sanayisi stratejisi ve ona  ait bütçe yıllık ortalama  %50-%75 artırılmış olsa da, Dick Cheney, Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz başta olmak üzere, Beyaz Saray’ın dış politika ekibi tarafından uygulamaya koyulan 1997 tarihli “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”nin[5] vizyonsuzluğu sebebi ile Amerikan Savunma Sanayisi oldukça “verimsiz” bir 15 yıl geçirmiştir. Şöyle ki  bir yandan ABD ordusunun Afganistan ve Irak işgallerindeki tecrübeleri baz alınarak daha hızlı sahra zırhlı araçları ve ekipmanları geliştirme çalışmaları ile buna ilişkin artan personel ağı ve donatım-harcamalarına; öte yandan ise F-22 gibi taaruz uçakları, nükleer denizaltılar vb gibi Soğuk Savaş tipi tehditleri bertaraf edebilecek ancak günümüz dünyasında karşılaşılabilinecek tehdit tiplerinden ve içeriğinden yoksun bir çok proje harcamalarına para akıtılmıştır. Bir noktayı daha vurgulamakta yarar görüyorum; ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı ne kadar donanımlı olsa da söz konusu elde edilen enformasyonun bilgi ve stratejiye dönüştürüldüğü kurumların -think tank dediğimiz strateji üreten kuruluşların- birçoğu da yönetim kademesinde yukarıda işaret ettiğimiz Savunma Sanayisi şirketlerinin yöneticilerini barındırmaktadır. Yani aynı yönetici kadro hem Savunma Sanayii şirketinde hem ABD Güvenlik bürokrasisi hem de sağ eğilimli Think-Tank’lerde üst düzey karar verici[6], konumda bulunmaktadır. Bu durum da enformasyonu işleme çalışmalarında karar alıcıların belli bir görüşe yakınsaması, aykırı görüşlerin hakim gelememesi sebebi ile gerektiğinde revizyon yapılamamasına neden olmuştur. Hatta ABD’nin bazı dönemlerde ülkemizden gelen ve bölgemizi ilgilendiren politika önerilerine de kulak tıkadığı ve kendi kurgusunu kabul ettirme yolunu seçerek dominant bir stratejiyi benimsediği bilinmektedir.

Yukarıda ABD’nin 2 tip hata yaptığını izah etmiştik. Bu hataların günümüze yansımasına bakarsak:  i.) Ülkemizi ve diğer gelişmekte olan ABD müttefiki ülkeleri ilgilendiren birinci aksiyondan kaynaklanan hata bu ülkelerin birer bölgesel güç olarak yola devam edip etmeyeceklerine karşı ABD’nin tavrının ne olacağıdır. Bu ülkelerden başlıcaları, uzun süre ekonomi ve finans alanında aynı kategoride değerlendirilen ülkelerdir: Türkiye, Brezilya, Hindistan.  ii.) İkinci aksiyonun neden hata olduğunu rakiplerin hamleleri göstermiştir. Örneğin; Çin ve Kuzey Kore’nin aynı dönemde eforunu kıtalararası füze geliştirmeye ayırdığı ve birçok varyasyonu ile imal edip başarı ile denemesini gerçekleştirdiği gözönüne alındığında ABD’nin yaptığı hata daha açık bir şekilde görülebilir. 3-4 Aralık 2019 NATO toplantısını bir yönüyle de bu iki hatanın ilanı olarak değerlendiriyorum.

Bu son NATO toplantısında, ABD NATO aracılığı ile yeni optimal stratejisinin çerçevesini çizerek küresel ölçekte değişen/dönüşen tehdidin ne olduğunu, bunu nasıl algıladığını ve bunun çerçevesini tüm dünyaya ilan etmiştir. Şöyle ki;

      1. Girişte bahsettiğimiz ve Oyun Teorisi’nin çatışma ve anlaşmazlıklar perspektifi ile “Modern Çatışma”, “Modern Anlaşmazlık” kavramını ilan edip bunun değişen kent-kentli kavramına ilişkin olduğunu tespit ederek, buradan kaynaklanan tehdidin de karmaşıklık derecesi daha yüksek, çok çabuk yayılan, asimetrik ve hibrid özelliklere sahip olduğunu kayda geçirmiştir. Bu tehdidin yayılma kanalı olarak da Küresel Haberleşme gösterilmiştir.

      2. Bu yeni tehdidin fiziksel düzlemine (kara,hava,deniz) ek olarak, fiziksel olmayan bir düzlemde meydana geldiği belirtilmiş ve bu siber düzlemde güvenliğin sağlanması için gerekli kurumsallaşmaya gidilmekte olduğu ilan edilmiştir.

      3. Her iki madde ile ilişkili olarak Çin’in artan nüfuzu hem fiziksel hem de fiziksel olmayan düzlemde tehdit olarak kayda geçirilmiştir.

Yukarıda yer alan 3. madde iki farklı tehdit tipine işaret etmektedir. Birincisi, askeri güç olarak tehdit: ABD geçtiğimiz 20 yıl boyunca Savunma Sanayisi’ne Çin’in ortalama 3-4 katı kadar harcama yapmış olsa da, doğru stratejiyi benimseyemediği için Çin avantajlı konuma geçmiştir. Çin, ekonomisinin büyümesini ivmelendirecek kritik teknolojiler düzleminde Savunma Sanayisi ürünleri geliştirip satmayı başarmıştır. İkincisi de Çin’in “Kuşak-Yol” projesi ile yaptığı büyük jeo-ekonomik, kültürel, ticari ve siyasi hamleler bütünüdür. 

Bu gerçekler ışığında NATO, güvenlik sorununun tek başına herhangi bir ülkenin bireysel sorunu olmayıp, kolektif bir sorun olarak yeniden tasarlanması gerektiğini saptamıştır. Böylelikle, müttefiklerin bu stratejik çerçeveye uygun olarak yeni dönemde yeniden konumlandırılacağı anlaşılmaktadır. Peki ülkemiz nasıl konumlanacaktır? Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi ABD’nin dominant stratejisine sürekli uymaya çalışan dar bir iktisadi ve beşeri “çerçeve” içine sıkışmış pasifize bir Türkiye mi; yoksa artık üreten bir Savunma Sanayisi ve onun ivmelendirdiği büyüyen bir ekonomiye sahip bölgesel güç Türkiye mi? Ülkemizin terör koridorunu nihayete erdiren Suriye harekatları ile başlayan ve Doğu Akdeniz’deki kendi öz haklarını koruma yönünde Libya mutabakatı ile devam eden yerli ve milli hamlelerin aslında orta ve uzun dönemli optimal stratejimizin bir parçası olduğu ve önümüzdeki dönemde de hızlanarak ve çeşitlenerek devam edeceği anlaşılmaktadır.  

“NATO için büyük risk taşıyor”

Bu dışa açılmacı noktadan devam edilmesi NATO için risk taşır mı? Aksine, Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemindeki gibi pasif ve içine kapanık “üretim tembeli” bir rol ile konumlanmasının NATO için büyük risk taşıdığını düşünüyorum. Şöyle izah edilebilir:

Yukarıda vurguladığımız; ülkelerin yüzleşeceği tehdit tipleri ve özellikleri değiştiği ve  karmaşıklık derecesi daha yüksek, çok çabuk yayılan, asimetrik ve hibrid özelliklere sahip tehditlerin ortaya çıktığı göz önüne alındığında, bu tehditlere karşılık vermek isteyen ülkeler bir arada karar almak ve davranmak zorunda olduklarına göre ve burada da reaksiyonun süratinin hayati önem taşıdığı anlaşıldığına göre, bundan sonra Uluslararası İlişkiler politikaları Soğuk Savaş dönemi politikalarına (20-30 yıl değişmeden uygulanan doktrinler) göre stabiliteden uzak, çok çabuk değişebilen, çok adaptif olmak zorundalar. Böylelikle, bölgesel aktörler birden fazla bölgesel aktör ve/veya ülke ile aynı anda strateji kümeleri ve ona ait optimal strateji ve hamleleri belirlemek zorunda olacaklar. Bu durumu şuna benzetebiliriz: Bir salonda birden fazla oyun masasında oyun oynanmaktadır. Artık eskisi gibi bir oyuncu oyunu baştan sona bir masada başlayıp sonuna kadar aynı masada aynı oyuncular ile sürdürmeyecektir. Aksine, her oyuncu gerektiğinde birçok masada dönüşümlü olarak birçok oyunun içinde başka başka oyuncular ile rakip ve/veya müttefik olmak zorunda kalacaktır. Bu çoklu oyunu sürdürebilmek karar verme ve reaksiyon göstermede kurumsal hıza ulaşmak anlamına geldiği için, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi karar mekanizmalarında avantajlı görünümdedir. Öte yandan ise verilen stratejik kararları uygulamak için ise güçlü bir silahlı kuvvetlerimiz (kara, deniz, hava), haber alma ve bilgi oluşturma ile her adımda revizyon yapabilmeye imkan tanıyan kurumsal yapımız ile güvenlik kurumlarımız (siber düzlem; ekonomi güvenliği) olmak zorundadır. Bunların hepsinin arkasında ise kendi ihtiyaçlarımıza binaen kendi haklarımıza ve amaçlarımıza dair stratejimizi uygulamakta özgürlük, yeterlilik, verimlilik ve devinim sağlayan çok boyutlu Savunma Sanayisi yapımızın varlığı vazgeçilmezdir.

 

 

 

[1] The Theory of Games and Economic Behavior (1944) by John von Neumann and Oskar Morgenstern

[2] J.G.Riley and W.F.Samuelson “Optimal Auctions”. American Economic Review Vol. 71, No. 3 (Jun., 1981), pp. 381-392.

[3] Matematik, Fizik ve Mühendislik “gürültü” ve “hata terimi” olarak tanımlarken, İktisat ve Finans literatüründe ise “şok”, “inovasyon” olarak ifade edilir.

[4] ABD Silahlı Kuvvetlerinin on büyük Savunma Sanayii şirketine ihale verdiği düşünülürse, 32 üst düzey yöneticinin söz konusu devlet kurumlarında görev alması çok büyük bir rakamdır. William D. Hartung and Michelle Ciarrocca (October 2004) “The Ties that Bind: Arms Industry Influence in the Bush Administration and Beyond” World Policy Institute Special Report. https://worldpolicy.org/.

[5]Bkz. “Project for the New American Century”  https://www.loc.gov/item/lcwaN0011283/

[6] Bu tip bir özel sektör-devlet güvenlik bürokrasisi ilişkisi ancak demokratik kurumsallaşmasını tamamlayamamış az gelişmiş zümre-yönetimi tipi ya da kabile devletlerinde görülebilir.

 

DÜNYANIN SAVUNMA HARCAMALARI VE TÜRKİYE’NİN YERİ