Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Temmuz,

          Küreselleşme dönemi sona ererken dünya yeni bir döneme doğru sürüklenmektedir. Yüzyıl önce imparatorluklar sona ererken ve bu doğrultuda ulus devletler siyaset sahnesine çıkarken, Avrupa kıtası dünyanın merkezi olma konumunu elinde tutmuş ve iki dünya savaşı sonrasında da Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte oluşturduğu batı blokunu, Atlantik bölgesi merkezli olarak elinde tutmuş ve yönlendirmiştir. Batı uygarlığının çıkış bölgesi olan Avrupa kıtası iki büyük dünya savaşı ile güç kaybederek içeriden çökme aşamasına gelince, doğu ve batı Avrupa olarak öne çıkmış ve kıtanın batısı Atlantik okyanusuna doğru kayarak denizler üzerinden dünya hegemonyası oluşturmaya çalışırken,  Avrupa’nın doğusu da savaşlar sonrasında eskisinden çok farklı bir yapılanmaya doğru sürüklenmiştir. Batı Avrupa denizler üzerinden kıtalara yayıldıktan sonra yeni bir hegemonya arayışı içine girerken, Orta Avrupa bu duruma karşı çıkmış ve bu yüzden birinci dünya savaşı Avrupa’nın doğu bölgesinde çıkmıştır. İkinci dünya savaşı da birincisinin devamı olarak siyasal gündeme gelirken, gene Balkanlar üzerinden Doğu Avrupa coğrafyasında gerçekleşmiş ama bu kez ikinci dünya savaşı son aşamada Rusya’nın merkezi olan Moskova bölgesinde değil, batı uygarlığının çıkış noktası olan Hazar bölgesinde sona ermiştir. Şimdi üçüncü dünya savaşı arayanlar bu çizginin devamında Kafkasya üzerinden Hazar’a ve daha sonra da Hazar bölgesi üzerinden, Orta Doğu ve Kuzey Asya’ya doğru yönelmektedirler. Kutsal kitaplara dayanan kıyamet senaryoları ve Armageddon adı ile planlanan üçüncü dünya savaşı,  Doğu Avrupa’da yarım kalan yapılanmanın tamamlanması çizgisinde ortaya çıkacak yeni olaylarla gelişecek gibi görünmektedir.

            Doğu Avrupa bölgesinin merkezinde yer alan Balkanlar bölgesine bütün jeopolitik kitaplarında fazlasıyla önem verilmektedir. Dünya  hegemonyasına  ağırlık veren bütün büyük devletler kendi yetiştirdikleri jeopolitik uzmanları aracılığı ile yeryüzü coğrafyasını kendi egemenliklerini merkeze koyarak  açıklamaya çalışırlarken, üç büyük kıtanın birleştiği Orta Doğu bölgesini  “kalpgah” adı ile  dünyanın merkezi konumunu dile getirmişler ve bu doğrultuda bütün dünya kıtalarının jeopolitik değerlendirmesini yapmaya çaba göstermişlerdir. Genel olarak üzerinde birleşilen görüşe göre Orta Doğu  bölgesinin dünyanın merkezi olduğu ama  üç kıtanın ortasındaki bu konumun  bu bölgenin geleceği açısından tam olarak güvenlik sağlamadığı ve o yüzden de Balkan bölgesinin daha öne çıkarak bu merkezi konumun tamamlanmasına katkı sağlaması gerektiği üzerinde bir ortak düşünceye varmışlardır. Milattan sonra yaşanan iki bin yıllık dünya tarihi içinde Asya ve Avrupa kıtalarındaki gelişmeler dünya tarihini belirlemiş ve kıtalardan merkeze yönelen gelişmeler doğrultusunda, Orta Doğu toprakları Balkanlara egemen olan güç tarafından yönlendirilmiştir. Bu merkezi coğrafya jeopolitiği çerçevesinde, Balkanlara egemen olan merkezi coğrafya üzerinde de hegemonya kurar. Dünya jeopolitiğinin bu ana esası, iki bin yıllık dünya tarihinin ortaya koymuş olduğu ana ilkelerden birisi olarak, dünya devletleri ve güç merkezleri arasında sürekli olarak bir tartışma konusu olmuştur. Batı Avrupa denizler üzerinden dünyaya yayılırken, Orta Avrupa ve Doğu Avrupa ülkeleri de kıtanın doğusuna doğru genişleyerek ve en büyük kıta olan Asya topraklarına doğru genişleme arayışları içinde olmuşlardır. Asya’da gelişen büyük güçler Avrupa’ya doğru açılırken, Avrupa’da öne çıkan büyük devletler de doğuya doğru açılmaya başladıklarında karşılarına Doğu Avrupa bölgesi çıkmaktadır. İşte bu nedenle Balkanların tarihte merkezi bir rolü bulunmaktadır.

            Balkanlar bölgesine adını veren sıra dağlar bölgeye yönelen saldırı ve işgal girişimlerine karşı yeterince destek sağlamada her zaman zorlanmış ve bu yüzden de bu bölgede kıtasal savunma yerleşik devlet yapılanması açısından yeterince etki sağlayamamıştır. Balkan kelimesinin iki hecesinden birisinin bal olması diğerinin de kan olması gibi bir durumun arkasında bu bölge coğrafyasının rolü bulunduğu imajı yaratılmaktadır. Dünyanın en güzel doğal yapılanmalarından birisine sahip olan bu bölgeye egemen olmak isteyen Asya ve Avrupa hegemon güçleri Balkanları ele geçirme doğrultusunda çok büyük savaşlara girişmişler ve bunların sonucunda da Balkan ırmaklarından sular kanlı bir kırmızı renkte akmıştır. Balkanların bal gibi güzel coğrafyası her iki kıtanın egemenlerini bu bölgeye çekmiş ve tarih boyunca devam edip giden göç olayları nedeniyle ise her zaman bir toplumsal hareketlilik Doğu Avrupa bölgesindeki devlet yapılanmalarını sürekli tehdit ederek savaşlara yol açmıştır. Asya ve Avrupa kıtaları arasında yer alan Doğu Avrupa,  Batı Asya denen komşu bölge ile birlikte göç ve yer değiştirme olaylarına sahne olduğu için her iki bölgede geçmişten kalan küçük küçük topluluklar, hem Balkanları hem de Kafkasları birer etnik müze haline getirmiştir. Bugünkü küreselleşme süreci bir anlamda global Balkanizasyon olarak tanımlanırken, geçmişten gelen bu sorun bölgenin geleceği ile ilgili ana mesele olarak yeniden siyasal gündemin tam ortasına oturtulmaktadır. Bölgenin geçmişten bugüne gelen tarihsel süreci içerisinde her zaman yeni dönemler gündeme gelmiş ve Doğu Avrupa bu yüzden bir istikrarsızlık adası olarak her zaman öne çıkmıştır. Balkanlar sorunu Doğu Avrupa bölgesini her zaman canlı bir sorun haline getirerek,  bu bölgede ortaya çıkan yeni yerleşimler, göçler ya da farklı siyasal yapılanmalar üzerinden dünya konjonktürünün değişmesine giden yolu açmıştır.

            Doğu Avrupa’nın tarihi geçmişi modern tarihin başlangıcı olarak kabul edilen Milat yılından itibaren başlatılırsa merkezi coğrafyada ortaya çıkan Asya ve Avrupa kökenli bütün büyük siyasal yapılanmaların, Doğu Avrupa bölgesine ulaştığı, ya sınıra gelerek durduğu ya da sınırları geçerek tüm bölgeye egemen bir konuma geldiği görülmektedir. İnsanlık tarihinin Çin’den başlayarak Hint bölgesine gelmesi ve daha sonra da merkezi coğrafya üzerinden batı bölgelerine geçiş yapması sürecinde,  Doğu Avrupa bir geçiş bölgesi ya da bir giriş kapısı olarak öne çıkmaktadır. Çin ve Hint sonrası dönemlerde Asya’nın ortalarından dünya sahnesine çıkmış olan Türk ve Moğol imparatorluklarının Doğu Avrupa’yı geçerek Batı Avrupa topraklarına girdikleri ve böylece Pasifik kıyılarından Atlantik okyanusuna kadar uzanan geniş alanda egemen devletler kurdukları geçmişin belgelerinde görülmektedir. Sırasıyla İskitler,  Hunlar,  Avarlar ve Hazarlar Asya kıtasının ortalarından yola çıkarak Avrupa kıtasının bütününde yayılmaları ve her gittikleri bölgelerde kendi nüfuslarının bir kısmını oralarda yerleştirmeleri sayesinde, bugünkü Avrupa kıtasında yaşamını sürdürmekte olan insan toplulukları ve halkların aslında Asya kökenli olduklarını ortaya koymaktadır. İki bin yıllık zaman dilimi içerisinde çeşitli siyasal olayların birbiri ardı sıra gündeme gelmeleri ile belirginlik kazanan Avrupa tarihinin bugünkü yapılanmaya sahip olmasında, doğudan gelen Asya göçlerinin belirleyici olduğu görülmektedir. Orta Avrupa’nın tam ortasında yer alan Macaristan devleti geçmişin birikimini temsil eden bir siyasal yapılanma ve Asya kökenli bir göç dalgasının bugünkü uzantısı olarak, Doğu Avrupa’nın ortalarında varlığını sürdürmektedir. İngilizce adında Hun kavramı bulunan Macaristan hem Hun kökenli Asya Türklerinin bir parçasıdır, hem de sekizinci ve onuncu yüzyıllar arasında devam eden Hazar göçlerinin bir kalıntısı olarak da bugün Doğu Avrupa’daki halkların Türk kökenli geçmişlerinin en açık göstergesidir. En son Kırgızistan’da yapılan Türk Birliği zirvesine bir Avrupa Birliği üyesi devletin başbakanı olarak Macaristan başbakanının katılması, bütün dünya ülkelerini sarsmış ve dünya geleceğe doğru evrilirken bugünkü halkların ve ulusların geçmişten gelen kökenlerine tekrar yöneldiklerini açıkça dünya kamuoyuna göstermiştir.

            Avrupa halkları incelendiği zaman, kuzey bölgesinde yaşayan halkların İskitlerin uzantısı olduğunu ve bu yüzden Avrupa’nın kuzeyine İskandinavya adı verildiği anlaşılmaktadır. Hunların öncüsü grupların Tuna boylarına yerleştikleri bugünkü Macaristan’ın Macarların, Hunların ve Hazarların karması bir nüfus yapısına sahip olduğu, daha sonraları da Kalmuk Türklerinin gelerek Tuna boylarına yerleşmesiyle beraber çeşitli Türk kökenli boyların bir ülkesi olarak Macarların orta ve doğu Avrupa’da bir krallık kurduklarını tarih kitapları anlatmaktadır. Roma İmparatorluğunu yıkan Hunların kralı olarak Atila, Asya’dan gelerek bütün Avrupa’yı ele geçirdiği zaman,  İtalya merkezli Roma İmparatorluğunun çöktüğü ve Doğu ve Batı Roma olarak ikiye ayrıldığı ve böylece Doğu Avrupa’da İstanbul merkezli bir Doğu Roma ya da daha sonraki adıyla Bizans imparatorluğu kurulduğu anlaşılmaktadır. Bu bölünmeden sonra Avrupa kıtasına kuzeyden gelen Cermen boyları ile batı Roma devletinin birleştiği ve Hristiyanlığın tüm Avrupa’ya yayılması üzerine de Romalılar ile Cermenlerin bir araya gelerek Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğunu kurdukları anlaşılmaktadır. Batı Roma devleti Cermenlerle bir araya gelirken, Doğu Roma devleti de Balkanlar ve Doğu Avrupa bölgesindeki etkinliğini uzun süre devam ettirmiş ama Batı Roma’yı ele geçiren Hristiyanlar, Doğu Roma devletinin halkını da kendi dindaşları haline getirmek üzere Haçlı seferlerini düzenlemeye başladıkları aşamada, Doğu Avrupa bir büyük savaş alanına dönüşmüştür. Doğu Avrupa’da Doğu Roma imparatorluğu çökerken Orta ve Kuzey Asya’dan gelen Türkler ile gene Orta ve güney Asya’dan gelen Müslümanlar,  Bizans devletini yıkarak önce Selçuklu sonra da Osmanlı İmparatorluklarını kurarak, Hıristiyan Romalıların Doğu Avrupa üzerinden merkezi coğrafya ülkelerini ele geçirmelerini önlemişlerdir. Selçuklular ile birlikte orta dünya bölgesine gelerek bu alanın çeşitli ülkelerine yerleşen Türkler,  zaman içerisinde bölgeye yerleşerek ve merkezi coğrafya da bin yıllık bir Türk egemenliğini oluşturarak varlıklarını bugünlere kadar getirmişlerdir.

            Bugün Doğu Avrupa’da yerleşik olarak devam etmekte olan devletlerin çok büyük kısmı Asya kökenli Türk göçleri aracılığı ile Avrupa’ya yönelen ve bu doğrultuda Doğu Avrupa bölgesinde devlet kuran Türk boylarıdır.  Sekizinci yüzyılda Türk asıllı  Fin-Ogurlar Hazar bölgesinden yola çıkarak batıya doğru giderlerken  ikiye bölünmüşler,  bir kısmı kuzeydeki Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, İsveç  ve  Çekya  gibi bugünün devletlerinin kurulmasına giden yolda bölgeye yerleşmişlerdir. Güneye yayılan Ogurlar ise, Polonya ile Macaristan bölgelerine yerleşerek Doğu Avrupa yapılanmasını tamamlamaya çaba göstermişlerdir. Rusların Polonez adını verdiği Kıpçaklar,  Hazar devletinin dağılması üzerine sekizinci asır göçleri içinde yer alarak bugünkü modern Polonya devletinin oluşumunu gerçekleştirmişlerdir. Doğu Avrupa’nın en önemli bölgesi olan Balkan dağları alanında kurulan Bulgaristan devleti de, gene bir Türk asıllı devlet olarak bugünün dünyasında Türkiye’nin batı komşusu ve Doğu Avrupa’nın sınırında bir bağımsız ülke olarak varlığını sürdürmektedir. Bulgarlar, Kıpçaklar ve Macarlar ilk devletlerini Hazar denizinin kıyılarında kurmuşlar ve daha sonraki dönemde batıya doğru göç dönemi gündeme gelince, sekizinci yüzyıl göçleri ile birlikte Doğu Avrupa bölgesi üzerinden Avrupa devleti olma hakkını kazanmışlardır. Batı Avrupa’daki Endülüs İmparatorluğunun dağılması üzerine batı Avrupa halkları denizlere açılarak okyanus ötesi kıtalarda kendilerine sömürgeler kurmuşlardır, Dünya batı Avrupa merkezli bir sömürgecilik dönemine doğru sürüklenirken,  Doğu Avrupa ülkeleri daha farklı bir tarihsel süreçten geçmişlerdir. Roma İmparatorluğu sonrasında Macarlar bir Doğu Avrupa krallığı kurarak Dalmaçya kıyılarına kadar egemenlik alanını genişletmişler ama bu sırada Müslüman Boşnakların Balkanlara gelmesi üzerine,  bir Türk ve İslam devleti olarak Osmanlı imparatorluğu Anadolu üzerinden Balkanlara geçerek Hristiyanlığın doğuya doğru yayılarak Asya kıtasına erişmesini önlemişlerdir. Selçuklu İmparatorluğu İstanbul’u alamayınca dağılmış yerine kurulan Osmanlı devleti İstanbul’u alarak egemen olmuştur.

            Osmanlılar öncesinde bir dönem Macarların yönetimi altına giren Doğu Avrupa toprakları,  Osmanlı döneminde sürekli olarak Müslüman ve Hrıstıyan dinleri arasında bir çekişme alanı haline gelmiştir. Romalıların Orta Doğu’ya gelerek bu bölgede kurulmuş iki Yahudi devletini yıkmaları üzerine,  Yahudiler dağılmış, bir kısmı Akdeniz kıyılarına yerleşirken, diğerleri de önce Hazar bölgesine ve daha sonra da Asya topraklarından Avrupa kıtasına yönelik göç hareketleri içinde yer alarak, Avrupa ülkelerinin özellikle deniz kıyısı bölgelerine yerleşmişlerdir. Orta Doğu’da ikinci kez yıkılan İsrail devletini üçüncü kez kuramayan Yahudiler, Avrupa tarihi içinde hem Doğu Avrupa hem de batı Avrupa ülkelerinde yerleşik yaşama geçmişlerdir. Batı Avrupa ülkelerinin  hızla zenginleşmesi üzerine dünya ticaretini ellerinde tutan Yahudi topluluklarına karşı, Hristiyan batı Avrupa ülkelerinde ciddi tepkiler ortaya çıkınca, hem Endülüs devleti yıkılmış hem de ikinci dünya savaşına kadar geçen süre içinde Avrupa kıtası Hristiyanlar ve Yahudiler arasında  bir çekişme ve savaş alanına dönüşmüştür. Batı Avrupa’dan kovulan Musevilerin bir kısmı deniz yollarının geçtiği yeni ülkelere doğru göç ederken, geri kalanlar da Türk asıllı halkların egemen olduğu Kuzey ve Doğu Avrupa ülkelerine sığınmışlardır. İspanya’dan kovulan Yahudiler Balkanlara geldiğinde, Batı Avrupa’dan Doğu Avrupa ya geçiş süreci yaşanmıştır. İspanya’dan gemilerle Doğu Avrupa ve Orta Doğuya gelen üç yüz bin Seferad Yahudisi hem Osmanlı devletinin hem de Doğu Avrupa’nın yeniden yapılandırılmasında önde gelen roller oynamışlardır. Hristiyanların Yahudileri Avrupa’dan atma politikasına karşılık, Yahudiler de hem orta ve Kuzey Avrupa devletlerinde, hem de Doğu Avrupa devleti olarak öne çıkan Osmanlı İmparatorluğu çatısı altında  örgütlenerek varlıklarını sürdürmüşlerdir .

             Avrupa’nın batısındaki İspanya yarımadasından göç ederken,  Hristiyan Avrupanın doğusunda bir Yahudi devleti kurmayı düşünen Seferadlar bunun için yeterli güce sahip olmadıkları için Müslüman Osmanlılardan yardım istemişler ve bu doğrultuda Macar Yahudileri  geliştirdikleri top silahlarını Osmanlılara vererek, Doğu Avrupanın merkezini Hristiyan Bizans’ın elinden almışlardır. İstanbul Türk ve Müslümanların eline geçince, bütün Balkan ülkelerine ve Doğu Avrupa bölgesine dönük olarak yeni bir imparatorluk düzeni kurulmuştur. Yedi yüzyıllık bir dönemde Osmanlılar Balkanlar ve Kafkaslar arasındaki alana egemen olurlarken, sürekli olarak Hristiyan Avrupa’nın orduları ile savaşmak zorunda kalmışlardır. Osmanlı devleti tarihe Müslümanların koruyucusu olarak geçerken, bu durumdan Museviler de yararlanmışlar ve Hristiyan dininin Haçlı seferleri ile Avrupa’dan Asya’ya yayılmasını Osmanlıların Doğu Avrupa bölgesinde önlemesine, Musevi  lobileri  bir çok yönden yardım etmişlerdir. İberik yarımadasından kovulan Museviler ile Müslümanların içine düştüğü durumun benzeri, Balkan savaşları sırasında  Doğu Avrupa bölgesinde yaşanmış ve Osmanlılar Avrupa topraklarından geri çekilirken,  bu imparatorluğun vatandaşı konumundaki Museviler de  Avrupa’dan çıkartılarak mübadele sözleşmesi ile Türk ve Müslümanların yönetiminde çöken imparatorluğun yerine  kurulan Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yeni bir yapılanmaya yönlendirilmişlerdir.  Böylece bir anlamda  Avrupa kıtasında ya da Doğu Avrupa toprakları üzerinde kurulmak istenen Yahudi  devletinin bu  küçük kıta üzerinde kurulamayacağı ortaya çıkmış ve Birinci Dünya savaşı sırasında  Avrupa’da kurulamayan bu devletin nerede kurulacağı tartışma konusu olmuştur . Böyle bir devlet için Fransa Madagaskar adasını tahsis ederken,  İngiltere  Latin Amerika kıtasının tam ortasında yer alan Arjantin devletinin kuzey bölgesini teklif etmiş, bazı batılı otoriteler ise bu devletin Avustralya ya da Yeni Zelanda gibi uzak doğu ülkelerinde kurulmasının, dünya barışı açısından yararlı olacağını  öne sürerek başka alternatifler ortaya koymuşlardır. Türkiye’nin kurucusu Atatürk Avustralya kıtasındaki eyaletlerden birisinde böyle bir devletin kurulmasının dünya barışı açısından yararlı olacağını ileri sürmüştür. Ne var ki   Osmanlı Yahudileri  önce İstanbul’un ortasında Pera bölgesinde, bu olmazsa  İzmir-Manisa hattında Avrupa’da kurulamayan  Musevi devletinin kurulmasını talep etmişlerdir .

            Museviler Doğu Avrupa’da kurulamayan İsrail’in  kutsal kitaplara dayanılarak vadedilmiş topraklar üzerinde Orta Doğu alanında  kurulması için  mücadele etmişlerdir. Sonunda Birleşmiş Milletlerin kurulması ve bir numaralı kararı ile de Filistin’de bir Musevi devleti kurulması konusunda karar alması  üzerine,  bu bölgede ayrı bir devlet kurulması için mahalli halka danışılmadan  ve bir referandum yapılmadan Birleşmiş Milletler kararı ile  bu devlet kurulmuştur. Böylece bir yandan Avrupa’da kurulamayan İsrail devleti Orta Doğu bölgesinde kurulurken,  diğer yandan da Rusya topraklarında kurulamayan Türk devleti de Anadolu yarımadası üzerinde kurulmuştur. Rus Çarlık rejiminin polisleri Türkçü önderleri Rusya’dan kovunca, bunun üzerine İsviçre’de toplanan beşinci Türkçülük kongresinde, Türklerin ana vatanı olarak Anadolu yarımadası ilan edilerek bir Türk devleti ilk kez Türk adı ile Anadolu yarımadası üzerinde kurulmuştur. Avrupa kıtasında kurulamayan Musevi devleti ve Rusya bölgesinde kurulamayan Türk devleti İsviçre kongreleri üzerine,  dünyanın ortasındaki merkezi alanda kurulabilmiştir.  İki devlet aynı siyasal süreç içinde Orta Doğu bölgesinde kurulurken, tıpkı Endülüs döneminde batı Avrupa’dan dışlandıkları gibi şimdi de Doğu Avrupa topraklarından dışarıya atılıyorlardı. Museviler İstanbul ve de İzmir yörelerinde kendi devletlerini kuramadığı gibi Türkler de Kazan-Kırım - Kafkasya üçgeninde kuramadıkları Türk devletini Edirne’den Ardahan’a kadar Misakı Milli ile ilan ettikleri vatan toprakları üzerinde kuruyorlardı. Üç büyük din arasındaki çekişmeler ile  Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya ve   Japonya  gibi  emperyalist devletlerin aralarındaki  çatışmalar ve savaşların dünyayı getirdiği yeni noktada, Doğu Avrupa’daki Müslüman Türkler ile Osmanlı döneminden kalma Museviler de dışlanarak,  İngiliz ve Fransız emperyalizmleri  Doğu Avrupa bölgesinde kendilerine küçük ortaklar arıyorlardı. İngiltere Yunan devletini kurarken Fransa Romanya ve  Arnavutluk, Rusya  Bulgaristan ve Sırbistan, Almanya Hırvatistan ve Slovenya gibi eski Osmanlı eyaletlerini yeni Hıristiyan devletler olarak Müslümanlara ve Musevilere karşı, Doğu Avrupa’da topraklarında  kendi kolonilerine  dönüştürmeye çalışıyorlardı.

            Birinci Balkan savaşı sonrasında Doğu Avrupa’da küçük Balkan devletleri kuruluyor ve sonraki aşamada bu devletler daha büyümek üzere ikinci bir Balkan savaşına yönelirken, Türkler Balkanları terk ederek Anadolu topraklarına geliyorlardı. Osmanlı egemenliği altında Vatikan yönetimindeki Hristiyan Avrupa’ya karşı kendilerini korumaya çalışan Museviler,  son aşamada Makedonya’yı  bir  Melami devleti olarak örgütleyerek bu devletin çatısı altında  Selanik merkezli  yeni bir Musevi  Makedonya  kurma planları devreye sokmaya çalışmışlardır. İngiliz emperyalizmi bu projenin önüne geçerek, Musevilerin de tıpkı Müslümanlar gibi Doğu Avrupa bölgesini terk etmeleri için Selanik ve İzmir’de yangınlar çıkararak ve bazı örgütlenmeleri gündeme getirerek bölgede bir mübadele düzenlemesi yapılmasını dayatmıştır. Doğu Avrupa bölgesinde Müslüman Osmanlı yönetimi biterken Vatikan denetiminde bir Hristiyan yapılanmasını önlemek üzere, Museviler Makedonya’yı bir Avrupa Musevi devleti olarak yeniden kurmaya çaba gösterirlerken, Fransa destekli İngiltere Hristiyan Türkler ile Müslüman ve Museviler arasında bir mübadele yapılmasını siyasal baskılar aracılığı ile gerçekleştirmişlerdir. Türkler,  Müslümanlar ve Museviler ile Ortodokslar arasında bir mübadele antlaşması hem Balkanlar hem de Irak ve Suriye ile Türkiye arasında imzalanarak, Avrupa tipi ulus devletler modeli Orta Doğu bölgesine de getirilmek istenmiştir.  Balkanlar, Kafkaslar ve  Orta Doğu bölgesindeki ülkelerin kurucusu olan İngiliz-Fransız ortaklığı,  bugün gelinen yeni aşamada  ABD-İsrail ikilisi ile karşı karşıya kaldığı için , merkezi coğrafyada gene büyük devletler ve siyasal güçler arasında  eskisinden farklı bir çizgide yeni  anlaşmazlıklar sürecine girilmiştir . Avrupa ve Rusya’da kurulamayan iki devletin  zorlanarak  Orta Doğu Bölgesinde kurulması ile yeni gelinen noktadaki  sıcak  çatışmalarla bölge  gerginlik ortamına doğru sürüklenirken üçüncü dünya savaşını hatırlatan benzeri gelişmeler bugünün dünyasında  insanlığın geleceğini   tartışmalı bir duruma sürüklemektedir.

            Türkiye üç kıtanın ortasında üç yarımada üzerine kurulurken,  ulusal yemin ile korunma  altına alınan sınırlarını güvence altına almak üzere  bir güvenlik devleti olarak  kurulmuştur. Kurucu iradenin bu başarılı girişimi yüzünden, Türkiye Cumhuriyeti yüz yıllık bir zaman diliminde her türlü saldırıya karşı kendisini korumasını bilmiş ve Kıbrıs gibi yüz yıl önceki dönemde Misakı Milli sınırları dışında bırakılan Türk toprağını ana vatana yakınlaştırma başarısını sağlamıştır. Türkiye sürekli savunmada kalarak başarı sağlarken, İsrail ise sürekli sorun yaratarak, bölge devletleri arasında çekişmeleri körükleyerek her zaman için bir üçüncü dünya savaşı arayışı içinde olmuştur. Küçük İsrail’in Büyük İsrail’e dönüşmesi için bölge devletlerinin parçalanmasına dönük senaryolar art arda devreye sokulmuş ve bu doğrultuda orta dünyada Balkanizasyon senaryoları parçalanmaları hedefleyerek yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Bu yüzden Orta Doğu bölgesinde tam olarak güvenlik sağlayamayan İsrail, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya gibi Hristiyan Doğu Avrupa ülkeleri ile Türkiye karşıtı çizgide yeni güvenlik antlaşmalarına girişmiştir. Türkiye böylece Doğu Avrupa bölgesinden bir Hristiyan ittifak ile çevrelenirken,  İsrail  öbür tarafta da Birleşik Arap Emirliklerini  taşeron konumunda kullanarak ve  bu kez yeniden Orta Doğu’nun  Müslüman  ülkeleri  ile  anlaşmaya giderek, laik rejimi ile kendisine şimdiye kadar şeriat rejimlerine karşı şemsiye görevini yapan  Türkiye Cumhuriyetine  karşı bir çizgide,  bu kez de  güneyden  çevirme hareketine yönelerek,  hasım konumunda bir tutum ile  eski müttefiki  Türkiye  devletinin  karşısına çıkmaktadır.

            Son dönemdeki gelişmeler böylesine olumsuz bir çizgide gelişirken, İsrail’in Bulgaristan Yunanistan ve Romanya ile yeni bir dayanışma ittifakına kalkışması ile Doğu Avrupa bölgesini yeniden batı merkezli bir doğrultuda devreye sokularak Orta Doğu barışı için Balkanlar ve Kafkaslar arasında yeni düzen arayışı gündeme getirilmektedir. Eskiden Doğu Avrupa’da egemen olan Osmanlı devletinin yıkılışı üzerine,  bu bölgede komünist rejimler oluşturularak Rusya’nın öncülüğünde koskoca bir Sovyetler Birliği kurulmuştur. Hristiyanlık merkezi Vatikan’a karşı Müslüman Osmanlı devletine sığınan Museviler, Osmanlı sonrası dönemde yeni bir Hristiyan baskısı ya da dayatmalarıyla karşı karşıya kalmamak üzere, Rusya üzerinden oluşturulan Sovyetler Birliği’nin dinsizlik düzenini desteklemişlerdir.  Başta Rusya olmak üzere bütün sosyalist ülkelerde dinsizlik resmi ideolojinin bir uzantısı olarak kabul edilmiş ve bu doğrultuda Hristiyan ülkelerde kiliseler, Müslüman ülkelerde ise camiler hem kapatılmış hem de yıkılmışlardır. Hristiyan dünyaya karşı da dinsizlik esasını savunan  Yahudiler, kendi dini kimliklerini koruyarak  Doğu Avrupa’dan vazgeçmemişler ve  Hazar devletinin uzantısı olan Doğu Avrupa ülkelerinde materyalizmi savunan  sosyalizm üzerinden uzlaşma arayarak yerlerini korurlarken gene bu bölge üzerindeki Vatikan’ın etkisini önlemişlerdir. Rusya dünya savaşları sonrasında yeni dönemde öne geçerken Ortodoks inancını Doğu Avrupa halkları arasında yaygınlaştırarak Müslümanların ve Musevilerin bölgeden ayrılmalarını sağlayacak bir eski karşıtlığı canlı tutarak Hristiyan Avrupa kıtasının desteği ile Osmanlı artığı nüfusları Doğu Avrupa bölgesinden uzaklaştırabilmenin çabası içinde sosyalist dönemi kendi açısından değerlendirebilmenin yollarını aramıştır. Sosyalist sistemin tasfiyesi aşamasına gelindiğinde zayıf düşmüş bir Rusya eski ideolojik imparatorluğu bölgelerinde güç kaybetmiş ve eski SSCB üyesi olan on beş adet eyalet bağımsız devletler olarak Birleşmiş Milletlerin çatısı altındaki yerlerini almışlardır. Osmanlı yönetimi sonrasında komünizm üzerinden Rus yönetiminin egemen olduğu Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalist sistemin tasfiyesi ile birlikte bağımsızlık düzenleri devreye girmiş ama bu aşamadan sonra da Batı Avrupa merkezli Avrupa Birliği, Avrupa’da bir kıtasal devlet kurmak üzere Doğu Avrupa ülkelerini üye yaparak içine almıştır. Ne var ki Bosna, Arnavutluk ve Kosova gibi Müslüman ülkelere üyelik hakkı tanınmayarak Avrupa Birliğinin Hristiyan kimliği korunmuştur. Eski Osmanlı kalıntılarının bu bölgeden temizlenmesine, AB yönetimi üyelikten önce yer vermiştir.

            Küreselleşme sürecinde ABD’nin kontrolü altında bir Avrupa Birliği sürecine giren Avrupa ülkeleri zaman içinde birleşeceklerine, kendi ayrı yapılarını korumak durumunda kalmışlar ve ABD ile anlaşmazlığa düşen İngiltere ise birlikten ayrılma yoluna girince başta Fransa ve İspanya olmak üzere büyük devletlerin bu birlikten ayrılma yoluna doğru yönlerini değiştirdikleri görülmüştür. Batı Avrupa’nın büyük devletleri birbiriyle çekişmelere gene eskisi gibi düştükleri açığa çıkınca birliğe sonradan üye olan Hristiyan Doğu Avrupa devletlerinin gelecekleri tartışılmaya başlanmıştır. Kuzeyinde Protestan, güneyinde Katolik doğusunda Ortodoks mezheplerine sahip olan Avrupa devletlerinin, son yıllardaki gelişmeler karşısında batı Avrupa merkezli bir Avrupa birliği oluşumundan giderek uzaklaştıkları, kıtasal birlik yerine bölgesel ittifaklar arayışı içine yöneldikleri görülmektedir. İngiltere’nin başlatmış olduğu Avrupa Birliğinin dağılma sürecine girerken bunun yerini Akdeniz Birliği, İskandinav Birliği, Batı Avrupa Birliği,  Orta Avrupa Birliği, Doğu Avrupa Birliği, Balkan Birliği, Ege Federasyonu ya da Kuzey Birliği gibi bu eski kıtayı yönler doğrultusunda bölecek bazı bölgesel birlikler konuşulmaya başlanmaktadır. Türkiye’yi dışlayan ve hiçbir biçimde bu tür bölgesel yapılanmalar içinde düşünmeyen Türkiye karşıtı girişimler giderek ön plana çıkarken, Türkiye bir parçası olduğu ve büyük oranda da komşu konumuna sahip olduğu Doğu Avrupa yapılanması içinde bile düşünülmemektedir. Müslüman bir halka sahip olan Türkiye’nin sadece din ayrılığı gerekçesi ile Doğu Avrupa’dan dışlanması bile bugünkü Avrupa ülkelerinin orta çağ zihniyetinden henüz uzaklaşamadıklarını da ortaya koymaktadır.

            Avrupa’nın geleceği belirsizlik ortamına girerken Avrupa devletleri kendilerini kurtarmak üzere sınır komşuları ile bölgesel birliklere gitmektedirler. Son yıllarda Macaristan ve Polonya gibi Doğu Avrupa ülkeleri ile batı Avrupa merkezli Avrupa Birliği arasında ihtilaflar çıkmakta ve bu ülkeler sürekli olarak AB ortamından dışlanmaktadırlar. Varşova kenti soğuk savaş dönemindeki doğu blokunun merkezi konumundayken Nato’ya karşı doğu paktı olarak Polonya merkezli bir savunma örgütü Varşova Paktı adıyla kuruluyordu. Avrupa’nın büyük devletleri ABD’nin Nato baskılarına karşı yeni bir Avrupa ordusu kurulması düşüncelerini Avrupa Birliğinin merkezi olan Brüksel’de savunurlarken ABD merkezi bölgedeki Arap ülkelerini bir araya getirerek Avrupa ordusuna karşı bir Arap ordusunun Orta Doğu da kurulmasıyla ile ilgili toplantıyı, Varşova kentinde Brükselci ülkelere karşı düzenlemiştir. Doğu Avrupa bölgesinin merkezi olarak kabul edilen Varşova kenti yeni dönemde ABD destekli politikaların da merkezi konumuna geleceği son gelişmelerle ortaya çıkmaktadır.

            Ayrıca eski Doğu Avrupa’nın sosyalist ülkeleri olan Polonya, Macaristan, Çekya ve Slovakya gibi dört ülkenin oluşturduğu V-4 olarak adlandırılan Vişegrad dörtlüsü oluşumu da bir anlamda Orta Avrupa Birliği arayışının sonucu olarak gündeme gelmiştir. Bir anlamda Doğu Avrupa’ya yönelen yeni bölgesel ittifakın çıkış yeri olarak belirlenen Vişegrad kenti Avrupa Birliği’nin dışında gelişen yeni bir oluşum olarak dünya sahnesine çıkmaktadır. Batı Avrupa Atlantik okyanusuna ve Akdeniz bölgesine doğru kayarken siyasal alanda boşluğu hissedilen Doğu Avrupa yapılanmasını karşılamak üzere Vişegrad gibi bir Orta Avrupa kentinde dört devletin ilgili çalışmalara başlaması,  geleceğin Avrupa yapılanmasında Orta ve Doğu Avrupa bölgelerinin birlikteliği ile daha güçlü bir alternatif yapılanmayı öne çıkaracaktır. Amerika Birleşik Devletlerinde yaşamakta olan milyonlarca Doğu Avrupa kökenli insanların içinde yer aldığı Çek, Polonya, Macar, Fin ve Ukrayna kökenli lobilerin ve bu ülkelerden ABD’ye göç etmiş olan Yahudi lobilerinin örgütlü etkinlikleri önümüzdeki dönemde daha güçlü bir biçimde öne çıkarsa, o zaman şimdiye kadar hep ihmal edilen ve geri planda tutulan Doğu Avrupa bölgesinde, yepyeni yapılanmalar ortaya çıkabilecektir. Önümüzdeki dönemde Varşova ya da Odesa merkezli bir Doğu Avrupa Birliği oluşumu gündeme gelebilir. Türkiye komşusu olduğu bu bölgenin geleceği ile yakından ilgilenmek ve gereğini yapmak zorundadır. 

 


Doğu  Avrupa Birliği Kuruluyor mu?