Tarihteki ilk donanmalar ordularını yabancı kıyılara taşımak veya işgalcilere karşı kendi sahillerini savunmak için tasarlanmıştı. MÖ 480 yılındaki Salamis Adası ile Yunanistan anakarası arasındaki boğazda Grek kent devletleri ittifakı ile Pers İmparatorluğu arasında cereyan eden karşılaşma, kaydedilmiş ilk geniş ölçekli deniz muharebesiydi. Bu muharebeden sonra mahmuz, Rum ateşi ve nihayetinde toplarla teçhiz edilmiş kürekli ve yelkenli ahşap gemiler, daha sonra buhar, demir zırh, kuyruktan dolan top ve torpido ile tanışan harp gemileri, akabinde büyük çaplı toplar ve kalın çelik zırh ile donanmış muharebe gemileri, uçak gemileri ve sonunda güdümlü füze taşıyan modern harp platformlarıyla günümüze kadar “kuantum sıçramasını” andıran bir teknolojik ilerlemeyle deniz harbinin dinamikleri şekillendirilmişti. Bu zaman zarfında amiraller denizdeki hâkimiyetin ne denli önemli olduğunu idrak etmekle kalmadılar, ulusların denizler aracılığıyla hâkim güçlerini genişleterek büyük imparatorluklar kurulmasına olanak sağlayacak deniz aşırı ticaret ve koloni sistemini ihdas edilmesindeki baş aktörler oldular.

Deniz harbinin daima en yeni teknolojiyle bezenmiş platform merkezli olması ve buna bağlı yüzleşilen tehditlerdeki dönüşüm, kaçınılmaz olarak deniz harekâtının icrasındaki taktikleri de baştan aşağı değiştirmektedir. Günümüzde hiçbir komutan filosunu yüz yıl önce başarılı olmuş bir komutanla aynı şekilde komuta görevini ifa edemez. Çünkü kullandığı, karşı koymaya çalıştığı silah sistemleri ve deniz harekât ortamı geçmişle kıyaslanamaz derecede farklılaşmış durumdadır. Nitekim teknolojinin gelişimiyle birlikte taktiklerin uğradığı değişim karaya nazaran denizde daha açık bir biçimde kendini göstermektedir. Kadırgaların denizlerde egemen olduğu çağlarda, deniz harbine dönük taktikler ağırlıklı karadaki muharebelere benzer şekilde seyir siası düşük ancak manevrası yüksek platformların birbirine rampa ederek göğüs göğüse çatışması esasına dayanıyordu. Yelkenli gemilerle birlikte tek başına bir platformun ambarlarındaki sıralı toplarla sahip olduğu ateş gücü ve rüzgâr üstü seyrin verdiği sürat avantajı, deniz harbine dönük yeni muhabere ve harekât doktrinlerinin ortaya çıkmasına vesile oldu. Buhar gücüyle beraber rüzgârın kaprisinden kurtulan muharebe gemileri, büyük kalibreli uzun menzilli topların ve kalın zırh koruması sayesinde daha önce bir deniz platformunun sahip olmadığı beka kabiliyetine erişmişlerdi. Her yöne manevra yapma özgürlüğü, sürat ve üst düzey koruma deniz muharebesinde gemilerin ateş konsantrasyonundan en üst seviyede istifade etme düşüncesi yenilikçi taktik nizamların kapısını aralamıştı. Haberleşme sistemleri üzerindeki yenilikler de amirallere filoları üzerinde daha etkin komuta kontrol sağlama olanağını tanımıştı.

Yalnızca deniz muharebesindeki angajman mesafelerini istinat noktası kabul edersek geçmişle bugün arasında yıllara sari muazzam bir ölçekte artış gösterdiğini kolaylıkla görebiliriz. Mesela 1898’de Manila Muharebesi’nde ABD Donanması İspanyol Filosuna 4.500 metreden angaje olmuş ve ancak % 2,3 oranında isabet kaydedebilmişti. Günümüzde ise bir Harpoon güdümlü gemi savar füzesi 200 km’den fazla menziliyle, tek vuruşta muhasımın harp platformunu batırma veyahut hareketten sakıt bırakabilme imkân ve kabiliyeti dışında isabet yüzdesi 20’inci yüzyılın başındaki deniz topçuluğuna nazaran bir hayli yüksek olduğu da bir gerçektir. Operasyonel etkinlik açısından ise uçak gemisinde konuşlu çok maksatlı avcı uçağı F/A-18  Süper Hornet’in 700 km’lik bir harekât yarıçapına malik olması, taktik ve operatif seviyede deniz harbini geçmişle kabili kıyas götürmeyecek düzeyde farklı bir mecraya taşımıştır.

Peki, taktik ve operatif düzeydeki bu devrimsel dönüşümler stratejik cenahta da kendine yer bulabilmiş miydi? Amerikalı deniz düşünürü Alfred Thayer Mahan (1840–1914), teknolojideki ilerlemelere paralel olarak deniz harbi koşullarının da zaman geçtikçe değiştiğini, ancak tüm dünyada uygulama alanı bulmuş stratejik prensiplerin ise değişmeden kaldığını iddia etmiştir. Deniz intikal hatlarının güçlü bir harp filosuyla kontrolünün önemiyle düşman filosunu belirleyici bir muharebede yenmek için “kuvvet konsantrasyonu” ve “taarruzî yaklaşım”ın değeri üzerinde özellikle duran Mahan, deniz harbinin ana mefkûresi olan deniz kontrolünü (command of the sea) elde etmek veya rakibin kontrolünü engellemenin geçmişte olduğu gibi gelecekte de değişmeyeceği tezini ileri sürmüştür. Gerçekten de dünya siyasi tarihine baktığımızda jeopolitiğin gölgesinde denizlerin kontrolünün küresel ölçekte hâkimiyetin anahtarı olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Bir yerde Mahan’ın binlerce yıldır "denizlerde hâkimiyet" şiarı, her zaman deniz harbinin belirleyici ve yanılmaz yasası olarak günümüze kadar değişmeden ulaşabilmiştir.

Günümüzde jeopolitik çekişmelerin merkezinde ağırlıkta denizlerin yer alması, konvansiyonel kuvvet tasarımına sahip donanmaların varlığını hala zorunlu kılmaktadır. Deniz harekât ortamının denizin sathı ve sualtı, hava, kara, uzay, siber uzay, elektromanyetik spektrum ve bilgi akışını ihtiva eden çok boyutlu yapısı bünyesinde denizdeki harekâtın olmazsa olmazı sayılan deniz kontrolü ve deniz kullanımının engellenmesi gibi geleneksel yaklaşımların 21’inci yüzyılın değişen koşullarında dahi uzun bir müddet de geçerliliklerini koruyacağı kesindir. Eskiye nazaran çok boyutlu deniz harekât ortamı teknolojik ilerlemeler, yaratıcı doktrinler ve yeni aktörlerin katılımıyla daha karmaşık bir hale bürünmesi, bize gelecekte bu karmaşıklığın derecesinin daha da artacağına dönük önemli emareler vermektedir. Bugün olduğu gibi gelecekte de yeni teknik ve teknolojiler potansiyel rakiplerin deniz harekâtını icra etmelerini mümkün kılacağı gibi karşı tarafa da bu harekâtı engelleyecek muhtelif seçenekler sunacaktır.

ABD Müşterek Kuvvetler Komutanlığı veya Birleşik Krallık Doktrini ile Konsept Geliştirme Merkezi’nin son zamanlarda yaptığı çalışmalar güvenilir bir referans kabul edilirse, donanmalar gelecekte karmaşık bir ortamda görev icra edecek, konvansiyonel ve gayri nizami tehditlerle mücadele etmek durumunda kalacaktır. Rakipler Batılı deniz güçlerini her fırsatta sınayacak ve beklenmedik hibrit tehditler ortaya koyabilmek maksadıyla özgün doktrinler geliştirecektir. Silahlı kuvvetler karmaşık, yoğun mücadeleli bir ortamda, çoğunlukla konvansiyonel kuvvetlerin olumlu etki sağlamasının güç olacağı durumlarda faaliyet yürütecektir. Hakikaten de bu kuruluşlar nazarında simüle edilen geleceğin deniz harekât ortamında bir tehdit bolluğu yaşanacağına şüphe yoktur.

Giderek artan sayıda ülke, insanların hayatta kalması, gelişmesi ve hatta beka mücadelesinde 21. yüzyılın temel kaynağı olarak denizler ve okyanusları görmekte ve bu alanların stratejik önemini kavramakta hatırı sayılır girişimlerde bulunmaktadır. Tüm ülkeler, denizlerin ve okyanusların değerleri, hakları ve çıkarları hakkında daha güçlü bir fikir edindikçe, münhasır ekonomik bölgeleri, kıta sahanlıkları ve deniz egemenlik alanları gibi konularda küresel istikrarsızlıkla birlikte anlaşmazlıkların artacağı beklentisi hiç de boşuna değildir. Bilhassa potansiyel istikrarsızlık kaynakları arasında pandemiler, iklim değişikliği, demografik değişiklikler ve bunların yarattığı iktisadi krizler, enerji kaynaklarına duyulan ihtiyacı daha da arttıracak ve radikal ideolojilerin ortaya çıkışına da zemin hazırlayacaktır.

Gelgelelim, 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinin bir önceki yüzyılın son yıllarından çok daha barışçıl bir dönem olmadığı da ortadadır. ABD merkezli Batılı güçlerin 1991 ve 2003’te Irak Ordusu karşısında Almanların İkinci Dünya Savaşı’nda uyguladığı Yıldırım Harbi’nin (Blitzkreig) yeni sürümü addedilecek “hava-kara muharebe doktrini”nin hızla elde ettiği konvansiyonel başarı, gerisinde terörizm, yerel istikrarsızlık, ayaklanma gibi asimetrik ve ön görülemez gelişmelerle birlikte pek seçeneği olmayan ciddi memnuniyetsiz bir kesim de bırakmıştı.“sui generis” koşullarda ortaya çıkan bu asimetrik konjonktürün Irak ve Afganistan’da post modern bir hasım ile ete kemiğe bürünmesi, yalnızca ABD ordusu ve ekonomisini bitkin düşürmekle kalmadı, küresel boyutta uluslararası istikrara halel getirecek bir güvenlik sorununa dönüşüvermişti. Bilhassa DEAŞ benzeri devlet dışı aktörlerin büyük güçlere karşı bariz zayıflıklarını dengelemek için teknolojiden, yaratıcı taktiklerden ve düşmanının kısıtlamalarından nasıl yararlanabildiğini gösteren ders niteliğinde gelişmeler yaşandı.

Teknolojinin yayılması ve buna mukabil taktiksel dönüşüm, küçük donanmalara veyahut devlet dışı aktörlere daha büyük ve güçlü rakiplerinin denizi kullanma özgürlüğünü kısıtlama imkânı tanımaktadır. Öncesinde yalnız süper güçlerin sahip olduğu silahlara, günümüzde artık orta ölçekli ülkeler ve hatta devlet dışı aktörlerin dahi erişim sağlayabilmesi epey düşündürücüdür. Son yıllarda yeni nesil seyir, balistik, havadan havaya ve satıhtan havaya füzeler; modern denizaltılar ve savaş uçakları menzil, isabet oranı ve etki kapasitesi geliştirilmiş olarak birçok silahlı kuvvetin envanterine girmiş bulunmaktadır. Sadece ileri teknoloji silah ve platformlar değil daha iptidai hatta ilkel sayılabilecek deniz mayınları, süratli küçük botlar, kısa menzilli kıyı topçuları ve güdümlü mermi sistemleri sahalara girişi zorlu bir hale getirmekte, donanmaların hareket özgürlüğünü kısıtlayabilmektedir. Düğüm noktalarına, kritik geçit ve boğazlara erişimi kısıtlamak maksadıyla bir savunma bariyeri oluşturmak; limanları bloke etmek veya intikal hatlarını tehdit etmek; askerî gemilere veya kıyıya karşı düzenlenen vur-kaç saldırıları, düşman ve tarafsız ticari gemilere yapılan saldırılar, düşman filosuna ait unsurlara karşı yapılan beklenmedik ani taarruzlar, yeni teknolojinin meydana çıkardığı kabiliyetlerle artık eskiye nazaran çok daha uygulanabilir gözükmektedir.

Hiç şüphesiz ileride düşmanın sahip olabileceği bu yeteneklerin harekât sahasına intikal eden deniz kuvvetlerini bir tehdit izdihamıyla karşı karşıya bırakması işten bile değildir. Bu tehditlerden bazıları konvansiyonel ve gayri nizamî tedbirlerin hibrid bir yaklaşımla harmanlanmış haline sahip olacak ve donanmalara çok boyutlu, savuşturması zor tehlikeler oluşturacaklardır. Günümüzün küresel deniz erişimimize meydan okuyan A2/AD (Anti Access-Area Denial/ erişimi engelleme ve bölgeden men etme) yetenekleri bu tehlikelerden yalnızca buzdağının görünen yüzüne karşılık gelmektedir. Rusya, Çin ve Hindistan gibi ikincil sıkletteki ülkelere kıyılar ve stratejik su yollarını savunmakta muazzam avantajlar sağlayan A2/AD yetenekleri, bugün en güncel haliyle hava, deniz, kara, uzay, siber uzay olmak üzere beş ana katmanlı bir yapıda; en yıkıcı silahlar olarak ses üstü sürate sahip, hassas güdüm kabiliyetli füzeler, optik ve radar sistemleriyle hedeflerini ateş altına alabilen deniz hava-kıyı savunma topları, mayınlar, donanma suüstü-altı unsurları ve elektronik harp sistemlerinden müteşekkil komplike bir savunma ağına karşılık gelmektedir. Artık teknolojik yenilikleri kullanan zayıf bir donanmanın, daha güçlü ancak denizi kullanmaya bağımlı bir donanmaya, geleneksel anlamda deniz kontrolünü elde etmeye teşebbüs etmeden önemli bir engel teşkil edeceği ortadadır. Atide, teknolojiyi yerli ve milli imkânlarla, inovatif kullanabilecek donanma ve ülkeler onları bekleyen tehditleri savuşturmakta ve muhtemel anlaşmazlıklara çözümler bulmakta kritik avantajlar kazanacaktır.

Konvansiyonel donanma cenahında lazerler, plazma topları, hipersonik füzeler hatırı sayılır derecede bir üstünlüğe delalet ederken, harbin gayri nizamî hâle evirildiği, devlet dışı aktörlerin yeni kabiliyetlerle taktik dinamikleri belirlediği bir ortamda donanmaların nasıl bir önlem ve yetenek geliştireceği hâlâ bir “muamma” olmaya devam etmektedir. Yakın gelecekte "deniz terörü"nün yeni bir harp formu olarak ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir. Devlet dışı aktörlerin eline insansız hava, deniz ve sualtı araçları gibi sofistike teçhizat-platformlar geçtiğinde, deniz harekat ortamının daha öngörülemez bir hâle geleceği de muhakkaktır. NATO'nun 2011 tarihli Müttefik Deniz Stratejisi'nde "Dünyadaki okyanuslar ve denizler uluslararası suç ve terör faaliyetleri için gittikçe daha erişilebilir bir ortam halini almaktadır." notu bu bağlamda her deniz kuvveti tarafından dikkate alınması gereken bir açıklamadır.

Gelecekte teröristlerin hedef skalasında askerî gemiler dışında daha kırılgan, savunmasız hedefler olan sivil kruvaziyer gemiler veya stratejik limanlar olacağı beklentisi hiç olmadığı kadar yüksektir. Otonom ya da uzaktan idare edilecek araçlarla icra edilecek bombalı saldırılara mukabelede konvansiyonel donanmaların bilindik reaksiyonlarının ne denli etkili olacağı da ayrı bir belirsizlik konusudur. Deniz teröristlerinin uydu, radar, yer kontrol istasyonlarının sinyallerini karıştırmayı veya aldatmayı sağlayacak yüksek teknoloji ekipmanlara sahip olması, işin rengini yakın gelecekte konvansiyonel deniz güçlerinin aleyhine değiştirmesi sadece zaman meselesidir.

İleriki yıllarda, deniz ve okyanuslardaki tehdit yelpazesinin büyük mikyasta çeşitlenmesi, donanmaların muharip yönüyle beraber diplomatik sahada da etkili bir düzeyde varlık göstermesini daha önce olmadığı kadar çok teşvik edecektir. Nitekim tarih boyunca savaşma kabiliyet ve potansiyeli, karşıtları caydırmak ve müttefikleri desteklemek anlamında diplomasiyi desteklemekte önemli bir role sahip donanmalar, yeni asimetrik tehditlere göğüs germek babında müttefik donanmalarla yakın bir işbirliği içinde eskisinden daha işlevsel, esnek, çok yönlü ve müşterek bir kuvvete dönüşmek zorunda kalacaklardır. Gelecekte de donanmaların bağlı bulundukları devletler nezdinde stratejik caydırıcılık, deniz kontrolü, kuvvet aktarımı ve denizde varlık gösterme kabiliyetlerini arttırarak, ulusal ve uluslararası güvenliği sağlamak açısından uygun bir enstrüman olmayı sürmemesi için hiç bir sebep yoktur.

 

DENİZ HARBİNİN GELECEĞİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME