Erivan’ın Temmuz 2020’de Azerbaycan’ın Tovuz bölgesinde gerçekleştirdiği saldırılarla ortaya çıkan krizin etkileri sürerken, yıllardır Ermenistan işgali altında olan Dağlık Karabağ’da yeni çatışmalar başladı. Ermenistan ordusunun 27 Eylül günü Ağdam, Terter, Fuzuli ve Cebrayli bölgelerindeki sivil yerleşim yerlerine saldırması, Dağlık Karabağ eksenindeki gerginliğe derinlik kazandırdı. Ermeni saldırılarıyla pek çok sivilin hayatını kaybetmesinin ardından Azerbaycan, işgal altındaki toprakları Dağlık Karabağ’da Ermenistan’a yönelik askeri bir operasyon başlattı.

 

Bu noktada Azerbaycan’ın Ermenistan’a karşı yürüttüğü operasyonlar Murovdağ, Fuzuli ve Cebrayli ekseninde devam ederken, bu krizi geçmiş çatışmalardan ayıran parametreler de dikkat çekmektedir. Bunlardan ilki tarafların uzun süreli bir çatışma ortamına hazırlanması, sıkıyönetim ve seferberlik ilan etmeleridir. Ayrıca geçmiş yıllardan farklı olarak Azerbaycan, hedefleri belirlenmiş çok yönlü bir amaca sahip “işgal edilmiş topraklarını kurtarma” operasyonu başlattığının işaretlerini vermektedir.

 

Küresel ve bölgesel aktörlerin tutumu

 

İkinci durum ise büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin çatışma sürecinde ortaya koydukları politik tutumdur.Ermenistan’da iki askeri üssü bulunan ve çatışmalar öncesi Kafkas-2020 ile bölgede geniş çaplı bir askeri tatbikat gerçekleştiren Moskova, önceki dönemlerden farklı olarak kontrollü bir “bekle gör” tutumuna sahiptir. Moskova resmi söylem olarak ateşkes çağrısında bulunup, AGİT Minsk üçlüsü ile buna yönelik ortak bir açıklama yapsa da ilk hafta itibarıyla sahadaki çatışmaların durdurulması adına aktif bir tutum sergilemedi. Moskova bu resmi söylemine rağmen çatışma öncesinde olduğu gibi çatışmalar devam ederken de Ermenistan’ın bütün askeri silah ve mühimmatını karşılamaktadır. Sahadaki çatışmaları halen kontrol altına alabileceğini düşünen Moskova, Azerbaycan’ın ilerleyişi devam ettiği taktirde daha aktif bir tutum sergileyerek bölgedeki statükoyu korumaya çalışacaktır.

 

ABD ve Rusya ile birlikte Minsk üçlüsünün diğer üyesi Fransa ise özellikle son yıllarda Avrupa Birliği’nin diğer üyelerinden farklı olarak dış politika söylemini sertleştirmeye ve kriz bölgelerinde aktif rol oynamaya çalışan bir ülke görüntüsü vermeye odaklanmaktadır.Libya ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında yer alan; BAE, Mısır, Yunanistan ve GKRY ile birlikte Türkiye’yi bölgede sınırlandırmaya çalışan Paris yönetimi, Karabağ meselesinde de Türkiye karşıtı bir söyleme başvurmaktadır.

 

Washington yönetimi ise önceki yıllara göre Başkan Trump’ı eleştirenlerin “politikasızlık” olarak nitelendirdiği bölgesel krizlerin çözümünü bölge ülkelerine havale eden görüntüsünü sürdürmektedir. BMGK üyesi ülkeler ve Fransa-Rusya ile birlikte ateşkes çağrısında bulunan Washington, Kasım ayında yapılacak seçimler öncesinde virüs ve Çin ile rekabet nedeniyle karşı karşıya kaldığı kırılmalara bir yenisinin eklenmesini istememektedir. Dış politika hesaplamalarında “faydacılık” ilkesine öncelik veren Trump için bölge ülkeleri mahallelerinde yaşanan krizlerle daha fazla ilgilenmelidir. Bu durum da Moskova gibi rakip aktörler için yeni manevra alanları açmakta ve bölgesel güç rekabetini alevlendirmektedir.

 

Nitekim son dönemde Washington’un geriye çekilen bir görüntü vermesi özellikle Moskova’nın bölgesel etkisini genişletme iddiasını güçlendirmesine yol açmaktadır. Suriye’den sonra Libya’da etkisini artırmaya odaklanan Moskova yönetimi, Dağlık Karabağ meselesinde de oyun kurucu rolünü devam ettirmek istemektedir. Ancak bu noktada Ankara-Moskova ilişkileri ve bölgesel meselelerdeki tutumları da önem arz etmektedir. Suriye krizinde yükselen çatışmanın azaltılması noktasında iş birliği yapan, ekonomik ve savunma sanayi gibi ikili ilişkilerinde ilerleme kaydeden her iki ülke buna karşın Kırım’dan Doğu Akdeniz’e Libya’dan Kafkasya’ya kadar bütün kriz alanlarında rekabet halindedir.

27 Eylül’de Dağlık Karabağ’da başlayan Azerbaycan-Ermenistan çatışmalarını önceki yıllardan farklı kılan unsurların başında Türkiye’nin tutumu gelmektedir. Ankara’nın Bakü’ye koşulsuz desteği ve bunun sahadaki olumlu yansımaları, dengeleri değiştirmektedir. Bir anlamda Türkiye, Rusya’nın bölgesel hinterlandını genişletme arzusunun önünde durabilecek en büyük oyunculardan biridir. Suriye’den sonra Libya’da da farklı aktörleri destekleyen iki aktörün bölgesel rekabeti Ukrayna, Gürcistan ve son olarak Karabağ’daki mücadele alanına da yansımaktadır. Batı dünyasının büyük belirsizliklerle karşı karşıya olduğu bir dönemde, bölgesel meselelerin çözümünde dengeleyici ve istikrarın korunması noktasında aktif bir rol üstlenen Türkiye, Moskova ile rekabette de öne çıkmaktadır.

 

Nitekim Türkiye, Moskova’nın Ermenistan ile askeri tatbikat yaptığı ve Erivan yönetimine askeri yığınak yaptığı bir dönemde, Bakü ile ortak askeri tatbikat ile karşılık vermiş ve Azerbaycan’ın yanında olduğunu tüm dünyaya deklare etmiştir. Son yıllarda Bakü yönetimi ile siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilerini geliştirmeye önem veren Ankara, savunma sanayisi noktasında da Azerbaycan’ı desteklemektedir. Bölgede dikkati çeken bir diğer önemli detay ise hem Azerbaycan hem de Ermenistan’a komşu olan Tahran’ın politikasıdır. Erivan yönetimi ile yakın ilişkilere sahip olan ve Karabağ meselesinde de Erivan’a yakın bir tutum sergilediği bilinen Tahran’ın son çatışma döneminde de gerek siyasi gerekse lojistik anlamda Erivan’ı desteklediği medyaya yansımıştır.

 

Askeri teknoloji ve Azerbaycan’ın kazanımları

 

Tüm bu konjonktürde mevcut çatışma evresini önceki dönemlerden ayıran bir diğer önemli gelişme ise askeri kapasite ve teknoloji alanında yaşanmaktadır. Askeri teknoloji ve silah sistemleri bakımından Moskova ile stratejik düzeyde bir işbirliği içerisinde olan Erivan’ın elindeki askeri araçlar Rus teknolojisine dayanmaktadır. Hava filosunda Su-30M, MiG-29 uçakları bulunan ve ayrıca Rus yapımı İskender balistik füzeleri, S-300, HSS’ler, kısa menzilli Tor-M2KM ve tanklar bulunan yine kendi ürettiği İHA’ları kullanan Ermenistan yönetimi sahada şu ana kadar savunmada kalan bir görüntü çizmektedir.Yine Ermenistan’ın elinde Sovyet döneminden kalan Toçka-U tipi balistik füzeleri de bulunmaktadır. Bunun yanı sıra Erivan’ın ilerleyen dönemlerde savaşı Azerbaycan’ın diğer topraklarına taşımayı hedefleyebileceği dikkate alınmalıdır.

Buna karşın, son dönemde ekonomisinin petrol ve doğal gaz ihracı üzerinden gelişmesi, Azerbaycan’ın savunma harcamalarında da ciddi bir artışı getirdi. Nitekim SIPRI tarafından açıklanan askeri harcama verilerine göre Azerbaycan’ın savunma harcaması 2010 sonrası dönemde büyük artış göstermiştir. Bakü yönetiminin yıllık savunma harcaması günümüzde 3.7 milyar dolar seviyesindedir. 2009 sonrası dönemde Bakü, Erivan’ın dört katı askeri harcama yapmıştır. Rusya ve İsrail ile sahip olduğu askeri anlaşmalar ve son dönemde Türkiye ile daha da güçlenen askerî iş birliği, Azerbaycan’a önemli kazanımlar sağlamış durumdadır.

Azerbaycan’ın elinde İsrail yapımı İHA, kamikaze İHA’lar (IAI Harop), dronlar, Rusya’dan alınan T-90C tankları, BTR-82A zırhlı personel taşıyıcı araçlar, MiG-35 helikopterler, S-300, kısa menzilli Tor-M2E sistemleri ve yine Azerbaycan’ın elinde bulunan Spike NLOS anti-tank füzeleri, BM-21 Grad roketatar sistemleri, D-30 obüsleri ile TB-2 Bayraktar ve TRG-300 Kaplan Füzeleri bulunmaktadır. Karabağ’da başlayan çatışmalarda Azerbaycan ordusunun etkin olarak kullandığı TB-2 Bayraktar, Ermeni ordusuna ait hedeflerin vurulmasında etkin olarak kullanılmaktadır. Bayraktar SİHA, Azerbaycan’ın teknolojik açıdan üstün olmasında da belirleyici unsurlardan biri haline gelmiş durumdadır. Yine Azerbaycan’ın Türkiye’den aldığı SOM füzeleri, Sakarya ve Kasırga roketleri de sahada üstünlük sağlamasında önemli işlevler görmektedir.

İki ülkenin askeri kapasitesi dikkate alındığında dikkati çeken bir diğer nokta ise Erivan yönetiminin güvenlik alanında Moskova’ya asimetrik bir bağımlılığa sahip olduğudur. Hem ülkedeki Moskova askeri üsleri hem de Rus yapımı silahların ağırlığı Erivan’ı bölgede Moskova’ya bağımlı kılmaktadır. Buna karşın, Rusya’nın yanı sıra İsrail, Türkiye ve Ukrayna ile askeri işbirliğini geliştirmeye odaklanan ve bu noktada ilerleme kaydeden Azerbaycan daha dengeleyici bir noktada yer almaktadır. Özellikle son 10 yılda Bakü ile Ankara arasında yapılan askeri anlaşmalar, Türkiye’nin Azerbaycan’ın askeri kapasitesini artırmasında önemli bir rol oynamaya başlamıştır. Nitekim Türkiye ile askeri savunma iş birliğini genişletmek isteyen Azerbaycan Altay tankı ve Atak helikopterleri ile de ilgilenmektedir.

27 Eylül’den bu yana devam eden çatışmalarda da Azerbaycan özellikle sahip olduğu teknoloji ile Erivan’a karşı üstünlük sağlayan taraf olarak öne çıkmaktadır. Çatışma sürecinde Bakü, işgal edilen topraklarını kurtarmayı temel hedef olarak açıklarken, Erivan ise uluslararası toplumu yanına çekmeye ve mevcut işgalin sürdüğü statükonun devamını sağlayacak bir ortamın oluşmasına odaklanmaktadır. İçeride ekonomik sorunlarla da karşı karşıya olan Erivan yönetimi açısından Karabağ’daki mevcut statükonun sürdürülmesi temel kazanç olmayı sürdürecektir. Buna karşın, BM kararlarına da yansıdığı üzere 27 yıldır işgal altında bulunan ve Minks Grubu üyelerinin de bir çözüm bulamadığı krizde Azerbaycan, daha kararlı bir tutum sergilemektedir.

 

Bakü’nün stratejik hedefleri

Diğer taraftan sahada etkin bir performans ortaya koyan ve Ermeni askeri gücüne ağır kayıplar verdiren Azerbaycan açısından kazançlı bir ateşkes için henüz şartlar oluşmamış durumdadır. 2016 yılında yaşanan dört günlük çatışma sürecinde de bazı topraklarını geri alan ancak kısa sürede sağlanan ateşkesle dondurulan çatışma bugün de görüldüğü üzere zayıf bir iklimde ayakta tutulmaya çalışılmaktadır. Erivan’ın son saldırılarından sonra üç yönden bir askeri operasyon başlatan Bakü, geçen süreçte bazı bölgelerde ilerleme kaydetmiş ve askeri kapasitesinin geldiği noktayı gözler önüne serme imkânı yakalamıştır. Ancak Bakü açısından sahada dönüştürücü bir sonuç elde etmek daha öncelikli bir hale gelmiş durumdadır.

Devam eden çatışmalarda Ermenistan hedeflerinin yüksek başarı ile imha edilmesi, başarılı bir tabloyu ortaya çıkarsa da dönüştürücü bir sonuç doğurması için henüz çok erkendir. Özellikle Moskova’nın olası baskıları, uluslararası toplumun ateşkes çağrısı noktasındaki tutumunun sertleşmesi, jeopolitik veya çatışmaya katılabilecek olası yeni grupların çatışma seyrini muğlak bir hale dönüştürebilmesi mutlak başarının önünde zorlaştırıcı faktörler olarak durmaktadır. Mevcut çatışma ortamı için en büyük risk ise büyük güçlerin bölgeye askeri olarak dahil olmasıdır. Moskova’nın bölgeye Wagner güçlerini sevketmesi çatışmanın seyrini etkileyebilir. Yine Ermenistan’ın balistik füzeleri kullanması çatışmanın seyrini ve bölgesel etkilerini değiştirebilir. Bir diğer senaryo ise Nahçıvan ekseninde yaşanabilecek bir çatışmanın Türkiye’nin de askeri angajmanlarını değiştirmesine yol açmasıdır.

 

Sonuç

Sonuç olarak işgal altındaki Dağlık Karabağ ve 7 reyonun (1) kurtuluşu, AGİT Minsk grubundan yahut dünya kamuoyundaki beklentilerden geçmemektedir. Bunun farkında olan Bakü yönetimi bir taraftan diplomatik kanalları kullanmayı sürdürürken, diğer taraftan askeri seçeneği daha güçlü bir şekilde devreye sokmuştur. Bu noktada Türkiye’nin Bakü’ye siyasi, diplomatik, askeri teknoloji ve diğer askeri opsiyonlarla mutlak destek vermeyi deklare etmiş olması Azerbaycan’a müzakere masasında artı bir güç kazandıracaktır. Bir diğer nokta ise Minks üyesi ülkeler ve tarafların yer alacağı bir müzakere masasında Türkiye’nin de yer almasıdır.

Diğer taraftan günümüzde Güney Kafkasya’da dengeleri değiştirebilecek iki önemli gelişme söz konusu olabilir. Öncelikle Dağlık Karabağ’daki işgalle birlikte Güney Kafkasya’da Soğuk Savaş döneminin sona erdiği kırılgan iklimin yol açtığı zayıf bir statüko bulunmaktadır. 27 Eylül’de başlayan çatışmaların ardından kimi ülkelerin çatışmaların durdurulması, itidal ve ateşkes çağrıları, Erivan’ın lehine olan mevcut statükonun devam etmesini hedeflemektedir. Bu statüko Erivan’ın yanı sıra bölgede Türkiye ile rekabet halindeki Moskova ve Tahran’ın da çıkarınadır. Birleşmiş Milletler tarafından da kabul edilmiş olan Azerbaycan toprakları Dağlık Karabağ ve 7 reyonun işgalden kurtarılması veya bu amaca yaklaşmayı hedefleyecek olası başarılar, statükonun değişimini de beraberinde getirecektir. Böyle bir tablo ise Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini perçinlemesine ve Ankara’nın bölgedeki diğer Türk cumhuriyetleri ile arasındaki fiziki ve zihinsel bariyerlerden birinin daha yıkılmasını sağlayacaktır. İkinci gelişme ise son dönemde medyaya da yansıyan İran’daki Azerbaycan Türklerinin protestolarıdır. Azerbaycan Türklerinin nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu ve Güney Azerbaycan olarak ifade edilen bu bölgedeki gelişmeler de bölgedeki dengeler açısından dikkatle takip edilmelidir.

 

 

  1. Karabağ topraklarının dışında işgal altında bulunan yedi reyon Ağdam, Kelbecer, Laçin, Cebrail, Fuzuli, Kubatlı ve Zengilan

 

 

 

DAĞLIK KARABAĞ’IN JEOPOLİTİK YANSIMALARI VE SAVAŞIN DÖNÜŞÜMÜ