Çin’in Han hanedanlığı ( MÖ 206 – MS 220) döneminden beri dikkati ve ilgisi Avrasya coğrafyası üzerindedir. Eski dünyanın bölgelerini birbirine bağlayan dünyanın en eski ticaret rotası ve yolu İpek Yolu da Çin’in Avrasya coğrafyasına göstermiş olduğu ilginin bir başka yansımasıdır. Yüzyıllar boyunca Avrasya coğrafyası Çin için hem bir güvenlik sorunu olmuş hem de yaşam sahası olarak görülmüştür. Uzun yıllar boyunca kuzeydeki göçebe kabileler Çin topraklarına saldırarak bu coğrafyanın güvenlik boyutunu öne çıkarmıştır. Çin, bölgedeki diğer halklarla ittifaklar kurarak, askeri seferler düzenleyerek ve nihayetinde Çin Seddini inşa ederek bu tehditleri bertaraf etmeye çalışmıştır. Zamanla tehditlerin azalmasıyla birlikte Avrasya coğrafyasının zenginliği de göz kamaştırmıştır. Denizcilik alanında çok da başarılı olamayan Çinliler, ticareti karadan yapmayı tercih ettikleri için Avrasya coğrafyasındaki ticaret yolları hayati derecede önemli olmuştur.

Çin, kendisini bir Pasifik ülkesi gördüğü kadar aynı zamanda da bir Avrasya ülkesi olarak görmektedir. Özellikle, tahtın Moğolların akrabaları olan Mançular tarafından ele geçirilmesinden sonra Çin’in bir Avrasya gücü olma özelliği daha belirgin ortaya çıkmıştır. Mançu Hanedanlığı döneminde Türkistan olarak adlandırılan coğrafyayı Çarlık Rusya’sı ile paylaşması Çin’in bugüne kadar sürecek olan Avrasya kimliğini de oluşturmuştur. Uygurların yaşadığı, Kaşgar Emirliği’nin bulunduğu bu topraklara Xinjinag yani yeni topraklar adını vermiştir. Sadece Kaşgar Emirliği değil tüm Moğolistan bölgesi de Çin’in egemenliği altına girmiştir; ancak yirminci yüzyılın başlarında Moğolistan bölgesinin bir kısmı bağımsızlığını ilan edip Çin’den ayrılarak Dış Moğolistan bölgesini yani bugünkü Moğolistan devletinin temellerini atacak geri kalanı ise İç Moğolistan adını alarak özerk bir konumda Çin hakimiyetinde günümüze kadar gelecektir.

1911’de Çin’de yaşanan Cumhuriyetçi Devrim ile başlayan ülkedeki siyasi çalkantılar 1949’da Çinli komünistlerin Çin Halk Cumhuriyetini kurmasıyla sona erecektir. İkinci Dünya Savaşından zaferle çıkan Sovyetler Birliği’nin tüm Asya coğrafyasında gücü görülebilir şekilde artmıştır. Böylece Çin’in Avrasya’ya yönelik ilgisi de sessizliğe gömülmüştür. Şimdi Avrasya coğrafyası Sovyetler Birliği’nin hamiyetindedir. 1960’larda Çin-Sovyet ilişkilerinin bozulmasıyla birlikte Avrasya coğrafyası bir kez daha Çin için tehdit kaynağı haline gelmiştir. Bu tehdit kendisini 1968 yılında küçük bir sınır anlaşmazlığı nedeniyle Çin-Sovyet çatışmasında göstermiştir. Soğuk Savaş döneminin geri kalan bölümünde Çin-Sovyet rekabeti ile geçmiştir. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla sona eren Soğuk Savaş’ın ardından Avrasya coğrafyasında da yeni devletler ortaya çıkmıştır. Çin vakit kaybetmeden bu devletleri hemen tanıma yoluna gitmiş karşılıksız krediler vermiştir. Ancak kuzeydeki büyük düşman olarak görülen Sovyetler Birliği’nin gitmesine rağmen Rusya Federasyonu ve eski Sovyet coğrafyası üzerindeki etkisi halen devam etmiştir.

1990’ların ikinci yarısı Çin’in ekonomik olarak büyümesine bağlı olarak enerji ihtiyacının arttığı bir dönem olmuştur. Çin, kendi kaynaklarıyla enerji ihtiyacını karşılayamayınca yönünü Ortadoğu bölgesine dönmüştür. Bu dönemde Çin’in Tayvan nedeniyle ABD ile nerdeyse savaşın eşiğine gelmesi, 1970’lerden beri süren Çin-ABD ittifakını da sona erdirmiştir. 1990’larda Körfez Savaşı ile birlikte Ortadoğu bölgesinde askeri olarak yerleşmiş olan ABD, Çin için yeni bir tehdit oluşturmuştur. Bu nedenle Çin, enerji açısından alternatif kaynaklara bakmaya başladı. Bu bağlamda, Sovyet hakimiyetinin ortadan kalktığı Avrasya coğrafyasında Hazar, Orta Asya ve Sibirya enerji kaynakları açısından tüm dünyanın iştahını kabartmaktaydı.

1990’ların ortalarından itibaren Çin’in Avrasya stratejisi iki önemli dinamik üzerine kurulmuştu: Birincisi yeni alternatif enerji kaynakları ve diğer ikincisi ise Avrupa ile deniz yolları üzerinden yaptığı ticareti kara üzerinden de yapabilmek. ABD, sadece enerji yolları üzerinde değil aynı zamanda Çin’in deniz yolları üzerinde Batı ile yaptığı ticarete de tehdit oluşturuyordu. Başta Hint Okyanusu olmak üzere bütün denizlerde ABD’nin askeri gücü bulunmaktaydı.

Çin, bu nedenle Avrasya ülkeleriyle birebir ilişkilerini geliştirme yoluna gitti. Ancak halen bu ülkelerin istikrarsızlık içinde olması nedeniyle dış güçlerin bu bölgeye müdahale etme fırsatı oluşturuyordu. Gerçekten de başta ABD olmak üzere Batı dünyasının gözü Avrasya coğrafyasının üzerindeydi.

Tam bir asır önce Harfold Mackinder, daha sonra Kara Hakimiyeti Teorisi olarak meşhur olacak o makalesini yayınladı. Makalesinde ve daha sonraki çalışmalarında Mackinder, dünya hâkimiyetine giden yolun Avrasya coğrafyasının kontrolüne bağlı olduğunu açıklıyordu. O dönemde büyük bir bölümü Çarlık Rusyası’nın kontrolünde olan Avrasya coğrafyası başta büyük Britanya imparatorluğu olmak üzere ABD’nin de ilgisini çekti.

Mackinder’den neredeyse doksan yıl sonra ABD’nin en önde gelen stratejistlerinden birisi olan ve Amerikan yönetimlerinin akıl hocalığını yapan Zbigniew Brzezinski yazdığı Büyük Satranç Tahtası kitabıyla Avrasya’yı bir kez daha gündeme getirdi. Bu defa Brzezinski Avrasya’yı Soğuk Savaş’ı kazanan ABD için bir savaş ganimeti, bir jeopolitik ödül olarak gösteriyordu. Hemen kısa bir süre sonra Kissinger da değerlendirmelerinde Avrasya coğrafyasının önemine vurguda bulunarak ABD’nin gelecekte kendisine rakip olacak büyük güçlerin bu coğrafyadan çıkacağına işaret etti. Özetle, ABD’deki tüm stratejisiler bütün yolların Avrasya’ya çıktığına işaret ediyorlardı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan güç boşluğunun bir şekilde doldurulması gerekiyordu.

Sadece ABD ve Batı dünyası değil Rusya da eski Sovyet coğrafyası üzerinde hassasiyetle duruyordu. Bu coğrafya üzerindeki kontrolü kaybetmemek için yakın yurtdışı doktrinini ilan etti. Ayrıca Bağımsız Devletler Topluluğunu kurarak eski Sovyet cumhuriyetlerini bir arada tutmaya çalıştı. Bunun yanında 1992’de NATO’nun muadili sayılabilecek Kolektif Güvenlik Antlaşma Örgütünü de kurarak eski Sovyet coğrafyasını bir tür askeri bir pakt ile korumaya çalıştı.

Tüm bu gelişmeler, Çin’in bu coğrafya hakkındaki endişelerinde ne denli haklı olduğunu gösteriyordu. Çin, Avrasya’ya Uygur Özerk Bölgesi üzerinden yaklaşıyordu. Bu coğrafyanın bir parçası olabilmesi Uygur Özerk bölgesine bağlıydı. Ancak 1990’larda Uygur Özerk bölgesinde yaşayan Uygurlar da dünyadaki değişimin ve Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını almasıyla umutlandılar ve bağımsızlık taleplerini daha yüksek bir ses ile dile getirmeye başladılar. Özellikle Türkiye’nin Orta Asya’da giderek artan etkisi ve Adriyatik’ten Çin Seddine Büyük Türk Dünyası söylemi Çin’i toprak bütünlüğü konusunda endişelendiriyordu. Uygur Özerk bölgesinin kaybı Pekin yönetimi için aynı zamanda Avrasya coğrafyasının kaybı anlamına geliyordu. Bu düşünce bugün de geçerliliğini sürdürmektedir.

Çin, her şeye rağmen harekete geçerek bölgede yani bir düzen kurma arayışına girdi bu bağlamda 1996’da Şanghay Beşlisi mekanizmasını bir forum olarak kurarak bölgedeki sorunları çözmek için bir işbirliği ve diyalog zemini oluşturdu. Şanghay Beşlisi mekanizması Çin’in Avrasya’ya yönelik üç aşamalı stratejisinin birinci aşamasını oluşturuyordu. Şanghay Beşlisi ile Çin Rusya’yı ve öteki Orta Asya Devletlerini bir platform etrafında toplayabildi. Ne Rusya ne de Çin birlikte hareket etmedikleri sürece Avrasya’da başarılı olamayacaklarının bilincindedirler. Avrasya stratejisinin ikinci aşaması ise Çin’in Şanghay Beşlisi mekanizmasının 2001 yılında Şanghay İşbirliği Örgütü haline dönüştürmesidir. Şanghay İşbirliği Örgütünün kuruluşu 1949’dan beri Çin’in en önemli dış politika başarısı olmuştur.

11 Eylül 2001’de ABD’ye yapılan terör saldırısının ardından ABD’nin Afganistan’ı ve Irak’ı işgal etmesi, NATO’nun Afganistan’a yerleşmesi ve Özbekistan ve Kırgızistan gibi ülkelerin ABD’ye üslerini açması Çin’in uzun zamandan beri korktuğunun da başına gelmesi anlamındaydı. ABD ve NATO artık Avrasya coğrafyasındaydı. Bir nevi Afganistan operasyonu Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kuruluşuna verilmiş bir yanıt gibiydi. Öte taraftan, 11 Eylül saldırıları ve ardında başlatılan uluslararası terörizmle savaş Çin’in de işine yaradı. Kendi ayrılıkçı gruplarıyla özellikle Uygurlarla mücadelesini uluslararası terörizmin bir parçası olarak göstererek meşruluk kazandırdı.

2010’lardan itibaren ABD’nin dikkatini Ortadoğu’ya vermesiyle yani Arap Baharı sürecinin ortaya çıkmasıyla Avrasya coğrafyası da nispeten rahatladı. Bu ortam içerisinde Çin uzun zamandan beri üzerinde çalıştığı ve Avrasya stratejisinin üçüncü ve nihai aşaması olan Kuşak ve Yol Girişimini 2013 yılında duyurdu. Ama esas gelişme 2017 yılında Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresinde ilan edilen yeni ilkeler oldu. Bu ilkelerin başında Çin’in artık büyük bir güç olduğu ve dünya politikasında sorumluluk alacağını ilan etmesi oldu. Trump yönetiminin Çin’e savaş açmasının ana nedeni de buydu.

Kuşak ve Yol Girişiminin ilan edilmesinin hemen ardından Çin, birçok ülkeyle Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında işbirliği anlaşmaları imzaladı. Kuşak ve Yol Girişimi kazan-kazan esasına dayalı ülkelere ticari işbirlikleri sunan bir zemindi. Kuşak ve Yol Girişimi iki ana blok üzerine kuruludur. Birincisi deniz yolları ve limanlar üzerinden bir işbirliği ağı kurmayı amaçlayan ve deniz yolları üzerindeki ticareti daha güvenli ve kolay hale getiren Deniz İpek Yolu, diğer ikincisi ise kara ticaretine vurguda bulunan ve ana hatları Avrupa’ya kadar uzanan eski İpek Yolunun izlerini takip eden diğer hatlar. Kuşak ve Yol Girişimi tüm Avrasya coğrafyasını bir örümcek ağı misali sarmaktadır. Bir ucu Avrupa’ya diğer bir ucu Ortadoğu’ya ulaşmaktadır. Kuşak ve Yol Girişimi sadece basit bir ticari veya ekonomik işbirliği değildir, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir işbirliği zemini de sunmaktadır. ABD’ye göre Kuşak ve Yol Girişimi Çin’in sunmuş olduğu yeni bir dünya düzenidir. Bu görüş hayli iddialı olsa da gerçeklik payı bulunmaktadır. Rusya’nın Avrasya Ekonomik Birliği projesi de Kuşak ve Yol Girişimi kapsamına alınmıştır. Şanghay İşbirliği Örgütü, Kuşak ve Yol Girişiminin Avrasya coğrafyasında uygulanmasından sorumlu hale getirilerek örgütün Kuşak ve Yol Girişiminde yeri güçlendirilmiştir.

Pandemi ve sonrası

Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi 2017 yılı itibariyle rayına oturmuş neredeyse tüm dünyanın takdirini kazanmıştı. Ancak 2019’daki iki önemli gelişme Çin’in bu projesini sekteye uğrattı. Birincisi NATO’nun Londra zirvesinde Çin’i NATO’nun yeni tehdit olarak ilan etmesi, bir diğeri ise Wuhan şehrinden tüm dünyaya yayılan Covid-19 virüsü. Özellikle virüs salgının dünya ekonomisini etkilediği gibi Çin’in de ekonomik büyümesini ve Kuşak ve Yol Girişimini de doğrudan etkilemiştir. 2019’a kadar olan dönemde Kuşak ve Yola getirilen eleştiriler ve projenin kimi yapısal sıkıntıları aslında bu pandemi döneminde Çin tarafından yeniden ele alındı. Pandemi’nin nispeten azalmasıyla devletler yeniden sınırlarını açtı. Çin, zarar gören ekonomisini ayağa kaldırmak ve zararı tazmin etmek için Kuşak ve Yol Girişimine daha fazla bağımlı hale geldi. Zira Kuşak ve Yol Girişimi sadece Çin için değil bu girişim içinde bulunan diğer ülkeler için de önemli hale geldi. Bu bağlamda, Çin, Rusya hattının yanında İran-Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye hattının oluşturduğu Orta Koridor daha önemli hale gelmiştir.

Çin, pandemi nedeniyle ekonomisindeki duraklamayı hızlı bir şekilde tersine çevirmek için mevcut Rusya hattının yanında ikinci bir hat olarak Orta Koridoru da devreye almak istiyor. Bu bağlamda Çin, Azerbaycan ve Türkiye ile görüşmelerini daha da sıklaştırmışken aniden Ermenistan’ın Azerbaycan’a yönelik saldırılarını başlatması, Orta Koridoru da tehlikeye attı. Başından beri Çin, Türkiye’nin tüm ısrarlarına rağmen Orta Koridoru hayata geçirmeye yanaşmıyordu. Çünkü Çin için Orta Koridorun geçtiği coğrafya tamamıyla krizlerin bulunduğu bir coğrafyaydı. Bir taraftan İran’ın ABD ve İsrail ile yaşadığı gerginlik ve her fırsatta ABD ile olası bir savaş tehdidi, öte taraftan Azerbaycan ile Ermenistan arasında Karabağ sorunu ve eli kulağında bir savaş ihtimali. Dahası Gürcistan’ın ABD ve NATO ile ilişkileri ve Rusya ile yaşamış olduğu gerginlik. Hatırlanacağı üzere Gürcistan’a ait olan Abhazya ve Güney Osetya Rusya tarafında kopartılarak bağımsız devlet olarak ilan edilmişti. Dolaysıyla Gürcistan halen Rusya’nın hedefindeydi.

Çin dış politikasının en temel özelliği ülkelerin birbirleriyle aralarındaki kronik sorunlara ve polemiklere taraf olmamasıdır. Çin’in yegane baktığı temel gösterge ülkelerle ticarettir. Bu ticaretin en önemli parçası silah satışı ve petrol alımıdır. Bu bağlamda, bölgede İran ve Azerbaycan dikkat çekici ülkelerdir. Aynı zamanda Ermenistan, İran, Azerbaycan, Çin savunma sanayinin önemli müşterilerdir. Hatta Karabağ’daki özerk Ermeni yönetiminin dahi Çin ile ilişkileri bulunmaktadır. Dolaysıyla, Çin için ülkelerin birbiriyle olan münasebetleri çok da önemli değildir. Tüm ülkeler Çin için potansiyel pazar ve müşteridir.

Ancak son dönemde Çin’in de bu stratejik bakışı değişmeye başlamıştır. Özellikle Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Çin’in en önemli ilgili alanı Karadeniz oluşturmaktadır. Karadeniz bilindiği üzere Avrasya coğrafyasının kalbi olan Kafkaslar bölgesinin batı hinterlandını oluşturmaktadır. Kafkasların doğu hinterlandının da Hazar bölgesinin oluşturduğu dikkate alındığında aslında Çin’in karşılaşmış olduğu jeopolitik risk de hiç yadsınamaz büyüklüktedir.

Özellikle, ABD’nin dünyada belki bulunamadığı iki deniz Karadeniz ve Hazar olması bakımından dikkat çekicidir. Çin, Gürcistan’da bölgenin en büyük limanının inşa etmektedir. Ayrıca burada bir de serbest ticaret bölgesine yatırım yapmıştır. Bakü-Tiflis-Kars demiryolunun açılmasında büyük katkıları bulunmaktadır. Bu demiryolu ile hem Karadeniz hem de Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaşabilecektir. Gürcistan’daki limandan yine Romanya’da aldığı limana malları taşıyıp buradan da tüm Avrupa’ya dağıtmayı düşünmektedir. Dolaysıyla, Çin, Rusya hattı ve Türkiye hattının yanında bir de Karadeniz hattını devreye alacaktır. Karadeniz jeopolitiğinin Rusya ve Türkiye’nin kontrolünde olması Çin’e büyük imkânlar sunmaktadır.

Ayrıca Çin sessiz sedasız Ermenistan ile başka bir projenin inşa aşamasındadır. Bu projeyle Basra körfezinden kuzeye yani Karadeniz’e kadar olan bir ulaşım ağı yapılacaktır. Bu ulaşım ağı Kuşak ve Yol Girişimine dahil edilecektir. Bunun yanında Ermenistan AB'nin Trans-Avrupa Ulaşım Ağında da yer alarak Avrupa’yı Çin’e bağlamak istemektedir. Diğer bir proje de Rusya ile İran arasındadır. İran topraklarında bir kanal açmak isteyen Rusya böylece Hazar denizinden Hint okyanusuna ulaşabilecektir.

Tüm bu projelere rağmen Çin’in Azerbaycan ile olan ilişkileri de ilgi çekicidir. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler 1992 yılında kuruldu. Son yıllarda iki ülke arasında ilişkiler daha da gelişmeye başladı. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in 17 yıllık cumhurbaşkanlığı döneminde beş kez (resmi ve gayri resmi) Çin’i ziyaret etmesi de Bakü yönetiminin Çin’e verdiği önemi göstermektedir.

Çin, Karabağ sorunu ile ilgili olarak Azerbaycan'ın toprak bütünlüğünü her zaman desteklemiş ve tanımıştır. Çin, Azerbaycan hükümetine toprak bütünlüğü ile ilgili BM’de destek de vermiştir. Karşılığında ise Azerbaycan, Tayvan sorununda tek Çin prensibini benimsemiş ve Tayvan’ı Çin toprağı olarak kabul etmiştir. Ayrıca, ayrılıkçı Uygur gruplarına destek vermemiştir. Buna rağmen şu günlerde Ermenistan, Azerbaycan saflarında Suriye’den gelen Uygur militanlarının da savaştığını iddia ederek Çin’i yanına çekmek istemektedir.

2013 yılında ilan edilen Kuşak ve Yol Girişimi Azerbaycan’ın da dikkatini çekmiştir. 2015 yılında Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev Çin'i ziyaret etti. Bu ziyareti sırasında Çinli şirketleri Azerbaycan'a yatırım yapmaya çağırdı. 2016 yılında Çin inisiyatifiyle kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankası, Azerbaycan'dan Türkiye üzerinden doğalgaz taşıyan Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi'nin (TANAP) Azerbaycan kısmının inşası için 600 milyon dolar kredi verdi.

Nisan 2019'da Aliyev, İkinci Kuşak ve Yol Girişimi Uluslararası Forumuna katılmak için Çin'i ziyaret etti. Bu ziyaretten kısa bir süre sonra da Azerbaycan savunma bakanı Çin'e resmi bir ziyarette bulundu ve taraflar, askeri işbirliğini görüşerek Çin’den silah alınması konusunda anlaşmaya vardırlar. Daha önce Çin ile Azerbaycan askeri işliği alanında ilki 2009’da olmak üzere 2013 ve 2018’de üç anlaşma imzalamıştı.

Azerbaycan, Türkiye’nin Çin lisansı ile ürettiği Kasırga T -300 çok namlulu roket atar sistemini almıştır. Ayrıca Belarus’un Çin lisansı ile üretimi olan Polonez çoklu fırlatma roket sistemini almıştır. Azerbaycan, silah alımı konusunda Rusya’yı pek tercih etmiyor zira Rusya Ermenistan’a da aynı silah sistemlerini hatta daha iyilerini veriyor. Ancak şu gerçek de unutulmamalıdır ki 1999’dan beri Çin, Ermenistan’a silah satmaktadır.

 

 

ÇİN’İN KAFKASLAR VE AVRASYA POLİTİKASI