Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Eylül,

Ekim ayı Çin'de ve Tayvan’da  devrimler ayıdır. İki bin yıllık Çin imparatorluğuna son veren ve imparatoru tahttan indiren  1911 Cumhuriyetçi Devrimi ile 1949’daki Çin Komünist Devriminin yıldönümleri Ekim ayında kutlanmaktadır. Çin’de her iki devrim kutlanırken Tayvan’da sadece Kuomintang’ın gerçekleştirdiği 1911’deki Cumhuriyetçi Devrim kutlanır.  Ancak bu yılki ekim ayı Asya-Pasifik bölgesinde  suların ısınmasına neden olmuştur. Tam da ekim ayındaki devrimlerin yıldönümleri kutlanırken Çin'in, savaş uçakları ile Tayvan hava sahasında manevra yapması bölgedeki gerginliği yükseltmiş Tayvan’la olası bir çatışmanın eşiğine gelinmiştir.

Çin'de İkinci Dünya Savaşı'nda Japon işgaline karşı birlikte mücadele eden milliyetçiler ve komünistler savaşın bitiminin ardından bu defa da silahlarını birbirlerine karşı  doğrultarak Çin'de iktidar için bir mücadeleye giriştiler.  Çin'de milliyetçiler ile komünistler arasında 1945'te başlayan ve daha sonra bir iç savaşa dönüşen çatışma süreci 1949’a kadar devam etti. Tahmin edilebileceği üzere General Çan Kay Şek önderliğindeki milliyetçiler ağırlıklı olarak ABD tarafından desteklenmiş Mao önderliğindeki komünistler ise kısmen Sovyetler Birliği tarafından desteklenmiştir. Kısmen Sovyetler Birliği tarafından desteklenmelerinin nedeni ise Stalin’in her ihtimale karşı milliyetçileri de desteklemesi olmuştur. Çünkü başından beri Çin’de komünist bir devrimin mümkün olmayacağına yönelik inancı ve Mao’ya karşı şahsi nefreti büyük bir rol oynamıştır.

 

Nihayet 1949’da iç savaş Çinli komünistlerin  zaferiyle sona erdi. İç savaş  daha sona ermeden General Çan Kay Şek gidişatı görerek yardımcılarını Çin ana karasının hemen açıklarında bulunan Tayvan Adası’na göndererek olası bir geri çekilme için güvenli bir üs haline getirilmesini sağladı. Dolayısıyla, 1949'da Çan Kay Şek ve bir milyon Çinli milliyetçi Tayvan adasına çekildiler. Burada milliyetçilerin amacı yeniden organize olup Çin anakarasına  saldırıp komünistlerden Çin’i kurtarmaktı; ancak süreç istedikleri gibi gitmedi. Çinli komünistler çok hızlı bir şekilde Çin’de birliği sağladı ve tüm Çin’i tek bir bayrak altında topladı. General Çan Kay Şek’in Çin’deki müttefikleri olan savaş ağaları ve öteki muhalifler de etkinliklerini kaybetti. Ayrıca ABD, Sovyetler Birliği ile olası bir savaşı tetiklemesinden çekindiği için Tayvan’a ilk zamanlar açıktan destek vermedi.

Çinli milliyetçiler Tayvan adasına geldiklerinde burada sürgünde bir Çin hükümeti kurdular ve bu kurdukları hükümet anakaradaki Çin Cumhuriyeti'nin devamı olarak görüldü. Kısa süre  içinde  bu yeni hükümet ABD ve birçok dünya ülkesi tarafından Çin anakarasındaki milliyetçi hükümetin devamı olarak kabul edilerek diplomatik ilişkilere devam edildi. Özellikle Batı Bloku Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımayarak onun yerine Çin’in meşru temsilcisi olarak Tayvan’ı resmi adıyla Çin Cumhuriyeti olarak tanıdı. Tayvan, tüm  Çin adına BM’de ve Güvenlik Konseyinde yer aldı. Çin Halk Cumhuriyeti ise BM’ye kabul edilmedi.

 

İkinci Dünya Savaşında ABD'nin Pasifik ordularının  komutanı olan General Douglas MacArthur, 1950’de Tayvan’ı batmayan bir uçak gemisine benzeterek ABD için jeostratejik önemine dikkat çekmiştir. Aslında General Douglas MacArthur Tayvan’ı  böyle nitelendirerek Soğuk Savaş döneminde Tayvan’ın ABD için oynayacağı role de işaret etmişti.  Gerçekten de Soğuk Savaşın ilk dönemlerinde Tayvan ABD için adeta batmayan bir uçak gemisi vazifesi görmüştü.  1970'lere kadar Tayvan’dan Çin'e karşı birçok örtülü operasyon gerçekleştirilmeye çalışılmış ama her defasında başarısız olunmuştu. 1950'den itibaren Çin de Tayvan'ın her ne pahasına olursa olsun ele geçirilip halk düşmanlarının yargı önüne çıkarılması konusunda hep çaba sarf etti. Çin, General  Çan Kay şek ve arkadaşlarını halk düşmanı ve savaş suçlusu olarak ilan etti. Dolayısıyla buradaki hükümeti gayrimeşru ve buradaki insanları da asiler olarak nitelendirdi.

 

Çinli komünistler, Tayvan’ı geri alabilme adına birkaç defa askeri operasyon yapsa da bunların hiçbiri başarıya ulaşamadı. Zira olası bir Sovyet Amerikan çatışmasını tetikleyeceğinden dolayı Mao daha fazla ileri gidemedi; ancak 1970’lere gelindiğinde dengeler tamamen değişmişti. ABD'nin bir Vietnam Savaşı sorunu vardı ve Çin, gün geçtikçe adından söz ettiren uluslararası politikada ağırlığını hissettiren bir noktaya gelmişti.  Daha önemlisi Sovyetler Birliği ile Çin arasındaki dostluk ve İttifak da ortadan kalkmıştı. Stalin’in ölümünün ardından 1956'da Sovyetler Birliği’nde yaşanan süreçten sonra Çin de Sovyetler Birliği  ile ideolojik olarak yollarını ayırmıştı.  Çin, Sovyetler Birliği’ni sosyal emperyalist olarak suçlarken, Sovyetler Birliği de Çin’i revizyonist olmak ile suçlamıştır. Hatta 1962'de Çin’in Hindistan’la yaşadığı sınır savaşında Sovyetler Birliği, Hindistan'ı desteklemiş, 1969'da ise Çin, Sovyetler Birliği ile  sınır nedeniyle küçük bir çatışma yaşamıştır. Tüm bunları topluca değerlendiren Nixon yönetimi özellikle Kissinger’ın   telkinleriyle Çin’le ilişkilerin normalleştirilmesi yönünde adım atmıştır.

 

Kissinger’ın 1971'de Çin'e yaptığı gizli ziyarette ABD’nin Çin ile ilişkilerinin normalleşmesinin zeminini hazırlamış,1971 yazında Tayvan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliğinden ve Birleşmiş Milletler üyeliğinden çıkarılarak  yerine Çin Halk Cumhuriyeti alınmıştır. Nihayet, 1972'de ABD Başkanı Nixon Çin’i ziyaret ederek Mao ile görüşmüştür.  1972'de yayınlanan ortak bildiri ile Tayvan’ın Çin'in ayrılmaz bir parçası olduğunu Amerika kabul etmiştir. 1979’da ise Çin ile ABD arasında diplomatik ilişkiler kurulmuştur.

 

1979’da Kongre Tayvan ile ilişkiler yasasını çıkarmıştır.  Bu yasa ile ABD, Tayvan’a yönelik güvenlik taahhütlerini muhafaza ettiğini ve Tayvan ile bir şekilde diplomatik olmayan yollardan siyasi, ekonomik, kültürel ve hatta askeri ilişkilerini sürdürme kararı almıştır. Bu yasaya Çin büyük bir tepki göstermiştir.  ABD, Tayvan’ın Çin’in bir parçası olarak kabul etse de 1980’lerden itibaren özellikle Reagan yönetiminde Tayvan’a silah satışlarını artırmış, de-facto bir devlet olarak kabul etmiştir. Tayvan’ın anakara ile yeniden birleşmesi sürecinde de yapıcı bir rol oynamamıştır. Aksine Tayvan’ın bağımsız bir siyasi varlık olarak hayatını devam ettirmesini sağlamaya çalışmıştır.

 

Soğuk Savaş sonrası ABD’nin Asya Pasifik bölgesine ilgisi daha da artmıştır. Bu dönemde Çin’in de yükselişi gözden kaçmamıştır. Buna rağmen ABD, Çin’e karşı Tayvan’ın arakasında durmaya devam etmiş özellikle askeri açıdan Tayvan’ı güçlendirmiştir. Çin ve ABD, Tayvan nedeniyle 1949’dan bugüne birkaç kere karşı karşıya gelmiş savaşın eşiğinden dönmüştür. Buna rağmen Soğuk Savaş sonrası dönemde Tayvan üzerine Çin ve ABD arasındaki görüşmeler devam etmiştir. Ancak ABD’nin Tayvan’ı Çin’e karşı  stratejik bir silah olarak kullanması hiçbir zaman durmamıştır.

 

General Çan Kay Şek’in 1975’deki  ölümünden sonra 1978’de yerine oğlu geçmiş 1988’de ölümüne kadar devlet başkanlığı görevini sürdürmüştür. Tayvan’a uzun süre Çin Milliyetçi Partisi Kuomintang’ın hüküm sürdüğü tek parti yönetimi hakim olmuştur. Demokratik İlerleme Partisi’nin 1986’da kurulması ve 2000’de iktidara gelmesiyle Tayvan’da bağımsızlık söylemleri çok daha artmıştır. Zira Demokratik İlerleme Partisi’nin temel seçim sözü bağımsız bir devlet olmaydı. Devletçi Kuomintang’a göre daha liberal bir bakışı olan Demokratik İlerleme Partisi Çin ile birleşmeye karşıydı. Buna karşın Kuomintang ise Çin ile birleşmeyi savunuyor, Çinli komünistler kadar Çin milliyetçiliğinin de yılmaz savunuculuğunu yapıyordu. Demokratik İlerleme Partisi, sadece bağımsız bir devlet kurma arayışında değil aynı  zamanda da bir Tayvan ulusu inşa etme cabası içerisindeydi. Zira Çin kimliği Tayvan’a bağımsızlık statüsü kazandırtmayacaktı. Halkın kendisini Çinli olarak görmeye devam etmesi Çin anakarasıyla akrabalık ve kültürel ilişkileri hep canlı tutmaktaydı. Bu Tayvan’ın ulus kimliğine en büyük zararı veriyordu. Bu nedenle, Demokratik İlerleme Partisi iktidara gelince  Çin geçmişinden kurtulmak adına bağımsız bir tarih yazımına girişti. Fakat bu yapay tarih yazımı veya geçmişi sahte bir ulus yaratmaktan öteye gidemedi. Çin kültürüne bağlı, Çince konuşan ve çoğunluğunun Çin anakarasından gelen Çinlilerin oluşturduğu Tayvan ulusu bu yapay tarihi benimsemedi. Üstüne üstlük Çin anakarasında yükselen Çin milliyetçiliği de Tayvan’daki Çin halkını etkilemişti. Özellikle Çin’in birçok alandaki başarısı Tayvan’da da halk arasında takdir görüyordu. Demokratik İlerleme Partisi’nin seçimleri Kuomintang’a kaybetmesinin ardından Kuomintang Çin ile birleşmeyi tekrar gündemine aldı. Ancak bir sonraki seçimlerde yeniden Demokratik İlerleme Partisi iktidara gelince bağımsızlık söylemleri yeniden yükselişe geçti. Özellikle Trump’ın başkanlığı döneminde Tayvan, Çin’i kuşatma stratejisinde  ABD’nin en önemli kozu haline geldi. Çin, ise Tayvan’ın bağımsızlık girişimlerini casus belli yani savaş nedeni saymaktadır.

 

Biden yönetiminin işbaşı yapması da aslında ABD’nin Tayvan ve Çin’e yönelik politikalarında bir değişikliğe neden olmadı . Trump’ın bıraktığı yerden Biden devam ettiriyor. Ancak iki önemli gelişme Tayvan sorununu farklı bir yöne doğru götürdü. Birincisi ABD’nin 31 Ağustos’ta Afganistan’dan çekilmesi ve 15 Eylül’de Asya-Pasifik bölgesinde İngiltere ve Avustralya ile birlikte Çin’e karşı AUKUS Paktını kurması olmuştur. ABD ve İngiltere’nin Avustralya’nın nükleer bir güç haline  getirilmesine karar vermesi bölgedeki nükleer güçleri de teyakkuz haline geçirdi. Çin ve Kuzey Kore bölgedeki gelişmeleri yakından takip ederken Çin, Tayvan’ın da bir oldu bitti ile elinden kayıp AUKUS’un kollarına düşmemesi için Tayvan’a onlarca savaş uçağı göndererek gözdağı verdi. Bu gözdağı sadece Tayvan’a değil ABD’ye de karşı bir hamleydi. Çin, Tayvan’ı elinde tutmak için her şeyi feda edebileceğinin mesajını veriyordu.

 

İngiltere’nin Tayvan konusunda tutumu aslında diplomatik olarak daha en başından Tayvan’ı değil Çin’i tanıyarak belli olmuştu. Ancak bu durum Soğuk Savaş’ın kendi dinamikleri içinde anlamlıydı. Fakat bugün farklı  bir jeopolitik iklim belirmiş durumda ve İngiltere bölgede inisiyatif alma adına çaba sarf ediyor. Bu bağlamda, Çin ile güçlü ekonomik ilişkileri olan İngiltere bu durumun bozulmasını istemiyor. Bu nedenle ABD ile Çin arasında bir nevi dengeleyici görevini de üstlenecek gibi görünüyor, tıpkı 19.yüzyıl Avrupa devlet sistemindeki güçler dengesinde dengeleyici olarak oynadığı rol gibi.

Çin’in Tayvan’a karşı bu son askeri gövde gösterisinden de anlaşılıyor ki Çin artık sorunun diplomatik yollardan çözülebileceğine ilişkin güvenini kaybetmiş gibi duruyor. Tayvan sorununda her zaman masada olan diğer çözüm yolu olan güç kullanımını gündemine almış durumda. Zaten 1950’lerde Çin’in Tayvan sorununun diplomatik yollardan çözme gibi bir gündemi yoktu. İki defa askeri harekât yaptı ama ikisinde de ABD, Çin’in karşısında durdu. Bugün Çin’in Tayvan’a karşı sergilediği askeri gücün muhatabı  Tayvan halkı değil bizzat Demokratik İlerleme Partisi’dir. Çin, Demokratik İlerleme Partisi üzerindeki baskıyı artırarak hem söylemlerinden vazgeçmesini hem de barışçıl birleşmeyi savunan Kuomintang’ın siyasette dolaylı avantaj kazanmasını sağlamak istiyor. Tayvan halkı ABD’ye güvenmiyor. Özellikle geçmişte kendilerini terk eden, şimdilerde ise Afgan halkını kendi kaderiyle baş başa bırakan ABD’nin günün birinde bu bölgeden de çekilerek Tayvan’ı yine yalnız bırakacağına inanıyor. Ancak Çin, Tayvan üzerinde askeri baskıyı daha fazla artırma yoluna giderse Tayvan kamuoyunu da kendi aleyhine çevirme ihtimali oldukça güçlü görünüyor.

 

Tayvan devlet olmadığı için  QUAD’da ve  AUKUS’ta yer alamayacak. Eğer katılma imkanı olsaydı Japonya ile aynı zeminde bulunur muydu bu tartışmalı. İkinci Dünya Savaşı ve öncesi Asya-Pasifik bölgesindeki uluslar açısından çok da iyi hatırası olan günler değildi. Özellikle Japon imparatorluğunun sömürgesi altında olanlar için Japonya’nın çok da iyi bir izlenim bıraktığı söylenemez. Tayvan ve Kore yarımadası bu sömürgelerin başında geliyordu. İşte ABD’nin önündeki en büyük engel Japonya’yı nasıl olup da Asya Pasifik bölgesinin güvenliğinden sorumlu temel aktörlerden birisi haline getireceğidir. Geçinmişteki en büyük güvenlik tehdidi olan Japonya’nın Asya Pasifikte güvenliğin teminatı olacağı düşüncesi başta Tayvan’ı, Güney Kore’yi ve Kuzey Kore’yi rahatsız etmektedir.

 

Her şeyden öte Tayvan’ın Çin için sembol bir önemi var. Özellikle, Çin, geçmiş yüzyılda emperyalizmin hedefindeydi. İngiltere Çin’den Hong Kong’u, Japonya ise Tayvan’ı almıştı. Çin, Hong Kong’u 1997’de tekrar topraklarına kattı. Şimdi sıra Tayvan’da. Eğer Tayvan’ı da alırsa Çin’in kendisi için utanç asrı olarak adlandırdığı dönem de kapanmış olacak ve Çin ulusunun yeniden doğuş süreci başlayacak. 2017’deki Çin Komünist Partisi’nin kongresinde Xi Jinping’in Çin ulusuna verdiği en önemli sözlerden bir tanesi Çin ulusunun yeniden doğuşuydu. İşte bu doğuşa giden yolda tek engel Tayvan olarak gözüküyor. Onun için Pekin için Tayvan sıradan bir ada değil; Çin devriminin tamamlanması için ele geçirilecek son kaledir


BATMAYAN UÇAK GEMİSİ TAYVAN