Biden, göreve geldiğinde Afganistan’daki mevcut durumu Amerika’nın en uzun savaşı olarak tanımlayarak, “şu an Afganistan'da ABD askeri varlığının yaşandığı dördüncü ABD başkanıyım. İki Cumhuriyetçi, iki de Demokrat başkan geçti. Bu sorumluluğu beşinci birine devretmeyeceğim" demişti. Dediği gibi de yaptı Trump döneminde 2020’de  Taliban ile yapılan barış görüşmelerinde 1 Mayıs’ta Afganistan’dan ABD’nin çekilme taahhüdünde değişiklik yaparak  1 Mayıs-11 Eylül tarihleri arasında ABD’nin çekileceğini belirtti ve 1 Mayıs tarihinden itibaren de çekilmeye başladı. ABD ile birlikte NATO da Afganistan’dan çekilmeye başladı. Gerçekten de Afganistan’ın işgali ABD’nin en  uzun savaşı olarak tarihe geçmişti. Amerikan tarihinde büyük bir travmatik etkiye sahip Vietnam savaşı bile 19 yıl 5 ay sürmüştü. Vietnam savaşına ABD, 843,63 milyar dolar harcamıştı.  ABD, bugüne kadar Afganistan savaşına 2 trilyon dolar para harcadı. Savaşın başından bugüne 2400 Amerikan askeri hayatını kaybetti ve 22 bin asker de yaralandı. Toplam sivil kayıp ise 43 bin kişi oldu.

Büyük Oyun

19. yüzyılda Afganistan üzerinde Çarlık Rusya’sıyla Büyük Britanya İmparatorluğu’nun girmiş olduğu rekabet İngiliz yazar Rudyard Kipling tarafından “Büyük Oyun” olarak adlandırıldı. O günden bugüne büyük oyun kavramı büyük bölgesel jeopolitik rekabetlere verilen bir isim oldu. 20. yüzyılda bu defa büyük oyunu Sovyetler Birliği oynadı ve Afganistan’ı işgal etti. Sovyetler Birliği, Afganistan’ı Hint Okyanusu’na  ulaşmak için önemli bir sıçrama tahtası olarak görmüştü.  Ancak bu işgal Sovyetler Birliği’ne pahalıya mal oldu. Mücahitler adı verilen ve ABD ve bölgedeki müttefikleri tarafından desteklenen Afgan direnişçi gruplar tarafından Sovyetler Birliği mağlup edildi. İşgalin başlamasından 10 yıl sonra  Sovyetler Birliği Afganistan’dan çekilmek zorunda kaldı. Afganistan’ın işgali Sovyetler Birliği’ne ekonomik maliyeti büyük oldu. 1989’dan sadece iki yıl sonra Sovyetler Birliği dağıldı.

21. yüzyılın büyük oyununu Afganistan üzerine bu sefer ABD oynadı. Ancak öncekileri gibi ABD’nin karşısında küresel bir güç yerine bir terör örgütü olan El Kaide ve onun lideri Usame bin Ladin vardı. Kendisini “hiper güç” olarak nitelendirmiş olan ABD resmen 11 Eylül terör saldırılarından sonra Afganistan’da mağaralarda saklanan bir bireye yani Usame bin Ladin’e savaş ilan etmişti. Bu durum uluslararası ilişkiler disiplinindeki savaş kavramını ve uluslararası hukukun savaşı düzenleyen tüm normlarını kökten değiştirdi. Devletlerin devletlere karşı savaş ilan ettiği dönem artık kapanmış devletlerin bireylere savaş ilan ettiği yeni bir dönem başlamıştı.

1989’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesiyle birlikte bu sefer Afganistan’daki mücahit grupların kendi aralarında  iktidar mücadelesi başladı ve mücadele kısa sürede bir iç savaşa dönüştü. Sovyet işgali nedeniyle büyük acılar çekmiş olan Afganistan ve Afgan halkı bu sefer de ülkede bir kardeş kavgasına şahitlik ettiler. Rudyard Kipling’in Büyük Oyunu sadece Afganistan üzerine küresel güçler arasında yaşanmamış aynı zamanda mücahitler arasında da yaşanmıştı. 1980’lerde Afganistan’da etkin mücahit gruplar şunlardı:

  • Hizbi İslami (Gulbettin Hikmetyar)
  • Cemiyeti İslami
  • Hizbi İslami (Yunus Halis)
  • İttihadı İslami
  • Hareketi İnkilabı İslami
  • Mehazı Milli İslami
  • Cephei Necatı Milli
  • İttihadı İslami Velayethai Şimali Afganistan

 

Kuşkusuz bu örgütler Peşaver merkezli Sünni kökenli örgütlerdi. Afganistan’daki Şii Hazaralar’ın da İran’da  örgütleri vardı. Bu örgütler İran İslam Devriminin destekçileri ve Humeyni’nin öğretilerinin ve ideolojisinin büyük takipçileriydi ve Humeyni’nin açık desteğine sahiptiler.  Nihayet, Sovyetler Birliği Afganistan’dan çekildikten sonra Afganistan’daki komünist yönetim 1992’de devrildi. Ardından da  bu gruplar kendi aralarında Afganistan’da iktidar savaşına giriştiler. Bu iç savaş 1994 yılında sessiz sedasız Kandahar’da medrese öğrencilerinin kurduğu bir örgüt olan Taliban’ın 1996’da Kabil’i ele geçirmesiyle sona erdi. Kuzeye çekilen mücahit gruplar Ahmet Şah Mesud liderliği altında kuzey ittifakı altında toplandılar. Ahmet Şah Mesut Taliban’ın çekindiği en önemli mücahit lider ve komutandı. Tesadüfe bakın ki 11 Eylül saldırılarından birkaç gün önce Gazeteci kılığına giren el Kaide militanları tarafından bir suikast sonucu öldürüldü. Ahmet Şah Mesut’un ölümü kuşkusuz 11 Eylül sonrası Afganistan’daki dinamikleri değiştirdi. Eğer hayatta olsaydı muhtemelen ABD ile birlikte Taliban’a ve El Kaide’ye karşı mücadele edecekti.

Taliban iktidarı ele geçirince Afganistan İslam Emirliğini ilan etti. Yeni yönetim İslami  esaslara göre yönetilen bir devlet kurmuştu. Açıkçası bu süreçte ABD’nin Taliban’a karşı herhangi bir eylemi bulunmamıştı. Aksine Soğuk Savaş sonrası eski Sovyet coğrafyasının dönüşümünde bu dini gruplara sempati ile bakmıştı. Benzer şekilde Çin de Taliban ile ilişkilerini geliştirmişti.  Taliban’ın Afganistan’ı giderek radikal ve marjinal cihatçı gruplar için güvenli bir sığınak haline getirmeye başladı. Bunlardan bir tanesi de Suudi kökenli eski bir mücahit olan Usame bin Ladin’in liderlik ettiği El Kaide örgütü idi.

Jeopolitik Karadelik

11 Eylül 2001 yılında  New York’ta ikiz kulelere karşı yolcu uçaklarıyla gerçekleştirilen terör saldırıları   ABD için bir milat olmuştur. İlk defa ABD kendi topraklarında saldırıya uğramıştı. 11 Eylül terör saldırısı ABD’nin ikinci Pearl Harbour saldırısı olarak görülmüştür. ABD, vakit kaybetmeden saldırıların faili olarak El Kaide örgütü ve Usame bin Ladin’i ilan etmiştir. Ne ilginçtir ki böyle büyük bir terör saldırısını  El Kaide örgütü uzun bir süre üstlenmekten çekinmiş ve sorumluluğu olduğu konusundaki iddiaları da reddetmiştir. ABD’nin Taliban hükümetine El Kaide’nin Afganistan’dan çıkarılması ve Usame bin Ladin’in kendisine teslim edilmesi konusundaki ültimatomunu geri çevirmesiyle ABD, Taliban hükümetine ve El Kaide’ye karşı savaş açmış ve Afganistan’ı işgal etmiştir. ABD’nin Afganistan operasyonuna BM Güvenlik Konseyi’nin 12 Eylül 2001’de almış olduğu 1368 sayılı kararı hukuksal zemin oluşturmuştur. Bu karar, ABD’nin bireysel ve kolektif  meşru müdafaa hakkını tanımıştır.  ABD’nin uluslararası terörizm kapsamındaki Afganistan savaşına NATO’nun beşinci maddesi ve BM antlaşmasının kolektif meşru müdafaa hakkını düzenleyen 51.maddesi uyarınca müttefikleri de iştirak etmiştir. Kısa sürede Taliban hükümetini deviren ABD, hızla yeni bir hükümet tesis etmiş, Afganistan siyasetinde karizmatik bir isim ve önemli bir aşiret lideri olan  Hamid Karzai de bu hükümetin başına getirilmesini sağlamıştır.

Yıllar geçtikçe Afganistan’da ABD’nin El Kaide ve Taliban ile uluslararası terörizm ile mücadele kapsamında verdiği savaş giderek jeopolitik bir mücadeleye dönüşmüştür. Özellikle, Obama döneminde Afganistan’daki mücadele terörizmle mücadelenin ötesinde jeopolitik bir mücadele olarak öne çıkmıştır. Bilhassa, Afganistan’daki operasyonların bir şekilde Pakistan’ı da etkilemesi ve ABD’nin Pakistan’ı da hedeflemesi başka bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Bu bağlamda,  insansız hava araçlarının geliştirilmesinde ve test edilmesinde Afganistan’ın adeta test sahası gibi  kullanılması, Afganistan’daki sivil halkın insansız hava araçlarının saldırılarında ölmesi; hatta cenaze merasimleri, düğünleri bir başka deyişle sivil halkın biraraya geldiği her türlü etkinliği Taliban ve El Kaide eylemleri gibi değerlendirip buralara insansız hava araçlarıyla saldırıların düzenlenmesi ve masum sivillerin öldürülmesi Afganistan kamuoyunda tepkilere neden  olduğu gibi Amerikan kamuoyunda da tepkilere neden oldu.  ABD’nin bu orantısız ve dikkatsiz güç kullanımı Taliban’a verilen desteğin de artmasına neden oldu. Ülkede giderek artan görevi kötüye kullanma, rüşvet, yolsuzluk adam kayırma ve halka baskı gibi hadiseler Afgan yönetiminin Taliban karşısında elini zayıflatmaya başladı. Taliban ise bu durumu yeniden güçlenme adına çok iyi kullandı.

Medeniyetler Çatışması

Afganistan’daki savaş sürerken ABD, bir başka savaşı da 2003 yılında Irak’ı işgal ederek Ortadoğu’da başlattı. Nitelik itibariyle iki farklı savaşı sürdürmekte ABD zorlanmaya başladı ve giderek ağırlığı Afganistan yerine Irak’a vermeye başladı.  Bush yönetimi İsrail’in bekası ve güvenliği meselesine kendisini o kadar kaptırdı ki Irak’ın işgalini bile İsrail üzerinden okumaya başladı. İran’ı zayıflatma adına Irak’ta Şiilerin güçlendirilmesi ve alternatif bir Şii merkezi yaratılması fikrine inandı ve fikir  orta vadede çöktü. İran’a alternatif Şii merkezi yaratacağız derken ABD, Irak’ı altın tepside İran’a sunarak Şii hilalinin kurulmasına hizmet etti. Irak’ın istikrarsız hali Ortadoğu bölgesi ve İsrail için İran’dan daha tehlikeli bir hal aldı. 2003 yılında Irak’ın işgali aslında 2010’da yaşanan Arap Baharı sürecinin ilk ön adımıydı. Bu nedenle Arap Baharı’nın esas  başlangıç tarihi Irak’ın işgal edildiği 2003 yılıdır. ABD, hem Afganistan’da hem de Irak’ta uğraşırken, Çin ve Rusya Avrasya coğrafyasında stratejik mevzileri hiçbir bedel ödemeden birer birer ele geçirmeye başlamıştı.

Bu arada, ABD’nin 11 Eylül  sonrası Afganistan ve Irak özelinde sergilemiş olduğu saldırgan tutum ve benimsediği ötekileştiren dil Ortadoğu’da ve Orta Asya’daki ülkelerde ve kamuoylarında tepki toplamıştı. Özellikle, Bush’un Kongre’de yaptığı konuşmada “Ya bizdensiniz ya da onlardan (teröristlerden) gibi bir toptancı yaklaşımı ve terörizmle mücadeleyi Haçlı seferlerine benzetmesi ister istemez İslam dünyasında büyük bir tepkiyle karşılanmıştı. 11 Eylül saldırılarından sonraki süreç küresel çapta bir İslam düşmanlığına dönüştü. Huntington’un  “Medeniyetler Çatışması” tezi tekrar gündeme getirildi. Terörü İslam dini ile bağdaştırmaya çalışan yorumların Batı medyasında yoğun bir şekilde yer alması, Batı ile İslam dünyası arasındaki varolan uçurumu daha da genişletti.

Tüm bu gelişmeler, Orta Asya devletlerini 1990’larda yavaş yavaş uzaklaştıkları Rusya’ya ve Orta Asya’ya yeni açılan Çin’e yaklaştırmıştır. Şanghay İşbirliği Örgütü bu süreç içerisinde büyük önem kazanmıştır. Özellikle 2005 yılındaki Şanghay İşbirliği Örgütü Astana Zirvesinde ABD’ye Afganistan’dan çekilmesi ve üye ülkelerdeki askeri üslerini kapatması konusunda çağrıda  bulunmuş olması ABD için bölgelerde yeni bir sürecin başladığını göstermekteydi. Özbekistan vakit kaybetmeden ABD’nin kullandığı Hanabad üssünü kapatmıştı.

El Kaide ve Ladin’in Tasfiyesi

Alınan istihbarat ışığında Obama’nın emriyle El Kaide lideri Usame bin Ladin 2 Mayıs 2011 tarihinde Pakistan’ın Abbottabad şehrinde saklandığı evde ABD’nin düzenlemiş olduğu operasyonla öldürüldü. Cesedi 24 saat sonra Umman denizine atıldığı iddia edildi. Halen Usame bin Ladin’in ölümüyle ilgili sır perdesi aralanmış değil. ABD’nin nerdeyse son yüzyılda en önemli düşmanıyken cesediyle ilgili herhangi bir kanıtın ve fotoğrafın bulunmaması, ya da Amerikan mahkemelerinde halkın önünde yargılanması için canlı ele geçirilmemesi konusu tartışılmaktadır. Oysa yakalanmasından yargılanıp idam edilmesine kadar tüm süreci neredeyse canlı yayınlanan Saddam Hüseyin’in aksine Usame bin Ladin’den tek bir kare fotoğraf olmaması şüpheleri artırmaktadır. Hele de Trump’ın 2020’de Usame bin Ladin’in halen yaşadığını, öldürülenin dublörü olduğuna ilişkin bir komplo teorisini sosyal medyada paylaşması kafaları iyice karıştırdı. Zira ABD Başkanı bu iddiaları paylaşarak acaba bir şeyler mi ima ediyordu? En başından itibaren El Kaide örgütünün ABD tarafından kurulduğu, Usame bin Ladin’in de ABD’nin adamı olduğu konusu hep iddia edildi. Trump’ın bu iması ve bu iddialar biraraya getirildiğinde bambaşka bir sonuç ortaya çıkıyordu.

Trump ve Afganistan

Avrasya coğrafyasındaki stratejik mevziilerin Çin ve Rusya tarafından kolayca ve hiçbir bedel ödemeden ele geçirildiğini  belki de ilk fark eden ABD Başkanı Trump oldu. Trump, jeopolitik bir karadelik haline gelen Afganistan’ın bu durumunu ABD’nin lehine çevirme adına Taliban ile görüşmelere başladı. Bu arada Suriye’de IŞİD’in etkinliğini kırdı ve lideri El Bağdadi öldürüldü. Suriye’deki IŞİD militanları sahadan toplanarak; hatta Rusya’nın elindekiler bile alınarak Afganistan’a taşındı. Burada tarih tekerrür edercesine bu sefer de IŞİD Taliban’ın himayesine verildi.

Hatırlanacağı üzere, Obama döneminde dünyanın riskli bölgelerinde ABD’nin yerel güçlerden oluşacak yerel ordular kurma kararı uyarınca başta Ortadoğu bölgesi olmak üzere özellikle devlet dışı aktörlerden ve hatta terör örgütlerinden yerel askeri güç oluşturulmaya gidildi. Bunun en güzel örneği Suriye’de PKK/YPG terör örgütünün yer aldığı Suriye Demokratik Güçleridir. Görünürde ABD adına IŞİD ile savaşıyor gibi görünse de aslında bölgede Amerikan çıkarları doğrultusunda hareket eden bir unsurdur. Trump döneminde ise bu stratejinin uygulama alanı Ortadoğu’dan Orta Asya’ya,  Afganistan’a kaymıştır. Trump yönetimi, ABD’nin 20 yıl terörizmle mücadele kapsamında savaştığı Taliban ile barış anlaşması imzalaması bu stratejinin geçirdiği evrim hakkında en güzel örnektir.

Bu süreçte 2018’den itibaren Trump yönetimi Taliban ile Doha’da görüşmelere başlamış ve nihayet Şubat 2020’de bir anlaşmaya varılmıştır. Bu görüşmelerde Afgan hükümeti dışarıda bırakılmıştır .Zira yeni dönemde ABD’nin Afgan hükümetine ihtiyacı kalmamıştır, bu hükümet kendisine düşen görevi tamamlamıştır. Önümüzdeki dönemde Afganistan’ın yeni hükümetinin  Taliban olacağı gayet açıktır. Bu durum, açıkçası Afganistan’da Taliban’a karşı savaşan diğer Afgan gruplarına karşı açık bir ihanet olarak görülmektedir. Bu gruplar, Taliban ile barış sürecine karşı çıktılar. Yeni dönemde de   Taliban’la birlikte hareket etmeyecekleri de aşikâr. Bir başka deyişle ABD ve NATO’nun  Afganistan’dan tamamıyla çekilmesinin ardından Taliban ile öteki Afgan grupları arasında yeni bir iç savaş sürecinin başlaması kuvvetle muhtemel.

Daha vahimi Taliban’ın askeri gücü halihazırda 60 bin silahlı militandan oluşmaktadır. ABD Genelkurmay Başkanı General Milley de 2020’de yaptığı bir açıklamasında Afgan hükümetinin askeri anlamda asla Taliban’ı yenemeyeceğini, ABD’nin Afgan hükümetini desteklediği sürece de Taliban’ın Afgan hükümetini yenemeyeceğini belirterek büyük bir stratejik açmaza işaret etmiştir. Son gelen haberler ABD, Afganistan’dan çekilirken Afganistan’ın yakın çevresindeki ülkelerde de askeri yığınağını artırdığı yönde. Muhtemelen bu ülkeler Özbekistan ve Kırgızistan. Bu ülkelerden ABD  Afganistan’ı gözlemeye devam edecek gibi görünüyor.

Tacikistan’da Neler Oluyor?

ABD’nin Taliban ile barış için görüşmelere başlamasının hemen ardından Afganistan’dan Taciksitan’a IŞİD militanları saldırılar düzenlemeye başladı. Tacikistan’da Pamir dağlarında gezi düzenleyen turist grubundan tutun da Tacik güvenlik güçlerine kadar geniş bir yelpazede IŞİD militanları tarafından saldırılar düzenlendi. Mayıs 2019’da Tacikistan’ın en güvenli hapishanelerinden birisinde IŞİD tutukluları isyan çıkararak onlarca  mahkumun  ve gardiyanın ölümüne neden oldu. Esas gelişme Kasım 2019’da yirmi  kadar IŞİD  militanının Afganistan sınırını geçerek Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’ye 60 km uzaklıkta bulunan bir sınır karakoluna saldırı düzenlemesi oldu. Çıkan çatışmada yaklaşık on beş IŞİD militanı öldürüldü, dördü de ele geçirildi. Bu saldırı, son birkaç yıldan beri Tacikistan’da yapılan IŞİD saldırılarından sadece bir tanesidir. IŞİD gün geçtikçe Tacikistan üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Neredeyse hergün Afganistan’dan  taciz atışları ve sınır ihlalleri yaşanıyor.

Tacikistan yakın geçmişte kanlı bir iç savaş yaşayan bir ülke olması nedeni ile bu tip saldırılar açısından daha da dikkat çekici ve hassas  bir yerdir. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin hemen ardından 1992’de Gorgos-Badakhşan  Özerk Bölgesi’ndeki İslami grupların merkezi hükümete karşı başlattığı ayaklanma 1997’ye kadar kanlı bir iç savaş şeklinde sürmüştür.  İç savaştan sonra bugünkü devlet başkanı İmam Ali Rahmanov tüm bu İslami grupların da desteğini alarak iktidara geldi. Ancak bugün gelinen noktada İslami grupların Rahmanov’a desteği eskisi kadar yok. Özellikle Gorgos-Badakhşan bölgesinde İslami grupların güçlü olduğu biliniyor. Doğusunda Çin, kuzeyinde Kırgızistan ve batı ve güney istikametinde de Afganistan’ın bulunduğu Gorgos-Badakhşan bölgesi jeopolitk açıdan önemlidir.

Tacikistan, Orta Asya’nın en yoksul ülkesi. İnsanların çoğu ailelerine bakabilmek için Rusya’da çalışıyor. Bu nedenle, Rusya’nın Tacikistan nezdinde önemi büyük. Rusya’nın Otta Asya’daki en büyük askeri varlığı bu ülkede bulunuyor. Tacikistan hem Şanghay İşbirliği Örgüt üyesi hem de Rusya’nın Asya’nın NATO’su olarak adlandırdığı Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütüne üye.  ABD’nin Afganistan’dan çekilmeye başlamasıyla IŞİD tehdidinin daha da artmasından korkan Tacik lider İmam Ali Rahmanov yönünü Rusya’ya döndü. 8 Mayıs günü Rusya Devlet Başkanı Putin ile biraraya gelen Tacik lider görüşmede Afganistan meselesini gündeme getirdi. Görüşmede Rusya Devlet Başkanı Putin, Rusya'nın Afganistan'da ortaya çıkan duruma karşı bölgesel güvenliği artırmak için Tacikistan'daki askeri üssünü güçlendirmeye çalıştığını söyledi. Rusya’nın hali hazırda  Tacikistan’daki üste yedi bin askeri bulunuyor. Bu askerlerin içinde özel operasyon birimleri de bulunuyor. ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle beraber Rusya buradaki askeri gücünü takviye etme kararı almıştı.

Kuşkusuz Afganistan’daki gelişmelerden sadece Rusya rahatsız değil. Asrın projesi olarak adlandırılan Kuşak ve Yol Girişiminin Avrasya bölümünün tam merkezinde yer alması ve Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan) sınır olması nedeniyle Çin de rahatsız. Özellikle, Afganistan’da yer alan Tacikistan, Çin, Pakistan ve Pakistan kontrolündeki Keşmir bölgesinin arasında kalan ünlü Wakhan Koridorunun geleceği Çin’i endişelendirmektedir. Wakhan Koridoru, yukarıda da bahsedilen Büyük Oyun’un günümüze bir hatırasıdır.  Günümüz Tacikistan ve Pakistan'ın doğrudan bir sınıra sahip olmasını önlemek için Pamir Sınır Komisyonu (bir Rus-İngiliz ortak komisyonu) tarafından çizilen sınırın bir sonucudur. Wakhan Koridorunun Çin sınırında  Wakhjir Geçidi bulunmaktadır. Bu geçit Çin’i bölgeye bağlamaktadır. Tarihsel olarak, Wakhjir Geçidi, İpek Yolu üzerinde önemli bir geçit  olarak hizmet etmiş ve Çin ile antik Roma arasındaki ticareti kolaylaştırmıştır. Wakhan Koridoru  üç ayrı jeopolitik fay hattının tam ortasında bulunmaktadır:

  • ABD, Rusya ve Çin arasında Orta Asya üzerinde yaşanan “Yeni Büyük Oyun”,
  • Çin ile Batı arasında  Kuşak ve Yol Girişimi üzerinde yükselen yeni  jeopolitik rekabet ve
  • Hindistan ve Pakistan arasında Keşmir konusunda sık sık ortaya çıkan gerginlik

Çin, bölgedeki jeopolitik gücünü artırma adına coğrafi ve iklim koşullarının zorlu olmasına rağmen Wakhan koridorunda bir otoyol yapmak istiyor ancak teknik olarak bu otoyolun yapılması oldukça zor görünüyor. Çin, hiçbir masraftan kaçmamasına rağmen doğa koşulları otoyol projesini zorluyor. Zira Çin buradaki ulaşım ağını güçlendirerek Orta Asya ile ticaretini kolaylaştırırken Pakistan üzerinden de Gwadar limanından gelecek ulaşım ağını buraya bağlamak istiyor.  Kuşkusuz, Çin için diğer bir sorun da Afganistan’da bulunan ayrılıkçı Uygur grupların Wakhan Koridorunu kullanarak Uygur bölgesine geçmesi. Özellikle, Pekin yönetimi  ABD’nin IŞİD ile birlikte Suriye’den Türkistan İslam Partisi’ne mensup Uygur savaşçıları da getirmiş olduğunu düşünüyor ve bu  savaşçıların kendisine karşı kullanılacağından endişe ediyor. Bu nedenle bölgede çok sıkı önlemler alıyor. Bölgenin coğrafi koşulları dikkate alındığında Afganistan ile olan sınırın oldukça geçirgen olması  Çin’i  zorlamaktadır.

Genel Değerlendirme

İmparatorlukların Mezarı olarak adlandırılan Afganistan coğrafi olarak oldukça zor bir ülke. Afganistan’ın  acı dolu geçmişi ve yüz yıllar boyunca Afgan halkının  küresel güçlerin kurbanı olması ülkeye barışın ve istikrarın gelmesi konusundaki umutları da azaltmaktadır. Yıllarca ABD’nin ve NATO’nun Afganistan’dan çekilmesi çağrıları yapılırken bugün bu çekilmenin Afganistan’a yeni bir kaos getireceği konusunda fikir beyan edenlerin sesleri hatırı sayılır bir şekilde artmaya başladı. Bunlardan birisi de ABD’de demokratların önemli bir ismi olan Hillary Clinton. Clinton ABD’nin Afganistan’dan çekilmesine şiddetle karşı çıkıyor. ABD’de sadece Clinton değil birçok önemli isim bu konuda endişelerini dile getiriyor. Benzer bir görüş de NATO çevrelerinde dile getiriliyor. Bu eleştirilerin çıkış noktası 60 bin savaşçısı bulunan Taliban’ın iktidara geleceği ve IŞİD gibi örgütlerin kontrolden çıkarak tüm Orta Asya’yı tehdit eder bir hale geleceğidir. Özellikle bölge ülkeleri Afganistan’da ortaya çıkacak güç boşluğundan oldukça endişe duymaktadır. Bilhassa, El Kaide'nin hala Afganistan'da bir varlığı olduğunun değerlendirilmesi  ve Taliban ile on yıllardır devam eden bağlarının  son yıllarda daha da güçlenmesi bu endişeyi destekliyor.

Tüm bu korku ve endişelere rağmen ABD’nin muhakkak bölge için bir takım planları olduğu da açıktır. Bölgede  giderek artan bir Çin-Rus işbirliği ve Şanghay İşbirliği Örgütünün etkinliği var. Mevcut Afgan hükümetinin de Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkileri oldukça iyi. Afganistan, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün gözlemci üyesi. Şanghay İşbirliği Örgütü Afganistan’ı tam üye yapma konusunda da ilke kararını almış durumda; ancak yönetim Taliban’a geçtiği andan itibaren bu mümkün olmayacak. Zira Taliban yönetiminin Rusya’ya ve Çin’ e bakışı yakından biliniyor.  Buradan yola çıkarak ABD’nin aslında Taliban ile barış yapmasının arkasında derin bir stratejinin olduğu görülecektir. ABD, yeni dönemde Taliban’ı Çin’e ve Rusya’ya; hatta İran’a karşı bir silah olarak ve kendi vekalet savaşını yürütecek bir piyon olarak kullanacak. ABD’nin bölge için planı sadece Taliban ile sınırlı değil, IŞİD militanlarını da bölgede kullanılacak. Son yaşanan Ukrayna krizinde Rusya’ya karşı Ukrayna’ya cihatçı grupların getirildiği söylentileri de ABD’nin yeni stratejisini gösterme adına önemlidir. Eğer doğruysa bu cihatçı grupların Afganistan’dan IŞİD militanları olması ihtimali yüksektir. ABD’nin yerel güçlerden kendisi için askeri güç oluşturma stratejisi Obama-Biden döneminde hayata geçirilmiş olması bugün Biden yönetiminin bu stratejiye sahip çıktığını göstermektedir.

Bunun yanında Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi de bölgede giderek etkinliğini artırmaktadır. Hazar, Orta Asya ve Sibirya bölgenin önemli enerji havzalarını oluşturmaktadır ve ABD’nin burada hiçbir ağrılığı yok.  ABD, bölgeye kaos ihraç ederek, sahadaki dengeyi bozmayı amaçladığı gözlemlenmektedir. Arap Baharı benzeri bir süreci Orta Asya’da da oluşturulacak bir kaos ortamında geliştirerek yeni bir oyun kurgulamak istiyor.

 

AMERİKA’NIN EN UZUN SAVAŞI