Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Eylül,

Bir tespitle başlayalım; ABD Afganistan'da yenilmedi. Yenileceğini görerek çekildi. İkisi farklı şeyler. “Hezimete uğradı” yerine “kaybetti” dersek doğru olur.

Ama Taliban'ın diplomatik bir zafer kazandığını söyleyebiliriz. ABD'yi savaşmadan çekilmeye zorladı ve başardı. Diğer ülkeleri kendisi ile görüşmeye ve anlaşmaya mecbur bıraktı. Afganistan, sanırım dünyanın evrildiği yeni sürecin laboratuvarı oluyor.

Orta Asya artık Taliban'ın uluslararası tecrit altında hüküm sürdüğü 20 yıl önceki kaotik yer değil. Bugün, ABD'nin yokluğunu doldurabilecek bölgesel bir düzen var. ABD'nin 11 Eylül'den sonra Afganistan'ı işgali, Orta Asya'nın siyasi dinamiklerinde köklü değişimlere yol açtı.

Afganistan'ın komşuları, ABD'nin ve liberal uluslararası düzeninin sık sık çelişkili taleplerine alışırken ve karşı stratejiler geliştirirken, aynı zamanda Çin ve Rusya'nın ABD askeri varlığına karşı daha taktiksel ve stratejik karşılık vermesine de yol açtılar.

Sonuç olarak, Orta Asya bugün farklı ülkelerin ABD ve müttefikleriyle rekabet eden yeni örgütler, normlar ve ağlar aracılığıyla nüfuz uyguladığı çok kutuplu bir alandır.

TALİBAN DEĞİŞECEK Mİ?

Taliban’ın ülkeyi ele geçirmesi ile kritik bir soru önem kazandı; Taliban değişecek mi?

Afganistan'ı ele geçirmekle kalmadı, 3-4 trilyon dolarlık yer altı kaynaklarının da sahibi oldu. Taliban'ın Batı'nın teknolojik desteğine, Batı'nın da bu kaynaklara ihtiyacı var. Birbirlerine gülücük atmalarının sebebi bu. 3-4 trilyon dolarlık kaynak, Taliban'la meşru ilişki kurmak için geçerli bir sebep. İşin içine para girince her şeyin makul, mantıklı sebebi bulunur.

Taliban ayrıca halkın gözüne girmenin, kendisine yönelik tepkileri dindirmenin sopayla olmayacağının farkında. İnsanların günlük yaşamını iyileştirmeye ihtiyacı var. Hem bunun için, hem de madenleri izleyebilmek için de kredi lazım. Kimden bulabilir?

Taliban'ın elinde eşsiz bir silah var: "Rusya ve ABD'nin bile başedemediği bir örgüt olduğumuzu herkes gördü. Bundan sonra hiçbir ülke askeri yöntemlere başvurmaz. Benimle anlaşmak zorundalar. Güç bende ve benim kurallarım geçerli olacaktır" silahı.

Yapabilir mi bilmiyorum, kaynakları işletmeyi becerebilirse Afganistan dünyanın sayılı zengin ülkelerinden biri olur. Bu nedenle diyoruz, Taliban ilk kez devlet sahibi oldu. Eski kafayla yönetemeyeceğini o da biliyor ve değişimin kaçınılmaz olduğunun farkında.

Bununla birlikte Taliban, değişimin sonuçlarının küresel etkilerinin de farkında. Değişmesini isteyenler kadar mevcut kimliğini (terör, silahlı mücadele eden örgüt) korumasını isteyenlerin olduğunu da biliyor. Taliban’ın en önemli çıkmazı bu ikilem. Çünkü her iki taraf odaklarınca kendi çizgisinde tutulmak için zorlanacak.

Ki; IŞİD’le sınanmaya başladı.

Hani soruyorduk ya; "Irak ve Suriye'de birden ortaya çıkan IŞİD, yine birden ortadan kayboldu. Nereye gitti bunlar?" Afganistan'da ortaya çıkmaya başladı. Öyle görünüyor ki Taliban, Çin ve Rusya'ya yanaşması ihtimaline karşı ABD IŞİD'i güvenlik mekanizması olarak kullanılacak.

Taliban, Afganistan'a tam hakim olamadan, yönetimi devralamadan köşeye sıkışmaya başladı. Bir tarafta IŞİD'le mücadele ihtimali. Diğer tarafta; Ahmet Şah Mesut'un oğlu Ahmet Mesut ile, Raşit Dostum'un oğlu Batur Dostum'un komutasındaki Pençhir Vadisi.

Bu vadi; Sovyetler'e, ABD'ye bile kafa tutarak savaştı. İki ülke de vadiyi ele geçirmedi. Taliban bile vadiye bulaşmak yerine dağları ablukaya alarak Pençhir Vadisi’nin gücünü test ettiği belirtiliyor.

Taliban’ın Pençhir’de, Ahmed Mesud liderliğindeki Afganistan Ulusal Direniş Cephesi’ne ait bir karakola saldırması saldırının püskürtülmesi test olarak yorumlanıyor. Bir tarafta IŞİD diğer tarafta Pençhir vadisi direnişi. Taliban eskisi gibi meydanı boş bulamıyor. Çin ve Rusya ile anlaşmak zorunda kalacağı değerlendiriliyor. “IŞİD'i ABD’nin, Pençhir Vadisi'ni Çin ve Rusya’nın desteklediği, Taliban'ın Pençhir vadisi ile uzlaşmaktan başka çaresi olmadığı” da yorumlar arasında yer alıyor. Asıl tehdit olarak gördüğü IŞİD’le Taliban arasında tercih yapması durumunda Çin ve Rusya’nın uzlaşıya daha açık olan Taliban’ı tercih edebileceği ve Pençhir Vadisi ile uzlaşmaya zorlayacağı da değerlendirmeler arasında.

Taliban'ın önünde iki yol var;

1- "Şeriat ile yöneteceğiz, dediğimizi yapacağız, sağa sola bulaşacağız" demeye devam ederlerse 3 cephede çatışmak zorunda kalacak. IŞİD, Pençhir Vadisi ve halkın kendisi.

2- Şeriat takıntılarından vazgeçer veya ılımlı şeriatı benimser, akılcı, toplumun refahını ve özgürlüğünü ön planda tutan, diğer grupların da katılacağı bir yönetim sistemi kurar. Böyle yaparsa uluslararası (Çin ve Rusya başta olmak üzere) ekonomik ve siyasi desteğini sağlar. Kendisini güvende ve özgür hisseden, iç savaş tehlikesinden kurtulan halk da Taliban'a destek verir.

Şeriat temelli İslam emirliği mi, akılcı, özgürlükçü devlet yönetimi mi? Bakalım Taliban hangisini seçecek.

ABD’NİN TALİBAN’LA SINAVI

ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin etkileri kendi içinde tsunami etkisi yapmışa benziyor ki; Irak ve Afganistan’dan asker çekme kararı sürpriz değildi. Trump döneminde alınmış bir karardı ve Biden bu kararı devam ettirdi.

ABD içindeki tartışmalar askerlerin çekilmesinden değil, Biden’a yönelik tepkiler olarak kabul ediliyor.

Bunun sebeplerini anlayabilmek için Trump dönemini, ABD Başkanlık seçimlerini, Biden’ın adaylığını ve iki başkan arasındaki politika farklılığı beklentilerini anlamak gerekiyor.

Trump, ABD müesses nizamı ile savaşa giren ABD Başkanı olarak tarihe geçti. Bunun farklı sebepleri olmakla birlikte başlıca sebebi; Trump’ın temsil ettiği felsefenin “dünyanın çok kutupluğu hale dönüşmesi, ABD karşıtı bloğun güçlenmesi, ekonomik ve askeri açıdan ‘yenilmezliğin” sona ermeye başladığı” gerçeğinin farkına varması ki, haklı bir yaklaşım. Klasik bakış açısının devam etmesi durumunda ABD’nin oluşan dirence karşılık veremeyecek noktaya gelmesinin, değişimin sonuçlarını kabullenmekten çok daha ağır sonuçları olabilir.

Yaklaşık bir ay önce Afganistan Savunma Bakanlığı, ABD'nin verdiği 7 adet yeni helikopterin görüntülerini paylaşmıştı. ABD Savunma Bakanı Austin de birkaç gün sonra, "Afgan halkı bu desteklerin ileride olumlu geri dönüşlerini görmeye devam edecekler" demişti.

ABD Afganistan ordusuna 2002-2017 arasında Humveeler dahil olmak üzere 2.000'den fazla zırhlı araç, UH-60 Black Hawks keşif-saldırı helikopterleri 40'a yakın uçak, roketler, gece görüş gözlükleri, ScanEagle askeri dronları dahil 28 milyar dolarlık silah verdi.

Afgan ordusu bu silahları tetiklerine bile basmadan Taliban'a teslim etti. 28 milyar dolar sadece verilen silahların tutarı. ABD ordusunun Afganistan'da kaldığı sürece yaptığı askeri harcamayı da ekleyin. Yani silah şirketleri yeterince kazandı. Sıra sivil şirketlerde. Trump’ın mantığı buydu.

3 Kasım ABD Başkanlık seçimleri, Trump’ın dönüşüm politikalarına karşı bir direnç tarihi olarak kabul ediliyor. Biden ile süreci durdurmak ve geri sarmak planlandı. Her ne kadar Trump’ın Ortadoğu ve Afganistan’dan çekeceği askeri varlığını Çin-Rusya eksenine yerleştireceği söylense de, Trump’ın böyle bir düşüncesi olduğu tartışılır. Bilindiği gibi Trump askeri çözümler yerine ekonomik denge peşinde olan bir başkan olarak tanınıyor.

Biden’ın seçimi ile ise; Trump’ın ABD’nin belli bölgelerden asker çekme kararının devamı kabul edilmekle birlikte, Çin ve Rusya ekseninde askeri çözüm politikası ön plana çıkıyordu.

Biden’ın, “Trump’ın askeri çözüm yerine ekonomik çözüm” politikasını da sürdürme isteği ortaya çıkınca Afganistan krizi Biden’ın aleyhine kullanılacak bulunmaz bir fırsat sağladı.

Bir anlamda Trump’a uygulanan baskı ve “çizgiye çekme” operasyonu Biden için de sahneye konmuş gibi görünüyor.

ABD, şu an için dünyanın en güçlü ve etkili gücü olmaya devam ediyor. Ancak bu gücü, yine kendisinden kaynaklanan yanlış politikaları nedeniyle eriyor. Özellikle "terörizmle mücadele ve demokrasi getirme" gerekçeleri ile müdahale ettiği ülkelerdeki yanlışları.

Küresel güç olma özelliğine karşın karşısında güçlü bir cephenin oluşmasına yol açtı.

Yanlışları birkaç maddede sıralamak mümkün:

1- Bu amaçla ayrılan kaynaklarla uyumlu olmayan hedef ve amaçların belirlenmesi,

2- Yöntemlerin, taktik ve stratejilerinin dengesizliği,

3- Uzun vadeli politika ve strateji belirlenememesi ve belirlenen politikaların uygulanamaması veya yetersiz uygulanması,

4- Yeterli strateji ve kaynak ayırmadan hedef ülkelerde istediği şekilde ve büyüklükte yeni bir devlet kurabileceğine dair aşırı güveni,

5- Uzun vadeli stratejik başarı yerine kısa ve orta vadeli kazanımlar elde etme yaklaşımı,

6- Diplomatik ve askeri politikalar arasındaki çelişkiler ve çatışmalar,

7- Yanlış öngörüler, çıkarımlar ve tespitler. Buna bağlı istenmeyen sonuçlar,

8- Operasyon şartlarını ve düşmanı doğru anlama yeteneğinin eksikliği,

9- Operasyon yapılan ülkenin sosyo-ekonomik, tarihi, kültürel ve sosyal yapısını küçümsemek,

10- Bu ülkelerde, benimsenmesi mümkün olmayan Batı tarzı kurumlar ve yaşam biçimi inşa etme çabası,

11- Geçmiş tecrübelerden ders almamak,

12- Operasyon yapılan ülkenin bulunduğu bölgedeki diğer aktörlerin etkisinin önlenememesi.

ABD, aynı yanlışı NATO konusunda da yaptı. NATO'nun çok uluslu bir güç olduğu, tüm operasyonlara bu özelliği ile katıldığı, her ülkenin kendi geçmişleri, kültürleri, iç-dış politikaları olduğu gerçeğini gözardı ederek kendi doktrinini dayatmak istedi.

ABD son başarısızlık sürecine 9/11 sonrası Bush'un ilan ettiği "önleyici saldırı" doktrini ile girdi. Afganistan'la başlayıp Irak, Yemen, Libya ile devam eden ve Suriye'de takılıp kalan bir süreç. Her ne kadar ortada bir devlete benzer bir şey kalmamış olsa da, kaybeden ABD oldu.

Bu bölgelerden çekilmesinin temelinde yine aynı kronik yanlış yer aldı. ABD ve Batı, Afganistan'da Taliban ve benzeri oluşumları pasifize ederek askeri güçleri ile merkezi hükümetin devamlılığını sağlayabilecekleri yanılgısına kapıldılar.

Bu bir ya demokrasi yanılsamasıydı, ya da kendi menfaatlerine giydirilmiş demokrasi maskesi. Her ne ise, konsept başarısız oldu ve ABD çekilmek zorunda kaldı. Onu başta NATO olmak üzere diğer ülkeler izledi.

Öte yandan ABD, Vietnam ve Irak tecrübelerine karşın yerel ortaklarından güçlü ordular kurabileceği yanılgısını sürdürmesi. ABD her yıl bu amaçla milyarlarca dolar harcıyor. Ancak yerel liderlerin, sosyo-kültürel ve siyaset anlayışlarının farklılığını gözden kaçırıyor. ABD’nin amacı, yerel güçleri eğiterek kendi amaç ve görevlerini onlara devretmek, güçlerini ve kaynaklarını daha öncelikli bölgelere kaydırmak.

Ancak sorun şu; ABD’nin yerel ortakları, büyük desteklere rağmen profesyonel ordular kurmakta gönülsüz davranıyorlar. Bunun sebebi; askeri ve sivil liderlerin ulusal profesyonel ordular yerine kendi siyasi geleceklerini garantiye almak için “kendi ordularına” öncelik vermesi. Bu tip liderler profesyonel orduları kendilerine yönelik tehdit olarak kabul eder.

Öte yandan bu liderler, hem ABD’nin desteğini kabul ederler, hem her an gözden çıkarılabileceklerini bilirler ve haklıdırlar.

Örneğin Güney Vietnam Devlet Başkanı Ngo Dinh Diem ve Irak Başbakanı Nuri El Maliki. Her ikisi de ABD’nin devasa askeri yardımlarından yararlandılar. Diem Kennedy yönetiminin zımnen yaktığı yeşil ışık ile 1963 darbesinde öldürüldü. Nuri El Maliki de Obama’nın desteği çekmesi ile 2014’te istifa etmek zorunda kaldı.

Bu durum karşılıklı güvensizliği getirdi ve her iki taraf da kaybedeceği zamana kadar birbirini kullandı.

National Interest köşe yazarı Mark Katz, ABD’nin dünyadaki hegemonyasının sona erdiğini belirterek, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ABD’nin dünyanın tek baskın gücü olarak görülür haline geldiğini, ancak 21. yüzyılın başındaki tehditlerin bu tez hakkında şüphelere yol açtığını belirtti. Katz’a göre, Washington’ın hegemonyası sona eriyor. Bunun başlıca göstergelerinden biri ABD’nin Afganistan ve Irak’taki geniş çaplı ve uzun süreli operasyonlarda üstünlük sağlayamaması oldu.

Washington, 2008’de Gürcistan’da, 2014’te Ukrayna’da olanlar konusunda Rusya’ya yanıt vermek konusunda zayıf kaldı. Ortadoğu’da, özellikle de Suriye ve Yemen’deki, ayrıca Libya’daki krizlerin çözümü konusunda inisiyatifi Moskova, Tahran ve Ankara’ya bıraktı.

Ayrıca ABD başarısız bir şekilde düşmanlarıyla yakınlaşmaya çalıştı. Sözgelimi Donald Trump, İran ve Çin’le bunu yapma girişiminde bulundu. Washington’ın müttefiklerini rakipleriyle işbirliği yapmaktan vazgeçmeye ikna edememesi de hegemonyasının sona erdiğinin bir başka işareti.

Moskova ve Pekin, son 20 yıldır Washington, Londra ve diğer NATO müttefiklerinin gerçekleşmesi mümkün olmayan kendi demokrasi anlayışlarını yerleştirme çabaları için trilyonlarca dolar harcamalarından oldukça memnundu. Gerçekleşmedi.

Biden’ın, Kabil Havalimanı’na yapılan saldırı sonucu ABD askerlerinin ölmesi üzerine ekranlara çıkıp duygusal şekilde sonuçları değerlendirmesinin sebebi bu gerçekleşmeyen hayallerdi.

Biden, “gerçek stratejik rakiplerimiz Çin ve Rusya, ABD’nin Afganistan’ı demokrasiye kavuşturmak için milyarlarca dolar kaynak ayırmasından memnundu” demesinin sebebi de buydu. Ki, 20 yılda olan buydu.

ABD-AVRUPA İLİŞKİSİ VE TALİBAN

ABD dahil tüm Avrupa ve NATO ülkeleri Afganistan'daki beklenmedik durumu sorguluyor. Bu sorgulama iki ana başlık altında yapılıyor;

1- ABD’nin Avrupa’yı yalnız bırakması,

2- Avrupa’nın kendi güvenliğini sağlamaktan aciz olması gerçekliği.

Özellikle İngiltere, küresel boşluğu doldurmaya aday ülke olarak ciddi ve akılcı analizler yapıyor.

2010-14 arası İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague'nin özel danışmanlığını yapan Arminka Helic'in analizi ilginç: "Afganistan, İngiltere'nin stratejik pozisyonundaki yapısal kusurlarını ortaya çıkardı. Yayımlanmasından sadece beş ay sonra, hükümetin Güvenlik, Savunma, Kalkınma ve Dış Politika Bütünleşik raporları güncelliğini yitirdi. Raporda, "Daha geniş bir koalisyonun parçası olarak Afganistan'da istikrarı desteklemeye devam edeceğiz" ve "Afganistan Hükümetine destek sağlamanın terörle mücadele stratejimizin önemli bir parçası olacak” deniliyordu. Ancak Afganistan hükümeti artık yok ve büyük koalisyon çöktü. Ortaklarımız bu geri çekilişe ve Amerika'nın Kabil'den çekilmesi sırasındaki kaos görüntülerine bakacak ve Batı'nın gücünü ve kararlılığını sorgulayacak.

Çin ve Rusya memnun kalırken, Riga ve Kiev'den Varşova ve Priştine'ye kadar müttefikler haklı olarak korkmaya başlayacak. Taliban sadece ABD'yi değil, Avrupa'yı da dağıtmış durumda. Biden bir süredir Avrupa'yı yeniden yanına çekmeye çalışıyordu.

"ABD'nin Afganistan'dan çekilme kararını ve planlarını kendileri ile paylaşmadığını ve yalnız bıraktığını" belirten NATO üyeleri, şimdi ABD'nin güvenilirliğini sorguluyor. Bu gelişmeler kimlerin yolunu açıyor dersiniz?

ABD tek taraflı olarak ülkedeki varlığını sonlandırma kararı aldığında, Avrupa buna uymaktan başka seçeneği olmadığını gördü. Afganistan Taliban'ın eline geçerken Avrupa sadece seyretti.

Avrupa, Yugoslavya'da da başarısız olmuş Serebrenitsa katliamına göz yummuştu. ABD'nin müdahalesi ile çatışmalar durmuştu. Afganistan, NATO üzerinden Avrupa'nın da yenilgisi olarak ortaya çıkıyor.

Son birkaç yıldır Brüksel'de "jeopolitik Komisyon" ve "Avrupa stratejik özerkliği" hakkında kocaman kocaman konuşmalar yapıldı. AB savunmaya Rusya ve Çin kadar para harcıyor ama hala ABD'nin yardımı olmadan askeri güç olamadığı görüldü.

Avrupa için en önemli sorun, vizyon eksikliği olarak ortaya çıkıyor. Avrupa başkentlerinde “ABD’yi ilgilendirmeyen krizlerde birliğin tek başına cevap verme yeteneğinin geliştirilemediği” gerçeği masaya yatırılmış durumda.

AB’nin “stratejik özerklik” hedefinin gerçekleşmesi, ABD’ye bağımlılığın ortadan kaldırılması şartına bağlı.

AB ülkelerinin NATO üzerinden “ABD’ye itaat” konseptinden; stratejik düşünme, istihbarat yapı değişimi, aralarındaki uyum ve dayanışma mekanizması, farklı kültürlerine karşın kalkınma ve politika yaklaşımlarına uygun stratejiye geçmeleri gerekiyor.

Avrupa’nın çıkmazı bu noktada ortaya çıkıyor. İnsan hakları, demokrasi gibi evrensel değerleri savunan Avrupa’nın, bu değerleri öğrenmeye başlayan Afgan halkını “terk etmesi” ile kendisini reddetmesi. Demokrasi ve güvenlik dengesini kuramamanın sıkıntısını yaşayan bir birlik. Bu sıkıntıyı aşamaması durumunda “kendi evini bile koruyamayan birliğe” evrilme tehlikesi.

Almanya’da da benzer tartışmalar yapılıyor. Özellikle pek çok gözlemci ve politika yapıcı, Irak, Libya ve Afganistan’daki misyonlardan çıkarılacak derslerin gelecekte buna benzer faaliyetlerde bulunulmaması olacağı belirtiliyor. Yıllarca Afgan ordusunu eğitmek için büyük paralar harcanması, Avrupa askerlerinin konuşlandırılması sonucu ne elde edildiği sorgulanıyor. Avrupalı yöneticilerin yurtdışı askeri müdahalelerin yararları ve meşruluğu konusunda kendi kamuoylarını ikna etmelerinin zor olacağı belirtiliyor.

Afganistan tecrübesinin Almanya ve Fransa’nın Sahel’deki varlığını etkileme riskini de ortaya çıkardı. Coğrafi olarak, Sahel bölgesi Afrika'nın en batı ucundan, Senegal ve Moritanya çevresindeki kıtanın doğu kıyılarına, Sudan ve Eritre'ye kadar uzanıyor. Jeopolitik olarak, Sahel bölgesinin merkezi kısmı, kalıcı ve görünüşte çok katmanlı kriz ve güvensizlik yelpazesi nedeniyle en çok dikkat çeken bölgedir. Orta Sahel bölgesi Mali, Nijer, Burkina Faso ve bir dereceye kadar Çad'dan oluşuyor.

Orta Sahel bölgesi, çevresel, politik ve ekonomik faktörlerin tetiklediği veya ağırlaştırdığı sayısız güvenlik sorununu bünyesinde barındırıyor. Aşırı yoksulluk, küresel ısınma, terörizm ve kronik gıda kıtlığı, bölgenin ve nüfusunun kırılganlığını pekiştiriyor. Bu nedenler durumu giderek daha değişken hale, şoklara ve doğal tehlikelere karşı açık hale getiriyor. Yine bu nedenlerle, milyonlarca insan çok tehlikeli olaylara maruz kalarak, bulundukları bölgeleri terk etmek zorunda kalıyor. Bir anlamda Sahel, Afganistan’ın Afrika versiyonu gibi.

Gerçekçi analistler, “Avrupa’nın kırılgan NATO ile Sam amcaya muhtaçlık arasındaki utancı yaşadığı” tespitinde bulunuyor. Ki, haksız sayılmazlar.

Sonuç olarak Afganistan; sadece küresel güçler için değil, resmi/gayriresmi yerel güçlerin de kendisini sorgulamasına yol açan pek çok parametreyi içeriyor.

 

 


AFGANİSTAN LABORATUVARI