Seçim kampanyası esnasında iki devletli çözümden yana olduğunu, Trump yönetiminin kestiği Filistinlilere BM kanalıyla aktarılan 200 milyon dolarlık yardımı yeniden başlatacağını taahhüt eden Joe Biden’ın Ortadoğu’nun bu kadim sorunu konusunda selefinden ne ölçüde farklılaşabileceğini hep birlikte göreceğiz. Değişen hükümetlerle birlikte ABD’nin Arap-İsrail ihtilafı konusundaki perspektifinde çok da değişmediği bilinmektedir. Yeni yönetimin anlayışı ve uygulamasına değinmeden önce sorunun tarihsel arka planına bakmak gerekmektedir. .

Günümüzde İsrail olarak bilinen devletin kökeninde ünlü Siyonist kuramcı Theodor Herzl’in 1896’da yayınladığı Yahudi Devleti (der Judenstaat) kitabı ve bir yıl sonra İsviçre’nin 1897 yılında toplanan Dünya Siyonist Kongresi’nde alınan karar bulunmaktadır. O dönemde Avrupa genelinde ve Çarlık Rusya’sı içerisinde yaygın olan anti –semitizm ve pogrom olaylarına karşı kollektif hareket etmek amacıyla toplanan kongrede Thedor Herzl’in teklifi ile bir Yahudi ulusal yurdu oluşturulması kararı alınmıştır. Toplantıda ünlü zengin Yahudi zengin Rothschild’in “Eğer bir Yahudi devleti kurulacak ise bunun için Arjantin’in en iyi seçenek olduğunu düşünüyorum. Zira ülkenin yarısı benim” şeklindeki teklifi, Herzl’in etkisi altında kalan diğer delegeler tarafından benimsenmemiştir. Siyonistlere göre Tanrı Yehova, kutsal kitapta İsrailoğulları için vadedilmiş topraklar (arz-ı mevud) tahsis etmiştir. Eğer bir Yahudi devleti kurulacaksa, bu devletin bulunacağı coğrafya Tanrı buyruğuna uygun olmalıdır. Siyonistler, kurulması öngörülen devletin merkezinin Kudüs ve sınırlarının da Nil’den Fırat’a kadar uzanan toprakları içermesi hususunda görüş birliği sağlanmıştır. Devlet hedefine giden yolu kısaltmak için kongrede Yahudi Ulusal Fonu kurulmuş ve bu davaya inanan Yahudilerden her yıl gelirlerinin bir bölümünü fona aktarmaları talep edilmiştir.

Kongreden sonra dönemin önde gelen Yahudi liderleri Osmanlı padişahı 2’nci Abdülhamid’e başvurarak tüm borçların ödenmesi mukabilinde Filistin’de Yahudilere toprak tahsis edilmesi ve göçe izin verilmesi teklifinde bulunmuşlardır. Bu taleplerin kabul görmemesi üzerine Yahudiler rayiç bedelinin üstünde rakam teklif ederek Arap gayrimenkullerini satın alma cihetine gitmişlerdir. Filistin topraklarına Yahudi göçü, 1918 yılında İngiltere mandasının kurulmasından sonra hız kazanmıştır. Bu arada sembolik bir ifade olan ve hukuki bir taahhüt içermeyen Balfour Deklarasyonu, Dünya Siyonist Kongresi tarafından “İngiltere’nin Yahudi ulusal yurdu kurulmasına güçlü destek vermesi” şeklinde değerlendirilmiş, yahut böyle bir izlenim oluşumu için kullanılmıştır. Balfour Deklarasyonu gerçekte bir uzun cümleden oluşmaktadır: “Majestelerinin hükümeti Filistin’de, Yahudi olmayanların medeni ve siyasi haklarına zarar gelmemesi kaydıyla, Yahudiler için bir ulusal yurt kurulmasına sempati ile bakar.”

İkinci Dünya Savaşı sonunda savaşın galipleri arasında yer almasına rağmen İngiltere, kontrol altında tuttuğu topraklardan birbiri peşine çekilmiştir. Bu koşullarda Filistin’de manda idaresinin sonlandırılması gündeme geldiğinde ayrılma sonrasında nasıl bir yönetimin kurulacağı yeni kurulan BM teşkilatına bırakılmıştır. Bu amaçla kurulan Komisyon çalışmaları sonucunda Filistin topraklarının bölünmesini öngören bir rapor hazırlamıştır. Komisyon raporu esas alınarak hazırlanan bölünme kararı 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulunda oylanmıştır. Katılımcıların çoğunluğu tarafından kabul edilen karar, İngiltere çekildikten sonra bölgede bir Yahudi, bir Filistin devleti kurulması ve Kudüs kentinin de BM tarafından yönetilmesini öngörmüştür. Bu planın kabul edilmesinin ardından Filistin’de Yahudi terör örgütleri İrgun, Stern ve Haganah tarafından Filistinlilere geniş kapsamlı bir saldırılar düzenlenmiş ve sivil halk katledilmiştir. 14 Mayıs 1948’de İsrail planda öngörüldüğü şekilde Yahudi devleti olarak kurulmuş ancak Filistin devleti kurulamamıştır. İsrail devletinin kurulmasının ardından terörist örgüt Haganah adını İsrail Silahlı Kuvvetleri olarak değiştirmiştir. Bu arada BM tarafından yönetilmesi öngörülen Kudüs kentinin Batı bölümü 1948 yılında Yahudiler tarafından işgal edilmiştir. Kentin Doğu Bölümü ile Batı Yakası Ürdün, Gazze şeridi ise Mısır idaresine bağlanmıştır. İsrail, 1967 savaşında eski şehir olarak bilinen Kudüs’ün Doğu bölümünü, Suriye toprağı olan Golan tepelerini, Gazze Şeridi’ni, Batı Yakasını ve Sina yarımadasını işgal etmiştir.

İki savaş arası dönemde Yahudileri uluslararası alanda güçlü biçimde savunan devlet İngiltere iken, İsrail’in kurulmasından sonra bu rolü ABD üstlenmiştir. ABD’de iktidara gelen Cumhuriyetçi veya Demokrat Parti yönetimleri nüans farkıyla Ortadoğu politikalarını İsrail’i koruma kollama ve İsrail çıkarları temelinde yönlendirmişlerdir. Ünlü uluslararası ilişkiler hocası John Mearsheimer, Türkçe’ye de çevrilen “İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası” adlı kitabında bu durumu incelemiştir. İsrail’in fütursuz biçimde desteklenmesinin ABD’nin Ortadoğu ve İslam dünyasındaki çıkarlarına zarar verdiğini ortaya koymuştur. İsrail günümüzde ABD’nin 51’nci eyaleti konumundadır. Hatta Washington tarafıından ABD’nin federe devletlerinden daha fazla ilgi ve itina gösterildiği ve korunduğunu söylemek de mümkündür.

Bu arkaplan bilgilerinden sonra Trump döneminde ABD’nin İsrail için yaptıklarını hatırlamakta fayda var. Bugüne kadar ABD yönetimlerinin hiç biri, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğu görüşünü kabul etmemişler iken Trump bu konuda ilk adımı atmış, ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşımıştır. 1967 savaşında işgal edilen Suriye toprağı Golan Tepelerinin, İsrail tarafından ilhak edilmesini desteklediğini söylemiştir. Batı Yakasında Yahudi yerleşim bölgeleri politikasını da onaylamış ve İsrail Başbakanı Netanyahu’yu Yahudi yerleşim birimleri olan bölgeleri ilhak etmesi için teşvik etmiştir.

 2018 yılında BM Yakındoğu Filistinli Mülteciler Yardım ve Çalışma Ajansı’na (UNRWA) ABD’nin yaptığı yıllık 200 milyon dolar tutarındaki desteği kestiğini açıklamıştır. 2020 yılı başında Asrın Anlaşması adıyla duyurduğu barış planında Doğu Kudüs üzerinde İsrail hakimiyetini meşrulaştırmaya çalışmış, Filistinlilere bırakılan Kudüs’teki birkaç mahalle ve Yahudi yerleşim birimleri dışında kalan Batı Yakası topraklarında da Filistin Devleti kurulabileceğini öne sürmüştür.

Trump görev süresinin son döneminde 15 Eylül 2020’de BAE ve Bahreyn’in İsrail ile ilişkilerinin normalleştirilmesine arabuluculuk yapmıştır. Sudan’ı terörü destekleyen ülkeler listesinden çıkarılması karşılığında İsrail ile diplomatik ilişki kurmaya ikna etmiştir. Trump ayrıca Komor Adaları, Fas ve Umman’ı da İsrail ile normalleştirmeleri için zorlamıştır. Kosova ve İsrail ‘in arasında diplomatik ilişki kurulması kararlaştırıldıktan sonra Trump, Haşim Taci’ye baskı yaparak büyükelçiliğin Kudüs’te açılmasını istemiştir. Bu talebin bunun kabul görmemesi üzerine Haşim Taci istifaya zorlanmıştır. Haşim Taci, Lahey’de kurulan Kosova Özel Mahkemesinde savaş suçlarından sorumlu olduğu iddiasıyla ifade vermeye çağrılmış ve Cumhurbaşkanı sıfatıyla ifade vermeyeceğini daha önceden beyan ettiği için 5 Kasım 2020’de görevinden istifa etmiştir. Bu olayda ABD’nin etkisi olduğuna ilişkin kuvvetli karineler bulunmaktadır.

İşte tam bu noktada Joe Biden iktidarı döneminde ABD’nin İsrail-Filistin ilişkilerine bakışı ve politikasının değişip değişmeyeceğini sorgulayabiliriz. Seçim kampanyası döneminde Trump yönetiminin kestiği Filistinlilere URNRWA kanalıyla yapılan ABD yardımlarının yeniden başlatılacağı taahhüt edilmişti. Bu konuda resmi adım da atılmış durumda. Ama yeni yönetimin İsrail nezdindeki büyükelçiliğini Kudüs’ten Telaviv’e taşıması beklenmiyor. Bu yönde ne bir taahhüt, ne de bir çaba var. Olaya ABD derin devletinin kaç zamandır planladığı Kudüs operasyonunun Trump vasıtasıyla tamamlanmış olması perspektifinden bakılmaktadır. Ama öte yandan da Trump’tan farklı olarak Joe Biden’in Arap ülkelerine İsrail ile ilişkilerini normalleşme baskısı yapması beklenmiyor. Joe Biden birçok konuşmasında kendisini “Yahudi olmayan Siyonist” biçiminde ifade etmiştir. Obama hükümetleri döneminde Başkan Yardımcılığı görevinde iken ABD-İsrail Savunma Yardımı müzakerelerinde ABD heyetinin başkanlığını yapmış ve ABD ile İsrail arasında 2016’dan itibaren 10 yıllık süreyi kapsayan 38 milyar dolarlık hibe anlaşmasına imza atmıştır. Joe Biden’ın İsrail muhipliğinin selefinden hiç de az olmadığını gösteren bir başka örnek de kendisinin sık aralıklarla anlattığı hatırasıdır. Joe Biden, 1973 savaşının ardından genç bir senatör iken İsrail’i ziyaret eder. Savaşın cereyan ettiği bölgeleri gezdikten sonra dönemin başbakanı Golda Meir ile Telaviv’de görüşür. Başbakana, “Etrafınız sizi ortadan kaldırmak isteyenlerle dolu. Bu durumdan dolayı korkmuyor musunuz?” diye sorar. Golda Meir de, “Sayın Senatör biliyor musun bizim bütün gücümüz bu. Gidecek başka yerimiz yok. Tüm gücümüzü bu çıkmazdan alıyoruz” diye cevap verir. Joe Biden sonraki zamanlarda bir çok yerde bu hatırasına gönderme yapacak ve başbakanın açıklamasından çok etkilendiğini ve kendisinin “1973 savaşında beri Yahudi davasının neferi” olduğunu söyleyecektir. Netice olarak şu hususu öne sürmek kehanet olmayacaktır. Joe Biden iktidarı döneminde kozmetik bir kaç revizyonun dışında ABD’nin İsrail-Filistin ihtilafına bakışında çok da fazla bir değişiklik olmayacaktır. Washington, irrasyonel ve fütursuz biçimde İsrail’i desteklemeye devam edecektir.


 


 

ABD’NİN FİLİSTİN POLİTİKASI DEĞİŞECEK Mİ?