ABD’de ve hatta dünya siyasetinde liderlerin göreve geldikten sonraki ilk 100 günü oldukça önemlidir. Zira ilk 100 gündeki icraatlar liderin görev süresine ışık tutan önemli bir belirleyici parametre oluyor. Öyle ki bu ilk 100 gün bir sonraki seçimi kazanmaya da kapı aralıyor. İşte bu ortamda Biden yönetimi de ilk 100 günü neredeyse bitmiş durumda. ABD ve dünya kamuoyunun Biden’dan birçok beklentisi vardı. Özellikle merak edilen konu Trump’ın saldırgan ve ötekileştiren hasmane tutumunun izlerini silebilecek miydi? Biden gerek seçim döneminde gerekse göreve geldiğinde Trump dönemine ait tüm olumsuzlukları ortadan kaldıracağını taahhüt etmişti. Biden, salgınla mücadele, aşı politikası, göçmenler, uluslararası örgütler ile ilişkiler, müttefiklerle ilişkiler, demokrasi, insan hakları ve ABD’nin kaybettiği küresel hakimiyet ve itibarın yeniden tesisi gibi konular üzerinde icraatlara başladı.

Biden, aslında Trump’tan kurtulmanın bir nevi formülüydü. Bir başka deyişle Trump’ı devirmek için Biden ortak adres olmuştu. Normal şartlarda seçilebilir miydi? Bu hala tartışma konusu. Trump’ın yerine daha düzgün bir aday olsaydı Biden’ı zorlayacağı kesindi. Zaten Amerikan siyasetinde başkan yardımcılarının başkanlık seçimlerini kazanması çok kolay değil, her zaman zorlu bir süreç olmuştur. En son Reagan’ın yardımcısı George Bush (Baba Bush) başkanlık seçimini kazanmış ama o da en fazla bir dönem yapabilmişti. Sonuç olarak Biden tarihin en fazla oy alan başkanı olmuştu ama o oyların bir kısmı emanet oylardı. Bu fotoğrafta bir de Biden’a üçüncü Obama dönemi yakıştırması yapılması Biden’ı oldukça zora soktu. Her fırsatta Biden kendisinin Obama yönetiminin devamı olmadığını, iktidarda Biden yönetimi olduğunun altını çizmek zorunda kaldı. Buna rağmen Biden Obama’nın gölgesinden bir türlü kurtulamadı. Bu nedenle rüştünü ispat etme adına seçim süresince benimsediği ılımlı dili bırakarak Trump’ın dilini ve mirasını benimsemek zorunda kaldı.

Biden ve Dışişleri Bakanı Blinken uluslararası örgütlere özellikle de NATO’ya oldukça önem veriyorlar. Bu bağlamda dünyanın her yerindeki müttefikleriyle ilişkileri tekrar normale döndürmek için büyük bir çaba sarfetmeye başladılar. Bu bağlamda, Dışişleri ve Savunma Bakanları ilk dış gezilerini Asya’ya yaptılar.

Asya Turu

İki bakan önce Hawaii’deki Hint-Pasifik Bölgesi komutanlığını ziyaret etti. Bilindiği üzere ABD’nin Pasifik komutanlığının ismi Hint-Pasifik komutanlığı olarak değiştirilmişti. Hawaii’den sonra ilk durak Japonya oldu. Burada her iki ülkenin de savunma ve dışişleri bakanlarının katıldığı 2+2 adı verilen bir toplantı düzenlendi. Bu toplantıda ABD’nin Biden döneminde Asya Pasifik bölgesi için yol haritasının da ana hatları belli olmaya başladı. Hu Jintao döneminden (2002-2012) günümüze kadar olan dönem için Çin ile Japonya’nın giderek iyileşen ilişkilere sahip olmasına rağmen bu ziyaretin ana gündem maddesi “Çin tehdidi” olmuştur. Özellikle, Japonya tarafı Çin’in giderek daha fazla göze batan askeri gücü üzerinde odaklandı. Halihazırda, Çin’in bölge ülkeleriyle özellikle ASEAN ülkeleriyle sahip olduğu Güney Çin denizi sorununa Amerikalı bakanların ziyaretiyle bir yenisi daha eklendi. Japonya tarafı bir süreden beri pek fazla gündemde olmayan ama derinlerde önemli bir sorun olan Doğu Çin denizindeki başta Senkaku adaları olmak üzere ada ve adacıklar üzerindeki egemenlik sorunlarını masaya getirdi. Özellikle 22 Ocak günü Çin’in kabul ettiği ve sahil güvenlik güçlerine yabancı gemilere karşı silah kullanma yetkisi veren Yeni Sahil Güvenlik Yasası Japonya tarafından bir tehdit olarak görülüyor. Çin’in Hint okyanusundan Endonezya’ya kadar olan geniş bir bölgede 200 bottan oluşan bir sahil güvenlik gücü bulunmaktadır. Ayrıca, Japonya’nın enerji kaynaklarıyla, Ortadoğu, Afrika ve Avrupa ile ana bağlantı hattının geçtiği yer olan Tayvan Boğazının barış ve istikrarının önemi de teyit edildi.


 

ABD Dışişleri Bakanı Blinken da ilk yurtdışı ziyaretini Japonya’ya gerçekleştirmelerinin bir nedeni olduğunu söyleyerek, “çünkü bu ittifak ABD ve Japonya için oldukça önemli ve bugünden sonra, her zamankinden daha güçlü olduğunu” belirtmiştir. Bunun yanında Blinken Myanmar’daki Askeri darbeyi bir kez daha kınayarak askeri yönetimin barışçıl sivil protestocuları sert bir şekilde bastırmasını eleştirmiştir. Ayrıca Blinken, Çin’in Tayvan demokrasisini bozmak istediğini, Hong Kong’da özerklik statüsünü sistematik olarak aşındırmakla ve Tibet ve Uygur Özerk Bölgesinde ise insan hakları ihlali yapmakla suçladı.

Dışişleri Bakanı Blinken, Asya turuna damga vuran ve Biden yönetiminin yeni dönem Asya-Pasifik bölgesine bakış açısını özetleyen şu açıklamada bulundu:Hint-Pasifik bölgesi giderek küresel jeopolitiğin merkezi haline geliyor. 21. yüzyılın tarihinin büyük bir kısmının yazılacağı yer burasıdır” Bu ifade bizler için aslında çok da yeni değil. Obama-Biden döneminin dışişleri bakanı Hillary Clinton; “ 21. Yüzyılda jeopolitikanın geleceği ne Afganistan’da ne de Irak’ta yazılacak. 21. Yüzyılda jeopolitikanın geleceği Asya Pasifik’te yazılacak” diyerek aslında çok daha önce bunu söylemişti. Anlaşılacağı üzere Biden yönetimi Obama dönemi dünya politikasını devam ettirmeye çalışmaktadır. Asya-Pasifik bölgesini ABD için bir numaralı öncelik haline Obama yönetiminin getirdiği de düşünülürse Biden’ın Obama dönemi politikaları benimsemesi anlaşılır.

Heyet bir sonraki durakları olan Güney Kore’ye geçti. Trump döneminde Güney Kore ikincil bir önceliğe itilmişti. Trump’ın Kuzey Kore ile ilişkileri normalleştirmesi sürecinde adeta arabulucu rol üstlenmiş olan Güney Kore Quad adı verilen Dörtlü Güvenlik İşbirliği paktının içine dahil edilmemişti. Bugün ise Biden yönetimi, Güney Kore’nin gönlünü alma adına bu ziyareti gerçekleştirdi. Güney Kore, Quad’a alınacak gibi görünüyor ama başka bir sorun var; Japonya sorunu, Güney Kore ile Japonya arasında tarihten gelen husumet özellikle Güney Kore’nin Japonya’ya karşı olumsuz duygular beslemesine neden oluyor. Daha derinde ABD’nin endişesi ise aynı husumeti paylaşan Çin ile Güney Kore’nin birgün birlikte hareket etme olasılığı.

Öte yandan, Güney Kore ziyaretinde tahmin edileceği üzere ana gündem maddesi Kuzey Kore oldu. ABD tarafı Kuzey Kore’nin nükleer silah programından vazgeçmesini bir kez daha yineledi ve Kuzey Kore tehdidine karşı Güney Kore’nin yanında duracağını söyledi. Tüm bunlar yaşanırken Biden’ın da göreve gelmesinden bugüne kadar birçok defa Kuzey Kore yönetimi ile temas kurmaya çalıştığı da basına yansıdı. Ancak Kuzey Kore hiçbir şekilde yanıt vermedi. Oysa Biden seçim kampanyası süresince Kuzey Kore nükleer silahlardan vazgeçmedikçe görüşmeyeceğini söylemiş ama gerçek öyle olmadı. Biden’ın yapması gereken yegâne şey bir an önceki Başkan Trump’ı ABD’nin Kuzey Kore özel temsilcisi olarak atayıp ilişkileri normalleştirmesini sağlamaktır. Böylece, hem Trump’a oyalanacak bir meşgale bulunur, hem de kendisini önemli birisi olarak görmesi sağlanır. Latife bir tarafa geçmişte emekli başkanlar örneğin Carter ve Clinton böyle bir misyonu üstelenmişti.

Güney Kore gezisinden sonra Blinken, Çin ile görüşmelerde bulunmak üzere Alaska’ya gitti. Asya turunun son ayağı olan Hindistan gezisine ise sadece Savunma Bakanı katıldı. Bu ziyaret esnasında önümüzdeki haftalarda Fransa önderliğinde Bengal körfezinde düzenlenecek olan Quad güçlerinin de katılacağı deniz tatbikatı üzerindeki ayrıntılar da görüşüldü. ABD, Hindistan ile bölgede bir askeri güç merkezi oluşturmak istiyor. Hindistan ise bu konuya biraz mesafeli yaklaşıyor, zira ABD’nin maksadını gayet iyi biliyor. Durup dururken Çin ile yıllarca sürecek bir çatışmaya da girmek istemiyor. Ayrıca tarihsel olarak Hindistan’ın Rusya ile de ilişkileri oldukça iyi. Askeri alanda Hindistan’ın Rusya ile sıkı ilişkileri var. Özellikle, 2018’de 5.5 milyar dolara Hindistan’ın Rusya’dan S-400 hava savunma sistemini almak için imza atması nedeniyle ABD-Hindistan ilişkileri de biraz gerilmiş durumda. Ancak hâlihazırda Hindistan, on yıllardır Rusya ile savunma bağlarını sürdürüyor. Hint Ordusu, Su-30 savaş uçaklarından yüzlerce Rus T-90 ve T-72 tankına kadar çok sayıda Rus silah sistemini kullanıyor. Yeni Delhi, Rus tasarımlı bu uçak ve tankların çoğunu lisans altında imal ediyor.

Çin ABD arasında Alaska Görüşmeleri

 

Mart ayında Beyaz Saray, Geçici Ulusal Güvenlik Strateji Rehberi adında bir belge yayınladı. Bu belge, Biden yönetiminin güvenlik strateji vizyonunu ortaya koyuyordu. Belge, Çin ile ilgili olarak “Çin’in ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik olarak istikrarlı ve açık bir uluslararası sisteme sürekli bir meydan okuma yapabilecek potansiyele sahip tek rakip olarak gösteriyor. Yine bu belgede “uluslararası gündemi Çin’in değil ABD’nin belirlemesini sağlayacağız” dendi. İşte bu belgenin doğrultusunda ABD Dışişleri ve Savunma bakanları apar topar bir Asya turuna çıktılar. Dışişleri Bakanı Blinken Güney Kore ziyaretinden sonra Alaska’ya giderek Çin heyeti ile görüştü. Bu görüşme Biden yönetiminin Çin ile ilk resmi görüşmesi oluyordu. Tabii akıllarda beliren soru şu oldu; Alaska gibi mevsimin bu zamanında oldukça soğuk olan bir bölgede neden ABD böyle bir toplantı düzenlemeyi gerekli gördü? Bu sorunun cevabı halen bilinmiyor.

Alaska görüşmelerinde yaşanan gelişmelerde ABD’nin evdeki hesabı çarşıya uymadı.  Çin’i sıkıştırmayı düşünen Amerikan tarafı Çinli temsilcilerden beklenmedik bir hamleyle karşılaştılar. Bu arada, Çin, Alaska görüşmelerine  Çin Komünist Partisi politbüro üyesi ve dış ilişkilerden sorumlu eski bir diplomat olan Yang Jiechi ve  Dışişleri Bakanı Wang Yi  ile katıldı. Yang Jiechi, Çin'in en önemli dış politika silahıdır. Eğitimini Londra'da almış, diplomatik kariyerini tamamını neredeyse ABD’de tamamlamış olan ve aynı zamanda 2000'li yıllarda Çin'in ABD Büyükelçisi olarak görev yapmış ve ABD üzerine Çin’deki en yetkin isimlerden birisidir. Ayrıca konumu dışişleri bakanının üzerindedir, bir başka deyişle dışişleri bakanının amiridir. Bu nedenle görüşmelere hem başkanlık etmiştir hem de görüş bildirmiştir, kısaca gölge dışişleri bakanıdır.

 

Dışişleri Wang Yi de diplomat kökenli bir bakan.2000’li yılarda Çin’in Japonya büyükelçisi olarak görev yapmıştır. Ayrıca uzun yıllar Çin'in Tayvan politikasından sorumlu isimdir ve Tayvan ve Japonya konularında en uzman isimlerden birisidir. Dolayısıyla, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ın bu iki deneyimli diplomat karşısındaki kariyeri ve tecrübesi gözönüne alındığında Çin'e karşı Alaska görüşmelerinde yapacağı meydan okumanın daha başından itibaren ters tepeceği gün gibi ortadaydı. Zaten görüşmelerde Amerikan tarafının ortaya koyduğu ithamlara karşı Çin’i temsilen Yang Jiechi çok sert bir cevap vermiş; hatta Blinken, Çin’i dünya düzenine zarar vermekle suçlayınca, Yang, “siz, ABD, dünya kamuoyu adına konuşamazsınız, siz dünya kamuoyunu temsil etmiyorsunuz, siz olsa olsa sadece kendi adınıza konuşabilirsiniz” diye adeta azarlamıştır.

 

Daha görüşmelerin ilk turunda böyle beklenmedik bir tepki gören Amerikan tarafı derhal apar topar basın mensuplarını salondan çıkartmaya çalışmış, buna karşın Çin heyeti adına Yang Jiechi, Amerikalıların sözde demokrat olduğunu, demokrasi, basın özgürlüğü, fikir ve ifade özgürlüğü gibi söylemlerin sadece kağıt üzerinde göstermelik kavramlar olduğunu söyleyerek ABD’yi eleştirmiştir. Amerikan tarafı da Çin'in iki dakikalık konuşma süresine ilişkin protokolü çiğnediğini ve Yang Jiechi’nin 18 dakika konuştuğu şeklinde serzenişi bir kez daha diplomatik nezaketi ve teamülleri ihlal etmiştir. Zira Alaska’nın Amerikan toprağı olduğu düşünüldüğünde ABD, burada ev sahibi konumundadır. Dolayısıyla, ev sahibi ülkeler genelde misafir ülkelere daha fazla söz hakkı tanımaları bir diplomatik jesttir. Fakat burada Amerikalılar, Çinlileri köşeye sıkıştırmak adına konuşmalarını kısıtlamak da dahil olmak üzere ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Sonuçta üç gün süren görüşmelerde bir sonuç çıkmamasına rağmen Çin, hâlâ ABD ile uzlaşabilmek için bir umudun varlığını dile getirerek toplantıyı bitirmiştir.


 

ABD Çin Konusunda NATO’dan Yardım İstiyor

ABD Dışişleri Bakanı Blinken Alaska görüşmelerinin hemen ardından NATO Dışişleri Bakanları toplantısına katılmak için Brüksel’e gitti. Biden yönetiminin ilk NATO toplantısı olması nedeniyle oldukça önemli bir toplantıydı. Aynı zamanda ABD’nin çiçeği burnunda yeni Dışişleri Bakanı Blinken’ın da ilk NATO toplantısıydı.  Toplantının ana gündem maddesini Çin ve Rusya oluşturdu. Özellikle, Amerikan Dışişleri Bakanı Blinken, ABD'nin tekrar NATO'ya güçlü bir şekilde döndüğünü vurgulayarak, 5. madde de dahil her şekilde ABD'nin NATO’yu desteklediğini söyledi ve kendi dönemlerinde NATO'nun yeniden ayağa kaldırılarak daha da güçlü hale getirileceğinin altını çizdi. Bu bağlamda NATO müttefiklerini Pekin’e baskı yapmak için ABD ile birlikte çalışmaya çağırdı.

Blinken, ABD’nin Avrupalı ​​müttefiklerini “biz veya onlar seçimine” zorlamayacağını söyledi. Hatırlanacağı üzere 11 Eylül saldırılarından sonra uluslararası terörizm ile mücadele gündeme geldiğinde ABD başkanı Bush tüm dünyaya “ya bizdensiniz ya da onlardan” diye bir tercih dayatması yapmıştı. Daha sonra ABD, bu söylemi başta Irak işgali olmak üzere birçok kez kullanmıştı. İşte, Blinken da bu duruma işaret ederek artık dayatma yok mesajı veriyordu. Blinken, yaptığı bir başka değerlendirmede ise “Pekin’in zorlayıcı davranışının kolektif güvenliğimizi ve refahımızı tehdit ettiği ve uluslararası sistemin kurallarını ve bizim ve müttefiklerimizin paylaştığı değerleri baltalamak için aktif olarak çalıştığına şüphe yok” diyerek Soğuk Savaş dönemini hatırlatır ifadeler kullandı. Özellikle Biden döneminde sık sık kullanılan “değerlerimiz” kavramı dikkat çekicidir. Oysa ABD’nin bu konudaki politikası açıktır: “Değerlerimiz çıkarlarımızdır, çıkarlarımız değerlerimizdir.”

Blinken müttefiklerle ilgili de; “Müttefiklerimizin Çin ile her zaman mükemmel bir şekilde uyuşmayan karmaşık ilişkileri olduğunu biliyoruz. Ancak bu zorlukların üstesinden birlikte gitmemiz gerekiyor. Bu, Pekin’in zorlayıcı baskı uygulamak için istismar ettiği teknoloji ve altyapı gibi alanlardaki boşlukları kapatmak için müttefiklerimizle birlikte çalışmak anlamına geliyor ” diyerek, Çin'e karşı bir birleşik NATO cephesi oluşturma arayışı içerisinde olduğunu gösteriyor. Aslında NATO'nun Çin'e karşı kullanılması 2019'da NATO Londra Zirvesinde kararlaştırılmıştı ve NATO'nun 21. yüzyılda en önemli tehdit olarak Çin’i gördüğünü görmüştük; fakat ondan sonraki süreçte NATO Çin'den ziyade özellikle Rusya tehdidine karşı daha etkin, daha belirgin bir duruş sergilemeye başladı. Bu duruşu 2020 yılında yayınlanan NATO 2030 raporunda açıkça görülmektedir. Bu raporda önceliğin Rusya’ya verildiği, Çin ikinci sıraya konulduğu belirtilmektedir.

 

Blinken’ın NATO müttefiklerinin Çin ile olan özel ilişkilerine işaret etmesi ayrıca önemlidir. Yunanistan, İtalya ve Türkiye, Kuşak ve Yol girişiminin aktif üyeleridir. Bu durum da ABD’yi rahatsız etmektedir. Aynı zamanda İngiltere, Fransa, Almanya ve İspanya gibi ülkelerin de Çin ile yakın ticari ve öteki ilişkileri bulunmaktadır. Bunun yanında Çin, AB’nin en büyük ticari partneridir. Bu yılın başında imzaladıkları kapsamlı yatırım anlaşmasıyla ilişkileri çok daha büyük bir boyut almıştır. İngiltere’nin 2015 yılında Çin tarafından kurulan Asya Altyapı Bankasına katılan ilk Batı Avrupalı devlet olması da ABD’yi endişelendirmişti. Görüldüğü üzere, ABD’nin müttefiklerle birlikte Çin ile mücadelesi çok da kolay gözükmüyor. Daha şimdiden Çin, ekonomi silahını ABD’ye karşı çoktan kullanmış durumda.


 

ABD’NİN ÇİN SAVAŞI