Amerikan Demokrasisinin İkinci 11 Eylül’ü

2021 yılı ABD için çok da iyi başlamadı. Zaten 2020 yılı pandemi nedeniyle tüm dünyada olduğu gibi ABD’nin de kayıp yılı olarak tarihe geçti. Bunun yanında, 2020, ABD’nin seçim yılı olmuştu. 2020 Başkanlık seçimleri Amerikan tarihine adeta damgasını vurdu. Trump ile Biden kıyasıya bir mücadele yürüttüler ve buna uygun olarak da çok tartışmalı bir seçim süreci yaşanıldı. Biden’ın ABD tarihinde bir başkanın alacağı en fazla oyu alarak kazanması buna karşın Trump’ın seçim sonuçlarını tanımaması ABD’de büyük bir siyasi kriz başlattı. Seçim sonuçları üzerine yaşanan tartışmaların gölgesinde ABD, 2021 yılına girdi. 6 Ocak 2021 tarihi gerçekten Amerikan demokrasisi için bir milat oldu. Toplantı halindeki Kongre’nin Trump’ın çağrısıyla taraftarları tarafından basılarak saldırıya uğraması, 2021 yılını daha başlamadan Amerikan demokrasisinin ikinci 11 Eylül’ü haline getirdi. Bu saldırılardan sonra hızla harekete geçen Temsilciler Meclisi, görevi bırakmasına kısa bir süre kalan Trump’ı azil kararı aldı. Bu kaotik ortamda 20 Ocak günü yeni başkan seçilen Biden yemin ederek görevine başladı. Trump’ın ise “Vatanseverler Partisi” adında bir parti kurma arifesinde olduğu ve siyasete tekrar bir şekilde döneceği iddia edildi. Görünen o ki, Trump henüz pes etmiş gibi görünmüyor.

İki Partili Sistem Tekeli

Kuşkusuz, ABD’deki iki partili sistem de bugünlerde en çok tartışılan konulardan birisi. 328 milyon Amerikalıyı iki partiye mahkûm etmek ve iki partinin dışındaki farklı siyasi görüşlere fiili olarak hayat hakkı tanınmaması, ülkeyi iki parti dönüşümlü olarak yönetmesi, ABD’nin uzun süreden beri eleştirdiği Çin’deki tek parti sisteminin iki partili halini kendi ülkesinde uyguluyor olması büyük bir çelişki oluşturmaktadır. ABD’nin tüm dünyada çok partili siyasal hayatı savunurken ve desteklerken kendi ülkesinde sadece iki partili bir sistemi dayatıyor olması demokrasi, düşünce ve ifade özgürlüğüne ne kadar uyumlu olduğu da ayrı bir tartışma konusu. Bu nedenle Trump’ın kuracağı üçüncü bir parti iki partili bu siyasal sistemde yer bulabilir mi önümüzdeki günlerde belli olacak.

Fabrika Ayarlarına Dönüş

Yeni Başkan Biden, Trump ile olan savaşa artık bir son verilmesi gerektiği düşüncesinde. Zira bu iç politik çatışma Biden’ın ABD’yi yeniden ayağa kaldırma projesine engel olarak görülüyor. Ancak Temsilciler Meclisi başkanı ve azılı bir Trump düşmanı olan Nancy Pelosi’nin önderlik ettiği Demokratlar Trump’ı cezalandırmadan bu süreçten vazgeçecek gibi görünmüyor. 6 Ocak Kongre Baskını ABD’nin zaten hasar görmüş küresel imajını daha da içinden çıkılmaz bir hale sokmuştur. Özellikle, dünyaya demokrasi konusunda ders veren; hatta zaman zaman ülkelerin içişlerine müdahale için bahane olan demokrasinin kendi evinde hasar alması Washington’ın küresel politikaları açısından iyi olmamıştır. Zamanla ABD, üzerindeki bu şoku atlattıktan sonra bu meseleleri daha berrak bir şekilde tartışacağı açıktır.

Biden, göreve gelir gelmez Trump’ın imzaladığı nerdeyse bütün kararnameleri teker teker yürürlükten kaldırmaya başladı. Ayrıca, Ortadoğu ülkeleri ile yapılmış olan silah satışlarını da askıya aldı. Trump’ın terk ettiği tüm uluslararası yükümlülüklere tekrar dönme kararı verildi ki bunların başında İran ile yapılan nükleer antlaşma var. Biden’ın temel hedefi ABD’yi tekrar kurumlar üzerinden politika üreten eski haline döndürmek. Bunu yaparken Trump’ın otokrasisinden aslında bürokratik bir oligarşiye doğru geçişi gündeme getirmektedir. Trump’a karşı yüksek sesle dile getirilen ABD’yi kurumlar yönetir tepkisi bir bakıma atanmışlar iktidarının seçilmişler üzerindeki tahakkümünü kabul etmek anlamına da gelmektedir. Trump döneminde kurumların ve bürokratların ağırlığı azaltılarak, Trump’ın doğrudan politika üretmesi gerçeği görüldü. Bunun belki de en somutlaşmış yansıması Trump’ın politikayı sosyal medya aracı twitter üzerinden yürütmesi olarak gösterilebilir. Trump’ın sosyal medyayı tercih etmesi aslında bürokratik oligarşiye bir sembolik tepkidir.

Biden için gerek seçim öncesi gerekse seçim sırasında ve sonrasında ifade edilen en önemli hususlardan birisi de üçüncü Obama Dönemi şeklindeki nitelendirmeydi. Biden, bu nitelendirmeyi çok sert bir şekilde eleştirerek kendi dönemimin Obama döneminin bir devamı olmadığını aksine yeni bir dönemin başlangıcı olacağını vurgulamaktadır. Buna rağmen Biden ve Harris, Obama’nın gölgesinden bir türlü kurtulmamışlardır. Bu durum biraz da Obama dönemi bürokratların ve öteki devlet görevlilerinin yeniden göreve getirilmesi etkili olmuştur. Örneğin Ortadoğu temsilciliğine Brett McGurk getirilmiştir. Yine benzer şekilde CENTCOM’un eski komutanı emekli General Lyod James Austin’i Savunma Bakanlığına getirilmiştir. Yine Obama döneminde dış politika ve ulusal güvenlik alanında önemli bir isim olan Tony Blinken da dışişleri bakanlığına getirilmiştir. Dolaysıyla, Biden, aslında Başkan Yardımcısı olduğu Obama döneminde ne kadar birlikte çalıştığı isim varsa değerlendirme yoluna gitmiştir. Bu, bir bakıma Biden açsından doğru bir adım olarak gözükse de Amerikan kamuoyu bunu farklı yorumlamaktadır.

Biden, Amerikan tarihinde belki de en yüksek oy oranını yakalayan başkan olarak tarihe geçmiş durumdadır; ancak bu oyların bir kısmı da Trump’a tepki oyları olduğunun da unutulmaması gerekir. Bir başka deyişle, bu oylar emanet oylardır. Ayrıca, Biden, sadece oy desteği değil aynı zamanda da büyük bir medya desteği de aldı; ancak medya desteği de emanet bir destek zira medyanın Trump’la yaşadığı uzun dönemli polemikler ve Trump’ın sürekli medyayı fake news (yalan/sahte haber) üretmekle itham etmesi, basın toplantılarında bazı medya kuruluşlarının temsilcilerine adeta hakaret etmesi, medyanın desteğini Biden’a yöneltmesine neden olmuştur. Bu açıdan Biden’ın önünde birtakım zorluklar bulunmaktadır. Bu zorlukların başında Obama döneminin devamı olmadığına kamuoyunu ikna etmesi gerekmektedir. Bunun yanında emanet oyları muhafaza ederken, tüm medyanın desteğini de yanında tutması gerekiyor. Bunlardan farklı bir engel ise ilerlemiş yaşı ve sağlık sorunları. Bu bağlamda, başkan yardımcısı Kamala Harris daha fazla ön plana çıkıyor. Zira anayasaya göre sağlık veya başka bir nedenle Başkan görev yapamaz hale gelirse Başkan yardımcısı başkanlık görevini eline alıyor.

 

Özetlemek gerekirse, Biden, başkanlık görevinde rüştünü ispat etmesi gerekiyor. Obama’nın gölgesinde olmadığını kamuoyuna göstermesi önem taşıyor. Geri planda Obama ve ekibinin ülkeyi yönetmediğine siyaseti ikna etmesi gerekiyor. Kaldı ki, Obama döneminde de Obama’nın arkasındakilerin ülkeyi yönettiğine dair büyük iddialar bulunmaktaydı. Yemin töreninde eski başkanlar arasında Obama’nın yoğun ilgi odağı olması, sanki kendisi yemin edecekmiş gibi bir izlenim yaratması da aslında yukarıda sayılan endişeleri haklı çıkarmaktadır. Özellikle Savunma Bakanlığına tarihte ilk kez siyahi bir emekli generalin atanması da Obama’ya bir jest olarak değerlendirilebilir. Yine Biden’ın eşi yani First Lady Biden’ın yemin töreninde giydiği kıyafetin Obama’nın eşinin yani eski First Lady’nin moda tasarımcıları tarafından kendisi için Obama’nın yemin töreni için hazırlanmış kıyafetin farklı bir rengi olması da Obama’nın her açıdan Biden; hatta ailesini dahi etkilediğini göstermektedir.

Kuşkusuz, zihinlerde halen Biden’ın Başkan Yardımcılığı kuvvetli bir şekilde yer alıyor ve Biden’ın bu imajı kolay kolay zihinlerden silemeyeceği de aşikar. Bu nedenle, Biden, Obama’nın yardımcısı değil ABD’nin 46. Başkanı olduğuna kamuoyunu inandırması lazım. Amerikan siyasetinde Başkan Yardımcılığından gelen Başkanların genelde tek dönem başkanlık yaptığı görülmektedir. Örneğin Kennedy’den sonra göreve gelen Johnson, Nixon’dan sonra göreve gelen Ford ve Reagan’dan sonra göreve gelen Bush, hepsi ikinci dönem seçimi kazanamadılar. Şimdi bir kez daha bir Başkan Yardımcısı görev başında. Biden’ın halletmesi gereken bir Trump sonrası dönem var. Ardından da ikinci dönem başkanlık yarışı var. Muhtemelen, ikinci döneme ilerlemiş yaşı ve sağlık nedenlerinden dolayı aday olmayacak yerine Kamala Harrisi’i aday gösterip destekleyecek. Kamala Harris de seçilirse Başkan Yardımcılığından Başkanlığa giden diğer bir isim olacak; aynı zamanda da ilk kadın başkan olacak.


 

Trump’ın devrilmesi adına Biden’ın birçok angajmana girdiği de bir sır değil. Şimdi başkanlık koltuğunda ABD’deki birçok farklı dinamiğin desteğini alabilmek adına verdiği bir takım sözlerin yerine getirilmesi durumu var. Örneğin, ABD’deki Ermeni, Rum/Yunan diasporasının desteği için verilmiş sözler yine “Yahudi olmayan bir Siyonist’im” diyerek Yahudi lobisinin başından beri desteğini aramış birisi olarak, bu lobilerin taleplerini de yerine getirmek zorunda. Örneğin 24 Nisan 2020 tarihinde sözde Ermeni soykırımını anarak başkanlık görevine geldiğinde sözde Ermeni soykırımını tanıyacağı sözünü verdi. 24 Nisan tarihi yaklaşmaktadır. Bakalım, Biden önümüzdeki 24 Nisan’da soykırım kelimesini kullanacak mı? Eğer kullanırsa bir sonraki adım acaba Demokratların hakimiyetinde olan Kongre’den soykırımı tanıyacak bir karar çıkacak mı sorusu olacak.

Diğer bir sorun da Ermeni diasporasının Trump’ın Karabağ savaşında sessiz kalarak bir nevi zımnen Türkiye ve Azerbaycan’a destek verdiği iddiaları. Karabağ savaşından sonra Rusya’nın ABD’nin bir türlü yer alamadığı Hazar bölgesine inmesi ve burada Türkiye ile yeni bir jeopolitik düzen inşa etmeye başlaması, Washington’ı rahatsız etmiş durumdadır. Bu bağlamda, Dışişleri Bakanı Blinken, son dönemde Karabağ savaşı nedeniyle Azerbaycan’a güvenlik yardımını tekrar gözden geçireceklerini ve Ermenistan’a da güvenlik yardımı yapacaklarını söylemiştir. ABD, bu hamlesiyle Ermenistan’ı güçlendirirken Azerbaycan’ı da zayıflatmak istemektedir. Fakat Azerbaycan konusunda İsrail faktörünü gözardı etmektedir. İsrail, Karabağ savaşı süresince Azerbaycan’ı desteklemiş olmuş olması ve ABD’deki Yahudi lobisinin Kongre ve yönetim nezdinde Azerbaycan lehinde güçlü bir lobi yapması özellikle Ermeni ve Rum diasporasının elini kolunu bağlamıştır.

Öte yandan, Rum/Yunan lobisine de verilen bir takım sözler var. Örneğin, Türkiye ve KKTC’nin Kıbrıs’ta iki devletli çözüm önerisine Biden yönetimi çok sert bir şekilde karşı çıktı. Biden yönetimi Kıbrıs’ı bir bütün olarak Rumlar’a ve AB’ye vermeyi istiyor. Kıbrıslı Türkler bu tek devletin içinde ise bir “cemaat” başka deyişle küçük bir topluluk olarak görülüyor. Ayrıca Ege ve Doğu Akdeniz’de de Yunanistan’ın tezlerine yakın duruyor.

Üç Cephe

Biden yönetimi, Rusya, Çin ve ABD’deki kutuplaşmanın oluşturduğu üç cephede birden savaşamayacağının farkındadır. Dolaysıyla, Biden yönetimi, bir numaralı tehdit olarak büyük bir askeri güç olan Rusya’yı görüyor. Çin, şu anda ekonomik bir rakipten öte düşünülmüyor. Bu bağlamda, Biden yönetimi, Çin ile farklı bir sürece girme arayışı içerisinde. Bununla ilgili adımlar atmaya başladı bile. Mesela, Tek Çin politikasını desteklediklerini açıklayarak Trump döneminde Tayvan adasının Çin’e karşı bir koz olarak kullanılması politikasının terk edildiğini gösterdi. Çin de ABD ile yeni bir süreç başlatmak için oldukça hevesli görünüyor. Kuşkusuz, bu iki büyük gücün ilişkilerinde yaşanacak normalleşme küresel ekonomide de etkileri görülecektir.

Bu normalleşme isteklerine rağmen ABD’nin halen Kuşak ve Yol Girişimi konusundaki endişeleri ve rahatsızlıkları devam ediyor. Bu bağlamda, ABD, Hint-Pasifik stratejisinde bir geri adım atacak gibi görünmüyor. Biden yönetiminin Asya’da Trump’ın bıraktığı yerden birkaç değişiklikle devam edecek gibi duruyor. Bu değişikliklerin başında Kuzey Kore sorunu ve Asya’daki müttefiklerin geleceği konuları. Bilindiği üzere, Trump, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile başlattığı görüşme süreciyle Kore Sorununu farklı bir boyuta taşımıştı; ancak Biden, Trump’ın diktatörleri meşrulaştırdığı gerekçesi ile Kuzey Kore’nin nükleer programından vazgeçmediği ve nükleer silahları imha etmediği sürece ABD’nin görüşmelerde bulunmayacağını açıklamıştır. Bu duruma, bir nevi eski politikaya dönüş denilebilir. Diğer değişiklik ise Trump’ın Asya’daki ABD’nin müttefikleri olan Japonya ve Güney Kore’ye karşı takındığı umursamaz tutumda olmuştur. Biden yönetimi, Asya’daki geleneksel müttefikleriyle eskisi gibi işbirliğini devam ettireceklerini açıklamıştır.

 

Sözde Müttefik ?

Biden yönetimi, Amerikan dış politikasında yeni bir döneme hazırlanırken yeni Dışişleri Bakanı Blinken da Türkiye’yi gündemine almış durumda. Blinken, Senato dış ilişkiler komitesinde yaptığı konuşmada Türkiye’yi “sözde müttefik” olarak nitelendirerek, Türkiye’nin Rusya ile aynı çizgide olmasının kabul edilemeyeceğini belirtmiştir. Bunun yanında Blinken, S-400 hava savunma sistemi için Türkiye’ye yönelik yeni yaptırımların getirilebileceğine de işaret etmiştir. Bu konuşmada dikkat çeken en önemli husus Blinken’ın her şeye rağmen Türkiye’yi stratejik ortak olarak değerlendirmesidir. Senato dış ilişkiler komitesinde yaptığı konuşma tamamıyla Senato’daki, her iki partiden de kendisi için oy beklentisi izlerini taşımaktadır. Bu bağlamda, Türkiye karşıtı Senatörler ve özellikle Rum, Ermeni ve Yahudi lobilerine yakın Senatörlerin onayı alabilme adına taktiksel bir açıklama olarak görmek doğru olacaktır. Bu durumun her yeni dönemde yaşandığı da unutulmamalıdır. Önemli olan görev süresince yeni Dışişleri Bakanının bu tavrı sürdürüp sürmeyeceğidir. Bu süreçte sadece Türkiye’nin tavrı ve politikaları belirleyici değildir aynı zamanda Rusya’nın bölgesel ve küresel politikaları ile ABD’ye karşı sahip olduğu potansiyel tehdit de önemlidir.

Tüm bu iyi niyetli beklentilere rağmen Biden yönetimi Suriye’de tehlikeli bir oyun oynamaya devam ediyor. Obama döneminde Suriye’de YPG/PYD terör örgütüne bir devlet kurdurtma ve bir ulus inşa etme projesi yürürlüğe konmuştu. Bu bağlamda, ABD, binlerce tır dolusu silahı ve öteki lojistik desteği terör örgütüne göndermişti. Trump zamanında parlatılan ve Trump’ın kendisine general rütbesiyle hitap ettiği Masum Kobani adlı teröristin adeta Kürtlerin Yaser Arafat’ı yapılmak istenmesi; hatta Türkiye üzerinde Masum Kobani’nin muteber bir adam olarak tanınması konusunda baskı bile yapılması o dönem Trump’ın hezeyanları olarak görülmüştü. Fakat Biden yönetimi göreve başladıktan sonra Masum Kobani yeniden ortaya çıkarak Biden yönetimi ile ortak bir program üzerinde çalıştıklarını duyurdu. Çok dillendirilmese de Biden yönetiminin bir şekilde Rusya’yı da ikna ederek Suriye’deki bu yapay ulus ve devlet inşası sürecine dahil etmek istediği söylentileri kulislerde dolaşıyor.

Sonuç

Sonuç olarak, tüm dünya Biden yönetiminden bir beklenti içerisinde. Fakat Biden yönetimi beklentileri ne kadar karşılayabilir o henüz belli değil. ABD’de yarattığı iklim ne kadar devam edecek o da bilinmiyor. Biden’ın kendisi “işimize bakalım” derken partisi Trump ile mücadele etmeye odaklanmış durumda. Bu durum ister istemez Trump meselesini aşıp bir anda Demokratlar-Cumhuriyetçiler mücadelesine; hatta kutuplaşmasına da dönüşebilir. Demokratlar, Trump konusunda bastırdıkça Cumhuriyetçiler de Trump’ı daha fazla savunur hale geliyorlar.

Trump sonrası dünya biraz da pandeminin etkisiyle eskisi gibi değil. Artık, ülkeler ve bölgeler kendi kaderlerini ve geleceklerini belirlemek istiyorlar. Buna Avrupa da dahil. Fransa’nın ;hatta Almanya’nın başını çektiği Avrupa Birliği, artık Avrupa’nın kaderinde tek belirleyici olmak istiyor. Çin’le 2021’in ilk günlerinde imzalanan kapsamlı yatırım anlaşması da bunun bir göstergesidir.

Biden yönetimi, Türkiye’nin başını ağrıtacak meseleler üzerinde odaklanıyor. Bunların başında Türkiye’nin içişlerine özellikle de iç politikasına karışma hevesi geliyor. Biden’ın daha başkan olmadan Türkiye’ye yönelik sözleri hafızalardaki tazeliğini korurken Boğaziçi Üniversitesinde yaşanan “uzaktan kumandalı” protestolara karşı güvenlik güçlerinin aldığı önlemler üzerinden Türkiye’yi eleştirerek ayar vermeye çalışması bunun en güzel örneğidir. Suriye’de ise bir terör devleti inşa etmek için yeni yönetim çoktan mesaiye başladı bile. Biden yönetiminin Suriye’deki çabaları aslında kimi sözde müttefik olduğunu da açıkça göstermektedir.

 

 

 

 

 

ABD’NİN 46. BAŞKANI