Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Ekim,

Ejderha Uyanıyor

Çin’in 80’li yıllarda başlayan, 90’lı yıllarda daha görünür hale gelen ve 2000’li yıllarda hızlanan gelişmesi karşısında küresel dengelerin nasıl değiştiğine ve ileride değişeceğine ilişkin çok söz söylendi. Gerçekten de Çin üzerine çok şey söylenmesini hakediyor. Çin'in GSYH’si 1970'li yıllardan bu yana göz kamaştırıcı bir biçimde 40 kat arttı. Bu gelişmenin sonucu olarak Çin, şimdi dışarıdan bakıldığında, dünyanın en büyük finansal rezervlerine, büyük bir ticaret fazlasına, sürekli büyüyen bir ekonomiye ve güçlü bir silahlı kuvvetlere sahip görünüyor.

Yaklaşık kırk yıldır yükselen ve başarı hikayesi yazan Çin, son yıllarda ortaya çıkan ABD’nin zayıflıkları ve AB’nin etkisizleşmesi karşısında boşalmış görünen küresel liderlik tahtına layık görülmeye ve  ABD öncülüğündeki küresel kapitalist sisteme karşı bir alternatif olarak gösteriliyor.  Çin,  bu göz kamaştırıcı gelişmesini, kendine has bir modelle yani, ideolojik-otoriter bir tek parti yönetimi altında yapması ile de çok dikkat çekti. Liberalizmi reddeden ve komünist ideolojiy benimsemiş, otoriter bir yönetim altında da kapitalist bir ekonomik düzenin işleyebileceğine dair bir emsal olarak görüldü. ‘Çin Kapitalizmi’ veya ‘Kızıl Kapitalizm’ denilen bu model,  demokrasi olmadan da piyasaların çalışabileceğinin, kapitalizmin kurumlarının oluşabileceğinin bir ispatı olarak görüldü ve  dünyada otoriter yönetimlerin yükselmesine de bir zemin oluşturdu.

Aslında bu durum Çin açısından yeni bir şey değil. Çin zaten imparatorluk döneminde de tarihsel birikimi itibariyle, büyük ve güçlü bir merkezi bürokrasi tarafından yönetilen girişimci bir nüfusa ve kapitalist bir ekonominin altyapısına sahipti. Ancak bu büyük hantal bürokrasi Çin’in altyapısını zamanında tamamlayarak,  kaynaklarını harekete geçirmeyi ve Tarım-ticaret ekonomisinden sanayi ekonomisine geçişi başaramadı.  Çin modern tarihinin büyük bir bölümünde bu dönüşümü zamanında zamanında yapamamasının faturasını da çok ağır ödedi ve büyük travmalar yaşadı, iç çatışmalara, işgallere ve zorluklara mahkum oldu. 1839'daki Birinci Afyon Savaşı'ndan 1949'daki Çin İç Savaşı'nın sonuna kadar emperyalist güçler ülkeyi parçaladı. Çin 1949'da komünist yönetim altında birleştikten sonra, ABD düşmanlığıyla karşı karşıya kaldı. 1960'larda Çin- Sovyet ittifakının çökmesinden sonra bu defa her iki süper gücün de düşmanlığını yaşadı.

Çok uzun bir süre tecrit edilen ve kuşatılan, yoksulluk ve çekişmelerle mücadele etmek zorunda kalan Çin’in yükselişi,  aslında bir dizi olumlu eğilimin bir araya gelmesiyle açılan fırsat penceresini iyi değerlendirmesi ile başlamıştır. Bu fırsat penceresinin önemli bir faktörü ve değişimin başlangıcı 1971'de ABD'nin Çin açılımı olmuştur. Bu açılım bütün gidişatı değiştirdi ve Pekin aniden bir süper gücün müttefiki haline geldi. Bu açılım, Pekin'in dünyayla entegrasyonunu hızlandırdı. Bu fırsatı iyi değerlendiren Çin’in Dünya ile ticareti 70’li yıllardan itibaren 30 yılda altı kat arttı. Mao Zedong'un 1976'daki ölümünden sonra bir dizi önemli reformlar yapıldı. Çin Komünist Partisi (ÇKP)  üst düzey liderlerine görev dönemi sınırları ve diğer kontroller getirildi, Teknokratlar için  yetkinlik ve ekonomik performans teşvik edildi. Kırsal toplulukların gevşek bir şekilde düzenlenmiş işletmeler kurmasına imkan sağlandı. Özel ekonomik bölgeler ülke çapında genişledi ve yabancı işletmelerin serbestçe faaliyet göstermesine izin verildi ve 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü'ne katılma hazırlıkları kapsamında, modern hukuk ve vergi toplama sistemlerini benimseyerek Dünya ekonomisine entegrasyon yolunda önemli mesafe almış oldu.

Dünyaya açılmanın getirdiği avantajların yanısıra, fırsat penceresini oluşturan başka önemli bir faktörde Çin’in  bir sanayi ekonomisi için çok avantajlı bir nüfus yapısına sahip olmasıydı. Çin’de bu yüzyılın ilk on yılında, her yaşlı vatandaş için on çalışma çağında yetişkin vardı. Çoğu büyük ekonomi için ortalama beşe yakındır. Çin bu avantajı iyi değerlendirdi ve bu sayede Modern tarihte  belki de demografisinin avantajlarından en çok faydalanan ülke oldu. Bu demografik avantaj aslında, radikal politika uygulamalarının tesadüfi bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 1950'lerde ve 1960'larda ÇKP, savaş ve kıtlık nedeniyle yok olan bir nüfusu artırmak için aileleri çocuk sahibi olmaya teşvik etti ve bu teşvikler sonucunda nüfus 30 yılda yüzde 80 arttı. Ancak 1970'lerin sonunda Pekin frene bastı ve her aileyi bir çocukla sınırladı. Sonuç olarak, 1990'larda, Çin’de  yaşlı  ve çocuk nüfusu azalmış ama çalışma çağında  büyük bir genç işgücü oluşmuştu. Bu açıdan sanayileşme tarihinde  belki de hiçbir ülkenin nüfusu üretkenliğe daha uygun olmamıştır.

Ejderhanın İhtirasları

Pekin, aslında sadece şimdi değil tarih boyunca dünyayı yeniden şekillendirmek isteyen hırslı bir güç olmuştur. Ama neredeyse 40 yıl boyunca, yükselen Çin, bu süreçte çok dikkatli hareket etti ve stratejisini Amerikan gücünün etkisine göre  güncelledi. 90’lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra ve ABD'nin  güçlü ve ideolojik bir rakip olarak tek başına kalmasından sonraki dönemde Çin’in kendini Gizleme ve Güçlenme dönemi denilebilir. Bu dönemde Deng Xiaoping ve Jiang Zemin gibi Çinli liderlerin önderliğindeki Çin stratejileri "yeteneklerini gizleme ve zamana oynama " üzerine kuruluydu. Çin bu dönemde küresel emellerini gizleyerek güç kazanırken ABD ile dostane ilişkilerini sürdürdü ve ABD’yi bölgeden uzak tutmayı başararak stratejik kuşatmadan kaçındı.

2008'deki küresel mali krizin sonuçlarının ABD'ni zayıflattığına Pekin'in ikna olduğu  zaman Çin’in stratejisindeki ikinci büyük değişim gerçekleşti. O dönemde Çin lideri Hu Jintao,  tarafından revize edilen Çin stratejisi ‘bölgesel düzen kurmakla ‘ hedefini içeriyordu. Pekin bu stratejiye uygun olarak bölgeyi ekonomik, politik ve skeri olarak şekillendirmek için güçlerini kullanmaya başladı.

Çin’in üçüncü değişimi,  AB’nin Brexit sürecinin etkisi ile zayıflaması ve ABD’nin artık küresel etkisinin iyice azaldığına kanaat getirildiğinde ortaya çıktı. Pekin artık bu aşamada artık Batı'nın ve ABD'nin dünyadaki  etkisinin zayıfladığını  düşünüyor ve  birçok Çinli stratejistin epeydir dillendirmeye başlamış olduğu "Bir yüzyılda görülmeyen büyük değişiklikler" için yani Küresel Liderlik için harekete geçme zamanın geldiğine inanıyor. Devlet Başkanı Xi, 2017'de Çin'in Ulusal Güvenlik Çalışma Forumu'na hitaben yaptığı konuşmada, Çin'in Amerikan gücüne ilişkin algısının değiştiğini açıkça belirtti. Pekin şimdi artık Çin  kendisini Xi'nin "dünyanın merkez aşaması" olarak revize ettiği  yeni küresel büyük stratejisindeki temel temalar olan küresel yönetişim, teknoloji liderliği ve küresel bir askeri profile ulaşmak için hazır hissediyor. Bu kapsamda   askeri gücünü artırma, Asya ve ötesindeki nüfuz alanlarını geliştirme, kritik teknolojileri ve kaynakları kontrol etme gibi, zirveye oynayan küresel bir güçten beklenebilecek bütün davranışları agresif biçimde sergiliyor. Ama aslında Pekin'in bu agresifliğinin ve aceleciliğinin altında, Çin’in yükselişini destekleyen dinamiklerin zayıflaması ve Pekin yönetiminin tüm bunların farkında olması yatmaktadır. Bu bakımdan Çin liderliğinin psikolojisi yapacak çok işi olan ama kronik hastalıkları olduğu için vakti çok azalan bir insanın durumuna çok benziyor.

Ejderhanın Hastalıkları

Pekin, aslında sadece şimdi değil tarih boyunca dünyayı yeniden şekillendirmek isteyen ama buna gücü yetmeyen hırslı bir güç olmuştur. Bu yüzden geçmişte  bunu yapması kolay olmadı, şimdi de kolay değil. Çin kendi tarihindeki bir kısır döngünün izini tekrar sürüyor: baş döndürücü bir yükseliş ve ardından sert bir düşüş. Ama yakın zamana kadar Çin o kadar uzun ve hızlı bir yükseliş gösteriyordu ki, Çin liderliği bu yükselişinin kaçınılmaz olduğunu ve hep böyle devam edeceğini düşünerek Çin’in tarihindeki bu kısır döngüyü doğuran kronik zafiyetleri, yani ‘elmanın içindeki kurtları ’ görmezden geliyor.

Son on yıldır bir zamanlar ülkenin yükselmesine yardımcı olan avantajlar, artık avantaj olmaktan çıkmış ve onu aşağı çeken sorunlar haline gelmiş durumda. Çin'in kaynakları artık hızla tükeniyor. Su ve enerji kaynakları açısından fakir bir coğrafyada olması tarihi boyunca önüne hep engel olarak çıktı ve  şimdi Çin’i yine zorluyor. Çin’in hızlı büyüme politikaları sonucu nehirlerinin yarısı yok oldu, Yeraltı sularının yüzde 60'ı kirlendi, Aşırı kullanım yoluyla tarım arazilerinin yüzde 40'ı yok edildi. Çin şu anda dünyanın en büyük net enerji ve tarım ürünleri ithalatçısı haline gelmiş durumda.  Çin’de artık büyüme çok daha pahalı hale gelmeye başladı. Çin, büyüme hızını sürdürebilmek için bu yüzyılın başlarındakinden üç kat daha fazla sermaye yatırımı yapmak zorunda, bu da büyüyen herhangi bir ekonomi için beklenebilecek olanda çok daha büyük bir artış. Ama artık savunma harcamalarını da sürekli artırmak zorunda kalan Çin büyümesini eskisi kadar kolay finanse edemiyor.

Öte yandan tek çocuk politikasının mirası yüzünden Çin’de de insan gücü tükeniyor ve artık başlangıçtaki nüfus avantajını da kaybediyor. 2020 ve 2035 yılları arasında Çin yaklaşık 70 milyon çalışma çağındaki yetişkin kaybedecek ve 130 milyon yaşlı vatandaşa bakmak zorunda olacak. Bu, 15 yıl içinde Fransa büyüklüğünde bir tüketici, vergi mükellefi ve işçi nüfusu ve Japonya büyüklüğünde bir emekli nüfusu demektir. 2035'ten 2050'ye kadar ise Çin 105 milyon işçi daha kaybedecek ve 64 milyon yaşlı daha kazanacak. Bu gelişmenin ekonomik sonuçları çok ağır olacağı  ve yaşa bağlı harcamaların 2050 yılına kadar üç katına çıkacağı öngörülüyor.

Ama Çin ekonomisi artık, Mao sonrası dönemin en uzun süreli yavaşlamasına girdi. Çin'in resmi GSYH büyüme oranı, 2007'de yüzde 15'ten 2019'da yüzde altıya, 2020'de yüzde iki civarına geriledi. Ancak gerçekçi çalışmalar, Çin'in gerçek büyüme oranının hükümetin açıkladığı rakamın ancak yarısı kadar olabileceğini gösteriyor. Daha da kötüsü, Çin'in 2008'den bu yana GSYH büyümesinin çoğu, hükümetin ekonomiyi besleyen sermaye desteğinden kaynaklanıyor. Teşvik harcamaları çıkarıldığı zaman Çin ekonomisi aslında neredeyse hiç büyümüyor. Zenginlik yaratmanın temel bileşeni olan verimlilik, 2010 ve 2019 yılları arasında yüzde 10 azalmış durumda. Bu  1980'lerde Sovyetler Birliği'nden bu yana küresel güçlerin ekonomilerindeki en kötü düşüşe işaret ediyor. Bu verimsiz büyümenin belirtileri her yerde bulunabilir. Çin'in 50'den fazla hayalet şehri var: otoyolları ve evleri olan ancak insanlar olmayan şehir merkezleri. Çin'in Bir Kuşak-Bir Yol ve benzeri devasa altyapı projelerinin neredeyse üçte ikisi inşaat maliyetlerini telafi edemez durumda. Sonuç, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, kontrol dışı borçtur. Çin'in toplam borcu 2008 ve 2019 yılları arasında sekiz kat arttı. ABD başta olmak üzere birçok ülkede yakın tarihte meydana gelen olaylardan bu hikayenin nasıl bittiğini biliyoruz: agresif yatırımlar sonucu oluşan  baloncuklar uzun süreli düşüşler eşliğinde çöküyor. Çin'in borç dağının büyüklüğü göz önüne alındığında, düşüşü daha da kötü olabilir. Büyük ölçüde borçlu Çinli emlak geliştiricisi Evergrande'nin şu anda yaşadığı sorunlar gelecek fırtınanın işaretleri olabilir.

Öte yandan, bütün bu sorunlarla başa çıkmak Çin’de değişen siyasi atmosfer ve ortaya koyduğu küresel hedefler sebebiyle artık çok daha zorlaşmış durumda. Çin şimdi siyasi iktidar ve ihtiraslı hedefleri için ekonomik verimliliği sürekli olarak feda eden bir lider tarafından yönetiliyor. Tek parti yönetimi altındaki ülke ekonomisi, gelirin çoğunu üreten özel sektör şirketleri ve verimsiz devlet işletmeleri ile yerel KOBİ’lerden oluşuyor. Büyük özel şirketleri onları  kontrol eden oligarklar ve arkalarında bulunan parti elitleri aracılığı ile sisteme entegre edilmiş durumda. Ancak Ülkenin servetinin çoğunu üreten özel şirketler sermaye açlığı çekerken, politik açıdan güçlü ama yeteneksiz teknokratların yönetimindeki verimsiz devlet işletmeleri devlet kredilerinin ve sübvansiyonlarının çoğunu alıyor. Ayrıca Xi'nin iktidarını güçlendirme ve oligarkları hizaya getirme amacını gizleyen, yolsuzlukla mücadele kampanyasının etkileri ekonomik patlamaya öncülük eden yerel liderleri ve KOBİ’leri artık ekonomik teşebbüslere katılmaktan çekinir hale getirmiş durumda.

Fakat Parti yenilgiyi kabul etmiyor. Xi teknolojik yenilik yoluyla hızlı büyümeyi yenilemeyi umuyor ve Ar-Ge harcamalarını 2006’dan bu yana üç katına çıkardı. Yine de bu çabalar verimliliği artıramadı ve Çin hala çoğu yüksek teknolojili endüstride küresel pazarların küçük hissedarı durumunda ve İnovasyon yatırımları Çin'i yavaşlayan büyümeden kurtaramıyor. Bunun temel nedeni, Çin'in yukarıdan aşağıya Ar-Ge sistemi, kaynakları harekete geçirmede iyi olmasına rağmen, bürokratik ve ideolojik sistem sürekli yenilik için gerekli açık bilgi ve sermaye akışını engelliyor. Örneğin Pekin, yerli mikroçip endüstrisine on milyarlarca dolar harcadı, ancak hala ülkenin ihtiyacının yüzde 80'i için ithalata bağlı durumda. Biyoteknolojiye on milyarlarca dolar harcandı, ancak COVID-19 aşıları demokratik ülkelerde üretilenlerle rekabet edemiyor.

Çin’in ihtiraslı hedeflerini gerçekleştirebilmesinin önündeki son ve belki de en önemli engel , Çin’e karşı  şimdiye müsamahakar olan ve büyümesini destekleyen Dünya’nın  artık Çin’in iddialarına ve büyümesine daha az elverişli bir hale gelmiş durumda. Pekin, 2008 mali krizinden bu yana birçok yeni ticaret engeliyle karşı karşıya kaldı. Dünyanın en büyük ekonomilerinin çoğu telekomünikasyon ağlarını Çin etkisinden uzaklaştırıyor. Avustralya, Hindistan, Japonya ve diğer ülkeler Çin'i tedarik zincirlerinden çıkarmak istiyor. 40 yıllık balayının sona ermesiyle, Çin artık yükselişinin sonunu ifade eden iki eğilimle, yavaşlayan büyüme ve stratejik kuşatma ile karşı karşıya.

Ejderhanın Kuşatılması

Çin’in ekonomik yükselişine bir süre sonra siyasi ve askeri yükselişinin de eşlik edeceği, küresel liderliği üstleneceği yorumları yapılmaya başlanmıştı. Ancak bu tip yorumlar yüzlerce yıldır küresel düzeni  şekillendiren güçleri ve küresel düzenin dayanaklarını hafife almaktadır.

Batı 1. milenyumun başında dünya servetinin sadece  % 10’una sahipti . Ancak, Batılı güçlerin yeni coğrafyalara ulaşması  ardından işgali ile başlayan ve sanayi devrimi ile zirvesine ulaşan bu süreçte, milenyumun sonuna gelindiğinde Batı dünyası Dünya ekonomisinin  %70’ni kontrol eder hale geldi. 20. Yüzyıldaki Dünya Savaşlarından galip çıkan ABD öncülüğündeki batılı güçler, kendi kontrolleri altındaki, ekonomik, siyasi ve askeri kurumları oluşturarak küresel hegemonyalarını   iyice pekiştirdiler.

Küresel kapitalist sistem son yıllarda kendi iç bunalımları ve yeniden yapılanma çabalarının sıkıntıları ile çok meşgul görünüyor. Ama bu görüntüye ve  Çin’in son 40 yılda göstermiş olduğu ekonomik performansa bakarak, Çin’in,  batılı güçlerin yüzlerce yılda savaşlarla ve büyük emekler vererek, askeri, ekonomik, siyasi sütunlar üzerine inşa ettikleri  küresel düzeni sarsacağını ve küresel liderliği alacağını düşünmek, küresel düzeni ve onu kuran güçleri çok hafife almak, Çin’i ise dev aynasında görmek demektir.

Ama Çin, artık ABD ve Batının gerilediğini ve kendi zamanının geldiğini düşünüyor. Çin’in ihtirasları görünür hale geldikçe ve agresifliği arttıkça, ABD’nin de Çine tavrı aynı şekilde değişmeye başladı.  Barak Obama zamanında başlayan bu değişim sonucunda, ABD güçlerini dünyanın diğer bölgelerinden çekmeye ve Pasifik bölgesine yığmaya başlamıştı. Trump döneminde bu uygulamanın dozu azalsa da, ABD artık Çin’e karşı yakınlaşma politikasını  terk etmiş bulunuyor ve çevreleme politikasını tam olarak uyguluyor. Nitekim Washington şu anda bölgede bugüne kadar ki en büyük askeri genişlemesini gerçekleştirmiş durumda.

ABD sadece kendi güçlerini bölgeye yığmakla kalmıyor,  Müttefiki olan Hindistan, Kore, Japonya gibi müttefiklerinin savunma harcamalarını da artırmayı teşvik ediyor ve onlara silah satışı ve askeri desteğini artıyor. Bunların yanısıra, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en agresif tarifelerini ve dış yatırıma yönelik en sıkı kısıtlamalarını uyguluyor. ABD'nin teknolojik yaptırımları Huawei ve diğer Çinli firmaları yok etmekle tehdit ediyor.

ABD'nin Çin'e karşı bu tavrı, bölge ülkelerinin Pekin'in gücüne karşı direnebilmesini daha mümkün hale getirdi. Kuzeydoğu Asya'da, Tayvan fiili bağımsızlığını korumak için her zamankinden daha kararlı hale gelmiş durumda  ve hükümet adayı işgale karşı koruma amaçlı yeni savunma stratejisini onayladı. Japonya, ciddi silahlanma harcamaları yapıyor. Vietnam, gelişmiş seyir füzeleriyle donatılmış mobil kıyı tabanlı füzeler, Rus saldırı denizaltıları, yeni savaş uçakları ve suüstü gemileri satın alıyor. Singapur önemli bir ABD askeri ortağı haline geldi. Endonezya savunma harcamalarını artırıyor. Önceleri Çin'e kur yapan Filipinler bile şimdi Güney Çin Denizi'ndeki iddialarını yineliyor ve hava ve deniz devriyelerini artırıyor. Pekin'in zorladığı her yerde, büyüyen bir rakip kadrosu ortaya çıkıyor. Avustralya, Hindistan, Japonya ve ABD'yi kapsayan ve stratejik bir ortaklık olan Dörtlü Güvenlik Diyaloğu, (Quadrilateral Security Dialogue) Hint-Pasifik'teki demokrasiler arasında Çin karşıtı işbirliğinin odak noktası olarak ortaya çıkmış durumda. Yeni AUKUS (Australia– United Kingdom–United States) ittifakı, Dünya savaşlarının çelik çekirdeğini pasifik bölgesine taşımış durumda. ABD, bölgedeki müttefiklerinin silahlanma harcamalarını teşvik ederken ve kilit teknolojilerde önde kalmasını sağlamak için koalisyonlar oluştururken, G-7 ve NATO Pasifik bölgesindeki artık daha sert tutumlar ortaya koyuyor. Çin'e karşı gelişen bu işbirliği halen devam eden ve giderek güçlenen bir süreç olmaya devam ediyor, ama bu birbirine kenetlenmiş ortaklıklar sonunda Pekin'in boynunda bir ilmik oluşturabilir.

 

Ejderha Yol Kavşağında

Hırslı Çin yönetimi, COVID-19’un  küresel düzeyde yarattığı olumsuz etkilerin, ABD'nin son dönemlerde yaşadığı istikrarsızlıkların, Batı dünyasının kendi arasında yaşadığı sorunların   ve nihayet küresel düzeyde yaşanan büyük dönüşümlerin yarattığı kırılganlıkların kendileri için uygun bir zamanlama yarattığını düşünüyor. Ama artık Çin yükselmeye devam eden bir güç değildir. Bir yandan da yavaşlayan büyüme, azalan kaynaklar, değişen nüfus yapısı, enerjide gittikçe artan dışa bağımlılık ve stratejik olarak kuşatılmışlık gibi birçok endişe verici gelişme ile meşgul.  Çin için önüne koyduğu hedefler artık çok daha zor ulaşılabilir hale gelmiş durumda.

Esas problemler tam da bu nokta da yani, Çin liderliği görkemli vaatlerini yerine getiremeyeceği konusunda daha fazla endişelenmeye başladığı zaman ortaya çıkacaktır. İşte o zaman dünya da gerçekten endişelenmeli. Çünkü güçlü ve hırslı liderlerin, hırsları ve yetenekleri arasındaki uçurum yönetilemez hale geldiğinde, durum çok tehlikeli bir hale gelmiş demektir. Tatmin olmayan bir güç fırsat penceresinin kapanmaya başladığını düşünmeye başladığında, zafer için düşük olasılıklı bir hamle bile geri adım atarak küçük düşürücü olmaktan daha iyi görünebilir.

 

Bu aşamada önümüzdeki dönemlerde Çin’in vereceği kararlar kendisi içinde Dünya içinde hayati önemde. Çin Liderliğinin önünde şimdi iki yol var. İlki kendileri için doğru zamanın geldiğini düşüncesi doğrultusunda  daha agresif, daha hızlı davranmaları ya da doğru zaman olmadığını düşünerek geri adım atmaları. Hangi yolu seçerlerse Dünyanın ve kendi gelecekleri ona göre şekillenecek.

Fırsat penceresinin tekrar kapanmaya başladığını ve zamanlarının azaldığını hisseden Çin liderliğinin daha  hızlı hareket etmesi daha güçlü bir olasılık gibi görünüyor. Geçmişte küresel düzeydeki güç dengeleri her zaman için çatışmalar sonucunda değişmiştir. Eğer Çin’de bu dengeyi güç kullanarak değiştirmeyi seçerse dünyanın 3. Dünya savaşını görmesi kaçınılmazdır. Çin’in böyle bir savaşta karşısında geniş bir cephe bulacağı ve çok büyük bir yıkım yaşayacağı öngörülebilir. Öte yandan Çin devletinin aklı vaktin tam gelmediğine karar verebilir ve geri adım atabilirler. Bu durumda, Çin, kendi imkan ve potansiyellerinin izin verdiği ölçüde bölgesel bir güç olarak varlığını sürdürmeye devam edebilir. Ama ihtiraslarından vazgeçmek ve küçülmeyi yönetmekte hiç kolay bir iş değil. Bu yol seçilse dahi Çin artık işleri eskisi gibi sürdüremez. Çünkü Çin’in şimdiye kadar sürdürmeyi başardığı Tek Parti diktatörlüğü altında kapitalizm oyunu aslında sürdürebilir bir şey değil. Çöken SSCB’den arta kalan Rusya’nın yaptığı gibi Çin’de çok büyük bir değişim geçirmek ve sıkıntılar yaşamak zorunda. Ama Çin geçmişte de çok büyük sıkıntılar yaşayarak değişebilme tecrübesi olan bir ülke. Ama değişerek kendi yoluna gitmeye karar verirse ödeyeceği bedel, ihtiraslarını gerçekleştirmek için güç kullanmayı denediğinde yaşayacağı ödeyeceği bedelin yanında çok küçük kalır.  Olmak ya da olmamak. Her şey Çin liderliğinin kararına bağlı. 

 


3. MİLENYUMDA GÜÇ DENGELERİ VE ÇİN