Kategoriler: Dergi,
Alt Kategoriler: Eylül,

Dünya tarihi, vazgeçmek nedir bilemediği için başarılı olan pek çok isimle dolu. Thomas Edison ilk başarısız denemelerinde vaz geçseydi, elektrik ampulünü icat edebilir miydi? Ya da mezun olduktan sonra iş bulamayan Albert Einstein; “Ben demek ki fizikten anlamıyorum, başarısızım” deyip bambaşka bir iş yapsaydı ne olurdu? Demek ki neymiş, başarı için vazgeçmemek gerekliymiş! Yoksa değil miymiş?

Dünya tarihinde vazgeçmediği için başarısız olan da pek çok isim var. Isaac Newton’u düşünün. Düşen elmaları ve gezegenlerin yörüngesini birleştiren yerçekimi yasasını keşfetmekle ünlüdür. Yine de, İncil’de gizlenmiş garip numerolojik kodları, kurşunu altına çevirme reçetesini bulur umuduyla deşifre etmeye çalışırken yıllarını harcadı. Ya da Elizabeth Holmes ve sahte kan testi şirketi Theranos’a ne demeli? Bolluk içindeydi, hırsı ve azmi vardı. Ama durup düşünmediği için sahte bir ürün ve dolandırıcılar yüzünden yıllarını ve servetini harcadı.

Demek ki her şeyin anahtarı vazgeçmemek değil, bazen de vazgeçmek gerekiyor ki ilerleyebilelim. Peki, ne zaman, hangisinden yana olalım, ne zaman vazgeçelim ve ne zaman hala çabalamamız için yer var diyelim?

Bir problemi çözme arayışımız, hayatımızın diğer tüm yönlerini ve alanlarını devraldığında, vazgeçme vakti gelmiş demektir. Vazgeçemiyor olduğunuz şeyi düşünmeyi bırakamayacağınız için hayattan sonuna kadar keyif alamadığınızı düşünüyorsanız, denemeye devam etmenin nedenlerini yeniden düşünmenin zamanı gelmiş olabilir. İşteki bir projeden vazgeçemediğiniz için aile hayatınızda sorunlar ortaya çıkması örneğin, sağlığınızın bozulması, arkadaşlarınız eskisi gibi vakit ayıramamanız… Eğer inadı bıraksaydınız, vazgeçseydiniz hayatınız nasıl olurdu? Bu soruyu sorduğunuzda gelen ilk duyguya dikkat edin. Özgürlük, rahatlama, huzur veya neşe duygusu, pes etmeye hazır olduğunuza bir işarettir.

 

Her işimi planlarım. Öngörü benim işim. İçgörü de! Bakın bugün Türkiye’nin sanayi tipine bakıldığında, kurumsal yatırımcıların %5 olduğunu görüyoruz. Diğer ülkelerde bu çok çok fazla. Dolayısıyla bu mesleki üretim, Türkiye’nin büyük bir kaybı. Mesleki eğitime ideal bakış açımı şöyle planladım ben. Benim için 21. yüzyılın işgücü ve küresel trendleri geleceği kuran fayda prensibinden geçiyor. Ben de burada özellikle mesleki eğitim kısmında çok kafa yorup, uygulamalar geliştiriyorum.

Hep söylüyorum, sektör paydaşları toplanmalı, neye ihtiyaç duyduğunu belirlemeli ve bunu sürekli güncelleyerek gitmeli. Bu ihtiyaçlara yönelik olarak MYO’lar da müfredatlarını sürekli geliştirmeli ve yenilemeli. Globalleşmenin ihtiyaçlarına uygun olarak, sektöre özel dil eğitimi verilmeli. Sadece standart bir İngilizce değil. Profesyonel İngilizce de çok önemli, çünkü her sektörün farklı bir kültürü ve dili var. 

Ara eleman değil, aranan eleman diyorum ben. Biz öğrencilerimizi ara eleman olmaktan çıkarıyor, aranan elemanlar haline getiriyoruz. Bizler, sektörle birebir sürekli olarak iletişim halindeyiz. Onlara soruyoruz: “bizim mezunumuz ne şekilde donanmalı ki, hem sizde staj yapar, hem sizde çalışmaya devam eder?, hem size değer katar, hem kendini geliştirir.?” Buradan aldığımız bilgiler doğrultusunda, müfredatlarımızı geliştirdik. Ayrıca, sektörde kullanılacak birebir laboratuvarları okulumuza yaptık mesela. Örneğin gastronomi okuyan bir öğrencinin, sektördeki mutfaklarla ilgili bilgisi olmadan, sektöre hazır olması beklenebilir mi? Öğrencinin, sektörde karşılaşacağı ortamları, sorunları birebir yaratıyoruz ki; kendini sektöre uygun şekilde geliştirebilsin. Bilgiler yalnızca teoride kalmasın. Eğer 5 yıldızlı marka bir otelin mutfağı, çalışma dinamiğini öğrenciye sunamazsak; o halde bu öğrenci mezun olduğunda nasıl buralarda işe girebilsin

Uygulayarak öğretmek bu sebeple çok çok önemli! İkinci olarak dil! Sırt sırta vererek global projelere dahil olabilmeli öğrenci, bizler hiçbir zaman rakip üretme konumunda değiliz; paydaş olma ve ortak proje geliştirme mantalitesiyle mezunlarımızı biz geliştirmeye çalışıyoruz. Bunu da öncelikle hocalarımızla sağlıyoruz. Yani hem sektörden hocalar, hem de işin teorisini çok iyi bilen akademisyenlerle birleştiriyoruz. Bu projede, bireyler öğlene kadar okuldaysa, teorik ders alıyorsa, öğleden sonra da pratik bilgi alabilecekleri şekilde sektörde var olan öğrenciler yetiştirmeyi amaçladık. Bu bağlamda ilk defa Türkiye’de var olan “yerinde staj” diye bir yapı kurduk. Bu projenin içerisinde, 6 aylık bir sektör çalışması var. Burada öğrenci, hem sektörden bilgi alıyor. Hem de sektörü tanıyor, sektördeki dinamikleri öğreniyor.

Geleceği belirleyecek bugünde ne yapıyorum biraz söz ettim. Şimdi de gelecekten söz edeceğim. Orada açılımlar yapmak istiyorum. Değişim ve gelişimle birlikte, yeni toplum yapısının yarattığı en büyük soru: Mesleklerimiz elimizden alınacak mı, geleceğin meslekleri neler olacak? Birçok uygulama, yapay zekâ, robotlar; insanlar tarafından gerçekleştirilen görevleri üstlenmeye başladı. Evet, teknoloji, insan işlerinin yerini alacak, bunu reddedemeyiz ki zaten daha önce de aldı. Ama bu hiçbir zaman istihdamda açık yaratmadı ve yaratmayacak gibi de görünüyor. Teknoloji, insansız yapılara doğru evrilirken; bu insansız yapıları, yapay zekâyı kontrol edemeyecek ve ona öğretemeyecek meslekler elbette el değiştirebilir. Bu gibi yeniliklerden korkmak yerine, bunlarla evrilmek, bunları evirmek en doğru adım olacaktır.

Neden işimiz yapay zekâ yüzünden tehlikeye girecek diye düşünmek yerine, yapay zekâya iş verecek konumda olmayalım, ya da çocuklarımız bu konumda olmasın? Elbette teknolojiden soyutlanmak bunun için doğru bir adım değil, korkmak ve gelişimin size vurmamasını dileyerek onu uzaktan izlemek bir çözüm değil. Teknolojiyi kullanmayı ve daha da önemlisi geliştirmeyi bilmediğimiz sürece, hep o teknolojinin dünyayı ele geçirdiği filmlerin gerçek olma olasılığına inanacak ve yapay zekâ gibi gelişmelerin bizi işimizden edip etmeyeceğini sorgulayacağız.

Peki, ne yapalım, meslekler ne olacak, çocuklarımıza ne diyeceğiz, ne öğreteceğiz? Geleceğin meslekleri neler olacak, yeni işgücü trendleri neler?

Teknolojiyle birlikte yeni sektörler açığa çıkıyor. Yani işlerimiz elimizden alınmıyor, aksine yeni fırsatlar doğuyor. Princeton Üniversitesi, Şikago Üniversitesi gibi kurumlarda da bölümlerini görebileceğimiz; ticari uzay pilotluğu, yeni meslekler için iyi bir örnek. Kaliforniya ve Yale üniversitelerinde görebileceğimiz, Nesli Tükenmiş Türlerin Yeniden Üretimi Bölümü gibi. Alternatif Enerji Danışmanlığı, Organ ve Beden Üretimi, Zihin Transfer Uzmanı ve Hafıza Cerrahı Bölümleri de şu anda Harvard, Duke gibi üniversitelerde açılmış ve işler haldeler. Çok uzak bir gelecek, iş bulması imkânsız gibi görünen meslekler diye düşünülebilir ancak gelecek çoktan geldi. Meslek seçerken, yalnızca o günün mesleklerini seçmediğimizi bundan sonraki 50 yılın mesleğini seçtiğimizi unutmadan tercihlerimizi yapmamız gerektiğine, bu ‘garip’ diye niteleyeceğimiz meslekler çok güzel örnekler. Bizim hayalini bile kuramadığımız bir gelecek, çocuklarımız için sıradan olacak. Bunu unutmamalıyız, bizim aklımız almıyor, biz göremiyoruz diye; onları düne ve bugüne bağlı bırakmayalım. Gençliğin algısı, bakış açısı, yetenekleri çok daha fazla ve bize göre çok farklı. Bırakalım bu yenilikleri, yarını, değişimi onlar keşfetsin, onlar yaratsın ve yönetsin.

Kısacası, yapay zekâ gibi insansız teknolojiler, robotlar, uygulamalar, ihtiyaçlar, merak; pozisyonları değil, içindeki görevleri değiştiriyor, yepyeni kollar, yepyeni görevler ortaya çıkarıyor. Artık yepyeni ihtiyaçlar var, aranan yeni özellikler, yeni yetkinlikler… Bu yeniliklerden korkmayalım, bu yenilikleri yönetelim, ilerletelim. Zihin transferi mi, mümkün değil; demek yerine, birileri bunu konuşuyor, öğreniyorsa bu elbet gerçekleşecek, neden bunun öncüsü biz olmayalım diye düşünelim?

Meslekler yok olmayacak, elimizden alınmayacak; eğer biz geleceğin ihtiyaçlarına cevap verebilecek konumda olabilir, kendimizle birlikte mesleklerimizi de geliştirip ilerletebilirsek. Konumlarımız sarsılmıyor, güçleniyor, gelişiyor. Yeni bilgiler, bölümler ortaya çıkıyor artık meslekler zorlayıcı, zaman alıcı, basit güç gerektiren yapıda değiller; çok daha karmaşık, bilgi ve deneyim gerektiren, sürekli gelişmeye ihtiyaç duyan haldeler. Bu süreçte statik kalan, değişime ve kişisel gelişime, öğrenmeye karşı olanın elenmesi çok doğal. Bu bir çeşit doğal seleksiyon diyebiliriz. Artık toplum, bireylerden çok daha fazlasını talep ediyor, bu talebi karşılayamayanlar ne yazık ki başarısız olacak. Bu yalnızca bireysel bir başarısızlık değil, toplumsal bir başarısızlık. Bu sebeple hepimize iş düşüyor, hepimiz önce kendimizi değiştirerek ve geliştirerek yola başlamalıyız. Sonrasında da çocuklarımıza ve gençlerimize bu kişisel gelişim bilincini vermek zorundayız. Ancak bu şekilde geleceğe ulaşabiliriz.

 


21. YÜZYILIN İŞGÜCÜ VE KÜRESEL TRENDLERİ NELERDİR?